Bölümler 28Şu an: On Birinci Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.148 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime
- 7 Altıncı Bölüm2.266 kelime
- 8 Yedinci Bölüm2.025 kelime
- 9 Sekizinci Bölüm1.462 kelime
- 10 Dokuzuncu Bölüm2.799 kelime
- 11 Onuncu Bölüm2.671 kelime
- 12 On Birinci Bölüm1.728 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 On İkinci Bölüm1.460 kelime
- 14 On Üçüncü Bölüm1.891 kelime
- 15 On Dördüncü Bölüm1.708 kelime
- 16 On Beşinci Bölüm1.891 kelime
- 17 On Altıncı Bölüm1.729 kelime
- 18 On Yedinci Bölüm2.640 kelime
- 19 On Sekizinci Bölüm2.617 kelime
- 20 On Dokuzuncu Bölüm1.284 kelime
- 21 Yirminci Bölüm2.085 kelime
- 22 Yirmi Birinci Bölüm1.255 kelime
- 23 Yirmi İkinci Bölüm2.669 kelime
- 24 Yirmi Üçüncü Bölüm1.551 kelime
- 25 Yirmi Dördüncü Bölüm2.805 kelime
- 26 Yirmi Beşinci Bölüm1.870 kelime
- 27 Yirmi Altıncı Bölüm1.180 kelime
- 28 Epilog287 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
13 Nisan 1995, Muğla
Lorenzo ertesi gün bahçedeki horozun sesine uyandığında yüzünde çocuksu bir gülümse belirdi. Güne ve günün getireceklerini kucaklamaya hazırdı. Hayatla yüzleşmeye hazırdı.
Hayat ne getirirse kabul edecek ve hedefine en kısa sürede ulaşmak için tüm yolların önünde açılacağına inanacaktı.
Lavaboda yüzüne çarptığı soğuk su ile canlanan vücudunda niyetlerini mühürlemiş oldu.Odasına dönüp kendisi için hazırlanmış yer yatağını elinden geldiğince toplayıp çarşaf ve battaniyeyi katlayarak ev sahibine teşekkür etmek istedi. Çantasını toparlarken Levent’in kamyonunun teker sesi ile eve yanaştığını anladı. Söz verdiği gibi sabahın ilk saatlerinde onu almaya gelmişti. Ev sahipleri ile vedalaşan Lorenzo yolculuğunda yeni adımı atmaya hazırdı.
Dün iki yabancı olarak geldikleri dağlı yoldan yıllardır tanışıyormuşçasına hararetli bir sohbetin içinde olan iki arkadaş olarak dönüp otogarın yolunu tuttular. Levent, Lorenzo’nun Antalya otobüsüne bindiğinden emin olana kadar da yanından ayrılmadı. Levent’in sabit hattı kartında vardı. Restoranın da yerini biliyordu. Ne zaman ihtiyacı olursa aramalıydı. Lorenzo minnettarlığını nasıl göstereceğini bilemeyerek Levent’e uzunca sarıldı. Otobüste yerine oturduğunda bile Levent ayrılmadı. Otobüs ağır ağır park yerinden ayrıldığı sırada şevkle el sallarken Lorenzo da arkadaşına el salladı. Levent’in yanında hiç tanımadığı birkaç insanın da aynı hareketi kendi sevdikleri için yaptığını görünce kahkaha attı. Sevgi dilinin din, dil ve milliyet tanımaması ne kadar harika bir şeydi.
Lorenzo akşama doğru Antalya’ya vardığını Levent’in bizzat tembihlediği muavin sayesinde öğrendi. Otobüsten indiğinde yüzüne vuran şehrin nemli havası ilk başta ağır gelse de birkaç saat içinde alışacaktı. Birkaç adım atıp etrafına bakındıktan sonra bir taksi çevirdi. Şansına taksi şoförü İngilizce biliyordu ve kendisine şehir merkezi olduğunu iddia ettiği bir yere yönlendirdi. Oradan bir otel bulmasının daha iyi olduğunu söyleyince Lorenzo bu çalışılmış cümlelerin ilk defa kendisine söylenmediğini anlasa da yeni adım attığı bir şehirde yönlendirilmeye ve birkaç fazladan paranın cebinden çıkmasına göz yumdu.
