Smyrna Yanarken kitap kapağı

9. bölüm / 28

Sekizinci Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: Sekizinci Bölüm

16 Nisan 1995, Birgi Köyü

Öğleden sonra bahçeye indiler. Tüm canlılara yaşam veren güneş kemiklerini ısıtsın, ruhlarına can versin diye avluya çıkıp oturdular. Avludaki asma yapraklarının altına konulmuş eski paletlerden yapılmış oturakla, ortada renkli örtüsünün üstüne plastik şeffaf kaplama örtülmüş masa vardı.

Umay, Peyker’in sevdiği köşesine oturmasına yardım edip, zayıf bacaklarına battaniye örttükten sonra karşısına geçip oturdu. Geldiğinden beri bahçeye etraflıca bakıp
incelememişti. Çocukluğundaki hatıralarla şimdiki halini karşılaştırırken ne çok şeyi hatırladığına şaşırdı. Çocukluğun en taze anıları ruhunu güneş gibi ısıttı. Vişne ağacının pembe çiçekleri güneş altında parıldıyordu. Umay çocukken kuzenleri ile vişne topladıkları günleri anımsadı. Anneannesi onlardan öyle güzel bir şerbet kaynatıyordu ki hem tatlı hem ekşi, içmeye doyamazdı Umay. Peyker’e bu anısını anlatınca o da o günleri yâd edip sevindi. Peyker rüzgârda dalgalanan dalları ve ağacın çiçeklerini izlerken iç geçirdi.
‘’ Biliyorsun ağaçlar insanlardan uzun yaşar. Bizim gördüğümüz ve görebileceğimiz her şeye onlar şahitlik eder. Ama bu ağacı ben diktim çocuğum, yani bir bakıma bu ağacın doğumuna ben şahitlik ettim. Şimdi ise, yakında o benim ölümüme şahitlik edecek ve tabi ben toprağa
karıştığımda bile o dünyaya şahitlik etmeye devam edecek. Atalarından aldığı kudreti yıllara inat taşımaya devam edecek. Biz öyle bir kudrete asla nail olamayız.’’ Dedi.

Umay hayranlıkla Peyker’i izlemekten kendini alamadı. Aralarında kaç nesil vardı ancak Peyker sanki çok geç bulduğu bir arkadaş gibiydi. Onunla sohbet etmek, okusa çok
etkileneceğini bildiği ancak hep ertelediği kitabı okumak gibiydi. Peyker’in bu bilge sözleri ile tekrar ağacın rüzgârla dalgalanan yapraklarına daldı ve uzun zaman önce okusa da ezberinden çıkmayan şiiri okudu yavaşça.
‘’Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani ağır bastığından.’’
Peyker, Umay’ın okuduğu bu şiiri bir zamanlar okumuş olduğuna çok emindi ancak nasıl devam ettiğini hatırlayamayınca gururlu bir öğretmen bakışı ile yetindi. Bu bakış Umay’a yetti de arttı.

İki kadın birbirlerine bakarken, Umay’ın annesi elinde tepsi evden bahçeye doğru çıkageldi.
‘’Buyurun efendim!’’ diyerek yavaşça elindeki tepsiyi masaya bıraktı. Tepside lale işlemeli porselen bardaklarda iki Türk kahvesi ve küçük bir kâsede renkli minik lokumlardan vardı. Umay en çok turuncu olanını yerdi küçükken. Portakallıyı. Sonra büyüyünce pembeyi sever oldu. Güllü olanı. Peyker için ise artık hiçbirinin tadı yoktu.

Canan kendine kahve yapmamıştı. Mehmet ile oğlu Mustafa’yı karşılamaya gideceklerdi. Evin her bir üyesi pazara, çarşıya, komşu ziyaretine yani bu güzel bahar gününde evden dışarı herhangi bir yere gitmek için pek hevesliydi. Peyker, Umay ile yalnız kalabildiğine sevinse de annelik yapmaktan vazgeçemiyordu.
‘‘İstersen sen de git kuzucum, benimle tıkalı kalma evde.’’ dedi.

‘‘O ne demek, ben halimden gayet memnunum.’’ dedi Umay kahvesine uzanırken. Peyker de ağır ağır kahvesine uzandı. Şu günlerde pek içmese de Umay’a eşlik edecekti.

