Smyrna Yanarken kitap kapağı

4. bölüm / 6

Smyrna Yanarken

Üçüncü Bölüm

Vaveyla Yazarı: Sena Gülşen

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Üçüncü Bölüm

15 Nisan, 1995, Antalya

Arya sabah işe gitmeden önce Umay’ın kapısını çaldı. Arkadaşını dağılmış odasında bulduğunda çer çöple yuva yapmaya çalışan bir güvercini andırdığını düşündü. Kendi etrafında sürekli dönüp neyi nereye koyacağını bilemiyordu. Gece, sabahı bekleyemeyeceğini bildiğinde özürlerle patronunu aramış yıllık iznini acil durumla talep etmişti. Müdürü bu kadar yakın sürede talep edilen bir izni kabul etmek zorunda olmadığını da araya sıkıştırarak istemeyerek de olsa Umay’ın talebini onaylamıştı.
‘‘Pek hazır görünmüyorsun.’’ dedi Arya kapı aralığından kulağına küpesini takarken. ‘‘Nasıl hazır olayım ki Arya'm? Ne oradaki havayı, ne de orada ne kadar kalacağımı biliyorum.’’ Dedi Umay valizine gelişigüzel eşya atarken.
‘’Ben bir taksi çağırayım olur mu?’’ dedikten sonra arkadaşı Umay’ın sessizce onaylamasını beklemeden odadan kaçarcasına çıktı. Büyük ihtimal otelde kalırım, diye düşündü Umay.
Büyük yer kaplayan saç kurutma makinesini ve şampuanını çıkardı. Küçük bir çantaya dolabının köşesinde biriktirdiği parayı koydu, ne olur ne olmaz.

Bir saat sonra arkadaşı ile valizini merdivenden sürükleyerek indirdiler. Arya işe gitmesi gerektiğinden içinde ukde de kalsa arkadaşını tek başına taksiye bindirdi. Umay yarım saat sonra otogarda tek başınaydı. Taksiden indikten sonra bilet alacağı kısımlara yürümeye başladı. Sabah serinliği ile ürperip hırkasını çekiştirdi.

Büfedeki görevli bir saat sonra kalkacak olan İzmir otobüsünü, Umay’a indirimli verdiğine ikna ederken, Umay son dakika olduğu için fazladan ödediğini içten içe bilse de ses etmedi.
Yakınlardaki büfede çay içip otobüsü beklerken, kendini bildi bileli sabah kalkıp işe gittiğinden şuan hiçbir iş yapmayıp oturuyor oluşu tuhaf geldi. İçinde bir boşluk hissetti.
İnsanlar işe gitmediğinde ne yapıyordu? Çalışmadan bir gün nasıl bitiyordu, Umay bilmiyordu. Yanına kitap almadığı için hayıflandı. Çayını içerken hafiften kalabalıklaşan otogarı seyretti.

Omuzuna astığı malzemeleri ile bir ayakkabı temizleyici ağır adımlarla duvarın kenarında yürüyordu. Adamın biraz ilerisinde tartısını kurup arkasına yerleşen adam yorgun gözlerle etrafa bakıyordu. Onun ilerisinde de simitçi tezgâhının arkasında insanlarla göz teması kurmaya çalışıyordu. Umay insanların telaşla bir yerlere gitmek için kullandığı bu otogarın, aslında her gün görmezden gelinen bu yaşlı adamların da iş yeri olduğunu fark edince
hüzünlendi. Sevdiklerine kavuşmak için sabahın bu saatlerinde sıcak yataklarını bırakıp gelenlerin, bekledikleri kişilere kavuştuklarında çıkardıkları sevinç nidalarını duyunca hüznü dağıldı.

Yan masada bırakılmış olan gazeteyi alıp okumayı düşündüğü sırada otobüsünün geldiğini fark etti. Yerinden kalkıp büyük adımlarla otobüse yaklaştı. Valizini muavine verip koltuğuna geçti. Otobüs ağır ağır terminalden kalkarken uzun süredir ayrılmadığı şehrine baktı. Artık buralıydı herhalde. Nerelisin sorusuna pek cevap veremiyordu Umay. İnsan doğduğu yeri mi söylerdi, büyüdüğü yeri mi, doyduğu yeri mi?