Şoför kendisini indirmeden önce arkaya doğru uzanıp önünde durduğu yapının içinden girip birkaç metre yürürse tarif ettiği pansiyonlara ulaşacağını söyledi. Lorenzo ücretini
ödeyip taksiden indikten sonra önünde durduğu yapıya baktı. Eski bir Roma yapısı olduğunu sütunların ucundaki işlemelerden anladı. Üç kemerli yapıya hayranlıkla bakarak ortadaki
kemerin altından geçerek karşısında gördüğü yoldan ilerlemenin doğru olacağını düşündü. Kemerli kapıların altından geçtikten sonra yapıyı tanıtan bir tabela bulduğunda çok sevindi çünkü böylece bu yapının Roma İmparatoru Hadrianus tarafından 1865 yıl önce yapıldığını öğrenebilmişti. Yapıya olan hayranlığı ne kadar yıldır korunduğunu öğrendikten sonra daha da arttı.
Önünde gördüğü taşlı yolda yürürken daha sonra burayı tekrar bulup bulamayacağından endişe etti bir an. Şehrin merkezine adım atar atmaz böyle güzel bir yapı ile karşılaşmış olması da kendisine bir fırsat gibi hissettirdiğinden, içinden geçtiği kemere geri dönerek bu yapının fotoğrafını çekmek için taksiden indiği noktaya geldi. Kafasını kaldırıp uzun yapıya baktı ve çekeceği fotoğraf için en iyi açıyı bulmaya çalıştı. Akşam güneşinin dalgalarının ağaçlar arasından geçişine bakarak en uygun açıyı bulduktan sonra yapıya bakarken duyduğu hayranlık anını deklanşörüne basarak ölümsüzleştirdi.
Kemerli üç kapının altından geçip Kaleiçi’ne doğru ilerledi. Taksi şoförünün tarif ettiği gibi Arnavut kaldırımlı yolların her sokağında bir pansiyona rastlamak mümkündü. Lorenzo gördüğü binalardan en çok içine sinenin kapısından adımını attı. 2 katlı küçük şirin bir bahçesi olan pansiyonda ne kadar kalacağını bilmediğinden şimdilik üç günlük bir ödeme yaptı. İkinci kata çıkıp tahta döşemeli odaya adımını attıktan sonra yolculuğun yorgunluğunu atmak için duş alıp, kendini gıcırdayan yatağa attığında bornozu ile uyuya kaldığını ancak uyanıp da güneşin çoktan battığını görünce anladı.
Sınava geç kalmış öğrenci gibi yataktan fırlayıp hızla giyinip saçlarını şekillendirdi.Çantasından nemden koktuğunu fark ettiği tişörtlerini diğer kirlileri ile bir torbaya koyup oda servisine vermek için hazır ettikten sonra keten bir gömlek ve kot şort giyerek kamerasını da kaptıktan sonra kendini şehrin kollarına attı.
Sabah sessiz sakin olan bu sokaklar şimdi hayat ile doluydu. Yüksek sesle sohbet eden, kahkaha atarak yürüyen gençlere, sarmaş dolaş dolanan çiftlere bakınca kendini İtalya’nın canlı gece hayatına geri dönmüş gibi hissetti. Demek ki kıyısı fark etmeden Akdeniz insanı her yerde aynı oluyordu. Kendini evinde hissetmenin verdiği güven ile içgüdülerine güvenip sola doğru dönüp ağır ağır yürümeye başladı. Deminki telaşından eser kalmamıştı. Günü kaçırdım hissini, gecenin neşeli sesleri, tenini ısıtan nemli ve tuzlu deniz havası gibi uçurup götürmüştü.
Aklına Maria geldi. Şimdi burada olsa beraber sokaklarda el ele dolaşırlardı. Demin gördüğü çift gibi bir köşe başında öpüşür müydük diye düşündü. Kafasını sallayarak beyninin yalnız hissettiği her an sırf alışkanlıktan aynı insanla doldurmaya çalışmasını kabullenmek istemedi. İki saniyeliğine gördüğü o çiftte bile Maria ile kendisinden daha çok uyum vardı.
Kolay olmalı, aşk işte böyle köşe başında öpüşecek kadar rahat gelmeli insana, her anı ayrı bir savaş olmamalı. Sonra savaş kelimesine güldü. Moirai izin verdiğinde insan savaşta bile aşkı buluyor, diye düşündü.
İçinden geldiği gibi yürüyüp yol ayrımlarında ise yine içinden geçen yönlere dönüyordu. Nereye varacağını bilmeyince her sokak ayrı bir heyecanlı geliyordu insana. Kaleiçi deniz ve kara surları tarafından kuşatılan dar sokaklardan, tek ya da iki katlı yığma taştan oluşan eski evlerden oluşuyordu. Evlerin çoğunun sokak görmeyen bahçesi vardı ve çoğu ya pansiyon ya da hediyelik dükkân şeklinde yeniden restore edilmişti. Lorenzo çoğu evin önünde atılmış masalarda içki içildiğini görünce bu evlerin bara ve restorana çevrildiğini anladı. Işığı yeterli bulduğu her sokakta fotoğraf çekti.