Kahvelerini içtikten sonra Peyker, Umay’dan mektup kutusunu aşağı indirmesini istedi.
Yüreğindeki ağırlıktan kurtulmak istiyordu. Hikâyesini anlatmak istiyordu. Umay da sormaya çekinse de içten içe bağlandığı bu hikâyenin her bir detayını bir an önce duymak için hafif bir suçlulukla heyecan duyuyordu. Sıradaki mektubu açıp Peyker’in duyabileceği kadar sesli okudu. İngilizce’ den çeviri yaparak okuduğu için arada duraksasa da okuduğu kelimeleri Türkçe tekrar etmek kelimelere farklı bir ağırlık katıyordu.

3 Ocak 1926
Sevgili Peyker;

Nasıl oluyor bilmiyorum. Elime kalemi aldığımda kelimeleri senden uzağa bırakamıyorum.
Ben bıraksam bile kelimeler gelip buluyor seni. Bir başkasına yazmak için başladığım mektupta senin ismini yazdığımdan biliyorum.
Bir sene insanın hayatından ne çok şey götürüyor öyle ve yine ne çok şey katıyor insana.
Geçen sene başkasının olan aşkını sevgilisine anlatan bir adam iken şimdi ise evli ve bir çocuğu olmuş bir adam olarak yazıyorum sana…
Ah Peyker. Ne zor günler bunlar böyle. Küçücük ancak tamamen sana ait, senin sorumluluğunda olan bir hayatla meşgul olmak. Hem dünyanın en kötü hem de en güzel hissi sanırım. Tabi sen daha iyi bilirsin. Annesin sonuçta. Aylarca bebeğine yuva oldun. Hala
olmaya devam ediyorsun. Adım kadar eminim harika bir anne olduğuna. En azından sana yardımcı olacak içgüdülerin var. Ben sudan çıkmış balık gibi çırpınıyorum.
Sana en son yazdığım tarihten birkaç hafta sonra Valeria hamile olduğunu söyledi. Çok sevindim elbet gönül isterdi ki sırayla gelsin. Önce aşk, evlilik sonra çocuk. Tam tersi sırayla olması umudu ile atıldık bu maceraya. Evladımın annesini yalnız bırakamazdım. Mutlu olmak zorunda değildik. Birbirimizi sevmek zorunda bile değildik. Ancak o bebek hem bir anneyi
hem de bir babayı hak ediyordu.
İşim beni oradan oraya sürüklediğinden şimdilik küçük bir odada minik bebeğimizle üçümüz kendi küçük dünyamızdayız. Biliyor musun uzaktan bakıldığında çok da mutlu bir aile olarak gözüküyoruz. Kızımı hiçbir şeyi sevmediğim kadar çok seviyorum. Tombul minik ellerini tutmak, pamuk tenini öpmek harika bir his. Gündüzleri büyük bir vaktimi patronlarımın altında ezilirken onun için sesimi çıkarmıyor, akşamlarımı ezilmiş bir sarhoşlukla Cecilia’yı severek geçiriyorum.
Gündüzleri bir şekilde geçiyor. Ama geceleri. Ah Peyker, geceleri çok zor. Cecilia’nın uyuyuşunu izledikten sonra bu satırları yazmak için oturdum. Senin uzak hatıranın bana yoldaş olmasını istemek kötülük mü Peyker? Kelimeler her gece benim tutsağım. Bende senin.

Andreas Georgiou Katanya, İtalya

Umay mektubu okumayı bitirdiğinde Peyker’e baktı. Peyker’in kahvenin dibinde kalan telveleri okur gibi evirip çevirdiğini gördü.
‘‘İki ayrı insanın, iki ayrı yerlerde aynı hayatı yaşaması ne kadar da şaşırtıcı öyle değil mi?’’ dedi Peyker. Umay bunun cevaplanmayacak bir soru olduğunu anladı.
‘' İskender ile onlardan pek bir farkımız yoktu. Tek fark İskender’in kucağına bir erkek çocuk verdiğimde evde sultan ilan edildim. Adnan’dan bahsediyorum evet, deden, o yıl doğdu.’’
dedi Peyker, Umay’a bakıp gülümseyerek. Arkasını dönüp koca konağa baktı. Anılar bir bir yokluyordu yaşlı zihnini.
‘‘Ben de benden bekleneni yaptım. Hanım Ağa olmayı, kocama eş olmayı öğrendim. Bu eve yetim olarak geldiğimde bana acıyarak bakan gözlerde saygıyı gördüm. Kocamın gözlerinde ise değişmeyen bir sevgi vardı. Tek taraflı olmasına aldırış etmeden sevdi İskender beni.
Gözlerime baktığında orada başka bir adamın aşkının saklı olduğunu bilse de sevdi. Ömür boyu borçlu hissettirdi bana kendini. Hem bana bu evi hem de evlatlarımı vermişti ancak kötü bir koca olup öbür adamın eline koz vermeyecekti. İyi bir koca olup onu terk etmemi imkânsız kılacaktı.’’