Yol birbiri ardına akıp ağaçlar birbirine karışırken Umay bulutlara baktı. Bulutların bu dünya için fazla güzel olduğunu düşündü. Hareket edişlerini, kendi hallerinde dalgalanışlarını izledi. Sanki nereye gittiklerini biliyor gibiydi bulutlar. Bazısı yalnız dolaşıyordu bazısı eş bulup birleşiyordu usulca.

Umay sabahları erken kalkmaya alışkın olsa da dün gece pek uyuduğu söylenemezdi. Başını cama yasladığında uyku dünyasına geçmeye hazırlanmışken otobüsün yavaşlayıp yolun kenarına yanaştığını gördü. Rüya ve gerçeklik arasındaki tatlı mekânda süzülürken uzaktan gelen zurna sesini önce hayal ettiğini sansa da dikkatli bakınca asker uğurlaması
olduğunu gördü. Otobüs yanaştığında taze asker omuzlar üzerindeydi. Umay’a çok uzun gelen bir sürede ailesi ile vedalaştı ve otobüs hareket ederken yerini bulmak için koridorda ilerledi. Umay başı ile askeri takip etti. Taze tıraş losyonu kokusu ve omzundaki bayrak gözlerini doldurmaya yetti. Bu sefer Umay camdan dışarı baktığında ağaçları ve yolu değil, hiç açmak istemediği kapıların açıldığını gördü.

Yıllar içerisinde, babasının şehit olduğu gün, Umay’ın hafızasında derinlere gömdüğü bir hatıraya dönüşmüştü. O gün, okuldan gelip eve girdiğinde annesinin içler acıtan haykırışını duymuştu kapının girişinden. Çantasını atıp salona girdiğinde teyzesinin kollarında ağlayan annesini gördü. Kimse onu görmedi, görenlerde bir şey demeye cesaret edemedi. Umay usulca annesinin yanına çöktü. Umay’ı görene kadar annesini ayakta tutan her neyse onu gördükten sonra uçup gitmişti. Umay’ın kollarına fenalaşan annesini Umay o hafta bir daha görmedi.

O hafta nereye baksa kızıl bayrağı gördü. Evin kapanmayan kapısı, girip çıkanlar, ağlayanlar, başını okşayanlar, vatan sağ olsun diyenler, annesinin bayılmaları, gelecek kaygısı, evin reisinin eksikliği, gözyaşının tuzlu tadı… Sadece geceleri sessizdi o koca ev. Günah kadar sessiz.

Otobüsün büyük camından dışarıya bakarken önünde akan yollara saçılmış hatıralarını kafasında tek tek toplayarak eski kutusuna geri koydu. Uzun zaman sonra onları böyle ortalığa saçmanın ne âlemi vardı? Kutunun ağzının asla kapanmayacağını bilse de, kafasını sallayarak canlanan anıların solmasına izin verip kendini uykunun güvenli kollarına bıraktı.

***

Otobüs, şirketin İzmir acentesine yaklaşırken havanın değiştiğini otobüsten inmeden anlamıştı. Antalya’nın yavaş ritmi anıları ile beraber geride kalmıştı. Daha büyük şehir, daha çok insan ve daha çok telaş vardı. Otobüsten indiğinde acentenin camlarından kendisinin yıpranmış halini gördü. Elleriyle biraz saçlarını düzeltmeye çalıştı. Valizini muavinden aldığı sırada annesini köşede eşi Mehmet ile beklerken gördü. Annesi ellerini göğsünde kavuşturmuş yüzünde kocaman bir gülümseme ile uzun süredir görmediği kızına bakıyordu. Mehmet bir eli arkasında bir eli annesinin omzundaydı. Büyük valizini sürüklerken Mehmet ona doğru atılıp valizini aldı. Bu sırada annesi Umay’a kocaman sarılıp sağa sola sarsmakla meşguldü. Annesi kocaman sarılıp Umay’ı sağa sola sarstı. Onu çok özlemişti, illa zorla mı çağırmalıydılar, ne olurdu arada annesini görmeye gelseydi? Umay annesinin nidalarına zoraki bir gülümseme ile ne kadar yorgun olduğundan bahsederek geçiştirdi.

Otobüsün yanından uzaklaşıp otoparka yürürken annesinin hayıflanmaları bitmiyordu.