Yeni şeyler keşfetmenin verdiği mutlulukla, aynı yerleri iki kez dolaştığını bile çok sonradan fark ederek yat limanına ulaştı. Yuvarlak yapılı sur köşesini görünce yanına gitmek için ufak bir bayırı indi. Şapka satan bir adamın yanından geçti. Sur köşesinin biraz uzağında duran taşların yüksekliğini umursamadan çıkıp falezlerden aşağı baktı, hülyalı akşam denizine yansıyan şehir ışıklarını çekmek için lensini oynatmaya başladı. Tam fotoğrafı çektiği anda bir adam Türkçe olarak bağırmaya başladı.
‘’Ne yapıyorsun kardeşim orda?’’ Lorenzo olduğu yerden atladıktan sonra adamın yanına gelip İngilizce olarak ne dediğini sordu. Adam onun turist olduğunu anladığında kaşlarını
kaldırıp kafasını geri attı. Kafasında bildiği İngilizce kelimeleri birleştirmeye çalışarak cevap vermek istediği anlaşılıyordu.
‘’Ne yaptığınızı sordum. Orası çok yüksek.’’ Dedi ağır bir aksan ile. Deminki sinirli ses tonunun yerini Lorenzo’nun insanların onun yabancı olduğunu anladıklarında çok kez karşılaştığı anlayışlı ve meraklı ses tonuna dönüştüğünü gördü.
‘’Ben bir fotoğrafçıyım.’’ Dedi Lorenzo elindeki kamerayı göstererek. Bazen aklındaki pozu çekmek için saatlerce uğraşması gerektiğini veya yer çekiminin o anki tutku ile pek bir önemi kalmadığını anlatmak istese de adamın aklını karıştırmak istemedi.
‘’Anladım ama düşebilirsin ve biz de sorumlu oluruz.’’ dedikten sonra birkaç adım ötedeki kafeyi gösterdi. Lorenzo kafeye baktıktan sonra adama döndü.
‘’Ölümümün tüm sorumluluğunu alıyorum merak etme.’’ dedi gülerek. Adam dediğini anladı mı anlamadı mı kestiremese de dediğine gülüp kendini tanıtıp çalıştığı kafeye davet etti.
Lorenzo kafenin dış görünüşünü çok beğenmişti. Falezlerin üzerine kurulmuş olması dikkatini çekti. Sabah buranın manzarasının fotoğrafları için daha harika olacağını düşünerek yarın
geleceğine dair söz verip motelinin yolunu tuttu. Yarın yine aynı sokakları geçmese de eninde sonunda her sokağın bir şekilde buraya bağlandığını anlayacaktı.
Motele girdiğinde danışmada oturan yaşlı adamı minik televizyonunda dalmış olduğu diziden kendisine seslenerek ayırmış bulununca adamın yüzü ekşidi. Lorenzo bir telefon rehberi rica etti. Adam rehberi verirken gözlerini televizyondan ayırdığı tek bir anda Lorenzo’ ya rehberi geri getirmesi gerektiğini söyledi.
Lorenzo odasına çıkıp rehberi kurcalayarak aradığı kişiyi buldu. Motelde tek verilen öğün kahvaltı olduğu için bundan vazgeçmek istemedi ve telefondaki kişiye öğle yemeği için Kaleiçi’nde denk geldiği kafenin ismini verdi. Kötü telaffuzuna rağmen anlaşılınca mekânın yerel halk tarafından bilindiğini anladı.
Lorenzo ertesi gün, ışıltılı bir bahar havasında tekrar kendini ve kamerasını Kaleiçi’nin sokaklarına bırakıp dün gece karanlığında denk geldiği falezlerin üzerindeki kafeyi çok da çaba harcamadan bulduğunda bedeninin rehberliğine güvendiği için bir kez daha sevindi.
Gözleriyle etrafı tarayıp oturmak için kendine yer beğendi. Kafenin orta yerindeki ağaca bakıp gülümsedi. Sırf kafe için bu görkemli ağacı yok etmemelerini takdir etti. En sonunda girişin sağında en uçtaki masaya oturdu. Mavi tahta sandalyelerin beyaz masalarla uyumu çok güzel görünüyordu. Dün gece kendince ölümünü engellediğini düşündüğü garson gülerek Lorenzo’nun yanına yanaştı. Öğle sıcağı ile beraber beyaz gömleklerinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı ve gömleğinin yakalarını liseli bir genç gibi epeyce aşağıdan iliklemişti.