Mehmet önden giderek park ettiği arabasını bulup acele ile elindeki valizi bagaja yerleştirdi. Mehmet’in gri Mercedes’ine bindiklerinde de devam eden hayıflanmalara Umay’dan sert ve kısa bir cevap alınca Canan eşine döndü. Artık sohbet ettiği, sorularıyla meşgul ettiği oydu, Mehmet’in halinden memnun olduğunu görünce Umay iç çekip camdan dışarıyı izledi.Camı biraz aralayıp denizin tuzlu havasını içine çekti. Güneş denizin ardında ağır ağır kaybolmadan önce şeftali ve pembe renklerini sahildeki insanların üzerinde gezdiriyordu.

Umay, Kordon boyunca yürüyen, olta atan, el ele oturan sevgililere baktı. Yüzünde fark etmediği bir gülümseme oluştu. Şehrin hızına ve kalabalığına rağmen, deniz kenarında tüm bu telaşa inat günlerini sakinlikle geçiren bir kesim de olduğunu fark etti. Araba ilerlerken değişen manzarada büyük bir yük gemisi belirdiğinde gülümsemesi soldu. Zihni kaba bir şekilde yük gemisinin ağırlığını ağır bir soru ile bağdaştırdı.

Annesinin bir konudan başka bir konuya hızla geçtiğini bildiğinden, annesi konuşurken asla oluşmayacak o sessizliği beklemeden araya atladı.
‘‘Anne, babam rüyana geliyor mu hiç?’’ dedi. Mehmet’in kahkahasının, boğaz temizleyen bir öksürmeye döndüğünü duydu ve başını yola çevirdiğini gördü. Annesi de arkada oturan Umay’a doğru dönüp nerden çıktı şimdi der gibi bir bakış attı.
‘‘Gelmiyor annecim niye sordun?’’ dedi biraz alınmış bir sesle. Umay başını tekrar camdan dışarı çevirdi. Artık deniz manzarası kaybolmuş, şehrin içlerine doğru geçerken daha çok ağaçlar ve taş yollar belirmeye başlamıştı.
‘‘Bana da gelmiyor da.’’ dedi Umay iki dudağının arasından.

***

Ödemiş’in küçük Birgi köyüne girdiklerinde Umay köyün bile ne kadar çok değiştiğine şaşırdı. Yollar daha çok betonlaşmış, evler daha çok yıpranmıştı. Çocukken ekmek aldığı bakkalın yerini köy marketi almıştı. Marketin önünde el ile paketlenmiş adaçaylarını,kurutulmuş papatyaları ve bidon turşuları görünce içi biraz da olsa rahatladı. Demek ki her şey o kadar da çok değişmemişti. Özünü kaybetmemişti daha.

Araba dönemeçli dar sokaklardan yerdeki girintili çıkıntılı taş yoldan sallana sallana geçip konağın önüne vardığında köyün lambaları yanmıştı. Umay arabadan inip alt katı kızıl taştan üstü ise katı tahtadan yapılmış iki katlı konağa uzunca baktı. Küçükken nasıl da devasa görünürdü gözüne. Girişte onları karşılayan iki uzun çam ağacı vardı. Evi çevreleyen bahçe duvarlarından sadece üst katı görünebiliyordu. Her camının önünde rengârenk çiçekler vardı.
Mehmet, Umay’ın valizini bagajdan indirirken annesi küçük bir kız çocuğu gibi Umay’ı elinden tutup konağın tahta dış kapısından avluya doğru çekiştirdi.

Avluda o kadar çok insan vardı ki. Hep bir ağızdan ‘’Hoş geldin!’’, ‘’Umay gelmiş!’’ nidaları bile gürültü oluşturmaya yetiyordu. Akrabalarından yayılan neşe Umay’ın yüzüne
soğuk su gibi çarparak onu kendine getirdi. Kalabalıktan başı dönmüş bir halde sırayla aile büyüklerinin ellerini öptü, genç bir kadın elinde koca tepsi ile çay getirdi evden avluya doğru, sanırım uzaktan kuzeniydi ancak Umay çıkaramadı. Avludaki çoğu kişinin yüzüne baktığında tanıdık olduğunu anlayıp isim sorsalar kim olduğunu pek söyleyemeyecek bir durumdaydı.

Büyük teyzelerinden aç mısın sorusunu duyana kadar Umay aç olduğunu fark etmemişti.

Sabah içtiği çay dışında bir şey yememişti. Annesi ile konağa girdiğinde büyük girişi kaplayan ceviz masa ile karşılaştı. Etrafında on sandalye bulunan masanın ortasına uzunca bir dantel oya işi vardı. Tam ortasında da taze kır çiçekleri. Annesi soldaki ilk kapıdan mutfağa girerken Umay’ın arkasından gelmesini bekledi. Umay yukarı çıkan tahta merdivene baktı.
Yemekten önce yapması gereken bir şey vardı.
‘‘Önce Peyker’i göreyim sonra iner yerim.’’ dedi annesine.

Merdivene yönelirken arkasından annesinin mutfaktaki kadınlarla sohbetini duyuyordu.
Sesler uzaklaşırken her adımla genişleyip kasılan tahta merdivenin gıcırtısı yoğunlaştı. İkinci kata çıktığında oturma odası olarak kullanılan büyük genişliğe adımını attı. Tam karşıda yer alan tahta pencereleri oya işi olan perdeler yarıya kadar kapatıyordu. Pencerenin tam önünde oturup manzarayı görecek şekilde yüksek ayarlanmış ve yöresel kumaşların en canlı ve desenli olanlarıyla bezenmiş divan vardı. Soldaki iki kapalı kapıya baktı. Sağda yarım açık olan kapıya yöneldi.