Lorenzo’ ya kocaman gülümseyip biraz abartılı bir şekilde hoş geldin dedi. Lorenzo da onun neşesine kapılıp teşekkür edip sipariş vermek için birini beklediğini belirtti. Garson başını sallayıp hay hay dese de ne olur olmaz diye koca menüyü Lorenzo’nun önüne bıraktı.
Lorenzo menüye şöyle bir göz atsa da gözlerini manzaradan alamıyordu. İleride uzanan dağların ve denizin görüntüsü büyüleyiciydi. Ayağı kalkıp falezin kenarına kurulan bu kafeye farazi duvar olarak örülmüş korkuluklara yanaştı. Aşağıya baktığında da küçük bir sahilin yer aldığını, şezlongları ve birkaç kişinin denize girdiğini gördü. Korkuluklara yaslanıp kamerasının lensini ayarlayıp beğendiği bütün açılardan fotoğraf çekti. Garson arkasından bağırınca aniden kendini çekip döndü ve bir kadına çarpınca aynı hızla özür dilese de kadın Lorenzo’nun yüzüne bakmadan sorun olmadığını söyleyerek korkuluğa en yakın masaya oturdu.
Hızlı adımlarla yanına yanaşan garson elinde tabakla Lorenzo’nun yanına geldiğinde masasına dönmesi için el hareketi yaparken hararetli bir şekilde Lorenzo’yu azarlamaktan da çekinmiyordu. Adam o kadar sinirlenmişti ki çektiği azarı İngilizce’ ye çevirmeye bile tenezzül etmeyince Lorenzo ses etmeden azar yemiş bir çocuk gibi geri yerine oturdu. Tüm bu küçük tiyatroyu ziyadesiyle komik buluyordu. Garson işine dönmek için Lorenzo’yu yalnız bıraktığında Lorenzo’nun bakışları demin çarpıştığı kadının dudaklarına götürdüğü kahve bardağının ardından gözüken buz mavisi gözleri ile buluştu.
Kadın dalgın bakışlarını güneş ışığıyla dans eden denize döndürdü. Lorenzo çektiği fotoğraflara bakmak için kafasını kucağındaki kameraya indirse de aynı hızla tekrar kaldırdı. Kadının rüzgârda uçuşan uzun siyah saçlarını izlemekten kendini alamıyordu. Belli belirsiz bir gözyaşını yanağından elinin tersi ile sildiğini görünce içinden mana veremediği bir his kalkıp yanına gitmesi gerektiğini söyledi. Tam bedenini sandalyeden kaldırıp ilk adımı attığı anda, kadının karşı sandalyesine bir başka kadının oturduğunu görünce Lorenzo aynı hızla geri oturup kendini aptal gibi hissetti.
Kadının karşısına oturan diğer kadının şevketli konuşmasından arkadaşı olduğu anlaşılıyordu. Arkadaşı ceketini çıkarıp yerleşirken kadının hiç ağlamamış gibi suratına yerleştirdiği ifade Lorenzo’yu şaşkınlığa uğrattı. Sanki hiç şahit olmaması gereken bir sahneye şahit olduğunu hissetti. Lorenzo bilinçsiz hislerle ele geçirilmiş hülyasının içerisinden çıkamıyordu. Kamerasını kaldırıp kadının arkasında uzanan manzarayı çekermiş gibi yapıp siyah saçlı kadını kadrajında ortalayarak fotoğrafını çekti.
Daha önce hiçbir insanın hele de bir kadının habersiz fotoğrafını çekmemişti. Kadının saçları kadar siyah kalem ile çerçevelediği mavi gözlerine ve sivri kirpiklerine, kar beyazı boynuna ve sonunda gökyüzünü içine doldurmuş göğsüne bakarken içerisinde yaramaz bir çocuğun suçluluğunu hissetti. Kadın başını kendinden tarafa döndürünce utanıp başını göğsüne gömüp sandalyede kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa gibi büzüldü. Sonradan tekrar bakma cesaretini gösterdiğinde aslında kadının menü istemek için garsona baktığını anlayıp kıpkırmızı oldu.
Neyse ki bu duygu içerisinde çok da uzun oturmak zorunda kalmadı. Lorenzo’nun beklediği misafiri gelmişti. Kendinden yaşça genç ve kendinin o yaşta olduğu halinden daha havalı olan rehberi masaya oturdu.
‘’Merhaba Bay Georgiou, ben Deniz.’’ Dedi genç adam.
‘’Memnun oldum Deniz, lütfen bana Lorenzo de.’’ Dedi Lorenzo gülümseyerek.
Bölüm etkileşimi