Kapıdan içeri girmeden önce derin bir nefes aldı. Kapının yüksek eşiğinden atlayarak içeri girdiğinde yine gıcırdayan tahtalar duyuldu. Eskice büyük bir yatak odanın çoğunu
kaplamaktaydı. Yatağında yarı uzanmış Peyker’i görünce donakaldı. Sanki bir aynaya bakıyor gibiydi. Yaşlı bir aynaya. Kar beyaz saçları taranmış ve ensesinde topuz yapılmıştı. Umay, Peyker’e nasıl hitap edeceğini bilemedi, bu yüzden yatağın yanındaki koltuktan kalkmakta olan kadın konuşunca ilk sözü söylemek zorunda kalmamanın rahatlığını yaşadı.
‘’Dedikleri kadar varmış. Gerçekten benziyorsunuz.’’ dedi kadın. Üzerindeki beyaz önlükten doktor olduğunu tahmin etti. Kadın Umay’a gülümseyip Peyker’e döndü.
‘‘Ben artık gideyim Peyker teyzecim lütfen bol bol dinlen olur mu?’’ derken Umay hala girişte ellerini kotunun arka ceplerine sokmuş odayı seyrediyordu. Büyük tahta camların önünde duran süslü perdelere, camların önündeki sedirlerdeki işlemeli minderlere en son da başının üstündeki büyük şamdana baktı. Her an üstüne düşecekmiş gibi ağır ve eski dursa da ihtişamından pek bir şey kaybetmemişti.
‘‘Dinlenirim Aslı’cım merak etme’’ dedi Peyker. Kadın Umay’ı başı ile selamlayıp odadan çıktı.
‘’Yaklaş kuzucum, gel yanıma otur.’’ dedi Peyker. Umay denileni yapıp yatağın yanında duran tekli ceviz koltuğa oturdu. Bileğini dinlendirdiği yerlerde parmaklarının ucuna denk gelen işlemelere dokundu.
‘’Geçmiş olsun, rahatsızlığınızı duydum. Yine de iyi gördüm sizi.’’ dedi Umay gülümseyerek. Peyker de gülümsedi.
‘’Yaşıma göre mi demek istiyorsun?’’ dedi gülerek. Umay Peyker’in gülüşünü küçük bir kız çocuğunu kıkırdamasına benzetti.
‘’Yani, dedi Umay da gülerek, sizi daha kötü görmeyi bekliyordum. Şuan rahatladım gerçekten.’’ diye itiraf etti.
‘‘Özür dilerim kuzucum, sana telaş vermek değildi niyetim. Annen de işinden apar topar izin aldığını söyleyince mahcup oldum ne yalan söyleyeyim.’’ dedi Peyker yaşlı elleriyle
dizindeki battaniyeyi düzelterek. Umay gelmesi konusunda şikâyet ettiği için pişmanlık duydu.
‘‘Biraz ani olduğu için izin almakta zorlanacağımı düşündüm neyse ki anlayışlı davrandı patronum. Tabi ki, iş olmasa ben de uzun süredir gelmeyi planlıyordum.’’ diye açıkladı Umay kendini. Söylediklerine kendi de pek inanmasa da.
‘’Özellikle neden seni çağırdığımı merak ediyorsundur kesin.’’ diyerek Peyker Umay’ın sormaya çekindiği konuyu hiç çekinmeden açtı. İnsan dünyada az vakti kalınca lafı dolandırarak vakit harcamak istemiyordu belli ki. Umay kafasını sallayarak Peyker’i onayladı. ‘‘Ben pek rüya göremem kuzum, amma uzun süredir hep aynı rüyayı görüyorum.'' dedi mavi gözlerini Umay'ın gözlerine dikerek. Umay gözlerinden ruhuna bakılıyormuş gibi hissederek hafif bir ürperti ile titredi.
''Rahmetli anneciğim bana geliyor rüyamda, yürüdükçe ayaklarının altından çiçekler açıyor, bana yaklaşıp mavi bir kuş uzatıyor ellerime. Çok zaman anlayamadım manasını, dedim herhalde anneciğim beni çağırıyor belli ki öbür tarafa.’’ Peyker duraksayıp yatağının yanındaki suya uzanınca Umay hızla kalkıp ona yardım etti. Umay’ın gözleri şaşkınlıktan yuvasından çıkacak gibi oldu. Cam sürahiden su doldurup Peyker’e uzattı ve kendi de tekrar eden anlam vermediği rüyasını düşündü.
‘’İnanmazsınız ama ben de günlerdir rüyamda mavi bir kuş görüyordum ve bir anlam veremiyordum.’’ Dedi. Kendisine uzatılan sudan bir yudum alan Peyker ise Umay kadar şaşkın değildi.
‘‘İnanırım kızım. İnsanın yürekleri hiç beklemedikleri şekilde bağlanır da biz bu bağı çoğu zaman anlayamayız.’’ Dedi gözlerine çöken bir ağırlıkla. Umay yaşlı kadına ne söyleyeceğini bilemez halde bakarken Peyker kaldığı yeri hatırlarcasına kafasını salladı.
‘‘Şimdi tüm yüreğimle eminim ki, o kuş sensin Umay’cım.’’ dedi Peyker, göz hapsinde tuttuğu Umay'ın tepkisini ölçüyordu.
‘’İsminin anlamını biliyor musun kuzum?’’ diye sordu Peyker yumuşak bir anne şefkati ile. ‘‘Doğurganlık tanrıçası.’’ dedi Umay öğretmenine cevap veren öğrenci edasıyla.
‘‘Doğru, dedi Peyker kafasını sallayarak. Tanrıça yeryüzüne bereket, yaşam getirirdi, bir kuşa dönüşür çocukları ve hamile kadınları gözetirdi.’’ Peyker yutkunduktan sonra devam etti.
‘' Benim kadar yaşadığında kuzucum, bir şeylere uzaktan bakmayı öğreniyorsun. Anneciğim beni yanına çağırıyor bu hakikat, Allah biliyor ya çok özledim elbet o da kızını özlemiştir ancak seni bana getirmesinde ayrı bir sebep var. Anneler bizim göremediklerimizi görür, bunu da kendim bir anne olarak söylüyorum.’’ dedi Peyker gayriihtiyari gülümseyerek.
‘‘Yalnız sana emanet edebileceğim bir hikâyem var, Umay’cığım.’’ dedi sonunda. ‘‘N-ne hikâyesi?’’ diye sordu Umay kendi çatlamış sesini duyarak.
‘‘Şimdi yol yorgunusun, bir şeyler ye, yarın konuşmak için çok vaktimiz olacak.’’ dedi Peyker elinde tuttuğu cam bardağı uzatarak. Umay bardağı alıp yatağın yanındaki zigon sehpaya koyarken artık gitmesi gerektiğini hissetti. Peyker’in de kendinin de dinlenmeye ihtiyacı vardı.
Sessizce kapıya yönelirken odaya girdiğinden daha karışık bir akıl ile odadan çıktığını fark etti. Cevaplar almak için girdiği kapıdan daha çok soru ile çıkıyordu. Karnını sıkıştıran hissin açlık mı merak mı olduğunu anlayamadı.

Merdivenlerden indiğinde kapı ağzında Adnan dedesini gördü. Koşarak dedesinin geniş omuzlarına sarıldı ve beyaz sabun kokusunu içine çekti. Beraber mutfağa girdiklerinde onlar için hazırlanmış küçük masaya oturup, soğusa da lezzetinden bir şey kaybetmemiş zeytinyağlı taze fasulyeyi paylaşarak özlem giderdiler.