Umay duyduklarına nasıl bir anlam yüklese bilemedi. Ne sevilmenin ne de bir adamın karısı olmanın ne anlama geldiğini biliyordu. Anne olmak ise hayal edemeyeceği uzaklıkta yabancı bir şehirdi.
‘‘Adnan doğduktan sonra anladım kızım Meleği ne kadar anasız bıraktığımı. Sütanası emzirmiş, evdeki çalışanlar büyütmüştü. Geriye bakınca nasıl bir hülyalı hal içinde olduğumu anlıyorum. Adnan bana anne olmayı öğretti desem yalan olmaz kuzucum. Kendi ateşimde yanarken, buzlu deli bir ateşin içinde kendi kendimi yakarken kafamı kaldırıp da etrafıma
bakmayı akıl edememiştim.’’ dedi Peyker elindeki kahve bardağını masaya bırakırken titreyen elleriyle su bardağına uzandı.

Umay geriye dönüp bakınca dedesi Adnan’ın nasıl annesine bu kadar düşkün olduğunu şimdi anlıyordu. Büyük halasının ise ilk fırsatta evlenip Almanya’ya gidişini ve geri gelmeyişi artık daha anlamlı geliyordu.
‘' Sanırım annelerimizi insan olarak görmeyi unutuyoruz. Babam öldüğünde annemin girdiği hülyalı hali düşünüyorum da… O da beni görmemişti.’’ dedi Umay. Uzun zamandır kimseye itiraf edemediği bu düşünceyi dile getirmek ruhunda hiç bilmediği bir yükü kaldırmıştı. İhmal edilmişti ancak bir evlat olarak bunu dile getirecek kelimeleri bulamamıştı. Bulsa bile hiçbir zaman annesine söyleyecek cesareti olmayacaktı. Ancak Peyker onu yargılamayacak bir anne figürü olarak ona güvenli bir liman sunuyordu.

Peyker Umay’a bakınca geçmişte üstünü örttüğü pişmanlığın tekrar canlanışını izledi.
Umay kafasını kaldırıp Peyker’in dolmuş gözlerini görünce dediklerinden pişman olmuştu. ‘‘Ama olsun, bence Melek Halam affetmiştir seni. Çocuklar annelerini hep affeder.’’ dedi Umay acı bir gülüşle.
‘‘Sen affettin mi kuzucum?’’ dedi Peyker umutla. Umay bu soruya evet demek istedi ancak kelime boğazında büyüdü ve orada kaldı.

Ev ahalisi coşku ile avluya girince ikisi de gizlice gözyaşlarını sildi. Avluya girenlerin neşesi bu iki kadının hüzünlü havasında balon gibi söndü. Herkes endişeli yüzlerle bakıp bir şey olup olmadığını sorsa da iki kadından da cevap alamadılar. Peyker yorgun olduğunu söyleyip odasına götürülmeyi rica etti. Umay, Peyker’in yardımcılarının desteği ile eve
girerken omuzlarının ne kadar çöktüğünü fark etti. Keşke gelmeseydim, diye düşündü ilk defa. Geçmişi kurcalamak hiçbir zaman iyi bir fikir değildi sanki. Peyker eve girerken annesi ve eşi Mehmet’in önceki evliliğinden olan oğlu Mustafa’nın avluya girdiğini gördü. Mustafa kollarını açarak Umay’a koştu. Aralarında sadece iki yaş vardı ancak Mustafa sanki bütün ömrünce bir ablası olsun istemiş gibi davranıyordu.
‘‘Ablam!’’ dedi sıkıca sarılarak. Umay’ı kaldırır gibi yaptı. ‘‘Amanın ablam ne ağır olmuş.’’ dedi gülerek. Umay Mustafa’nın neşesine karşı koyamıyordu. Omuzuna vurdu gülerken. ‘‘İki kilo verdim ben bir kere, bir de ablaya öyle denir mi, ne ayıp.’’ dedi. Mustafa Umay’ın elini öper gibi yapınca daha çok güldüler. Kan çekiyordu işte. Üvey diyemiyordu ona.

Arabayı park edip avluya giren Mehmet’e baktı. Her zaman ilk yaptığı şey annesinin yanında durup omuzlarına sarılıp hafifçe saçını öpmekti. Umay annesinin Mehmet ile nikâh gününü anımsadı. O gün söylediklerini anlamamıştı. Kanı sinirden kaynıyorken gerçekleri görmek istememişti.
‘’Babanı çok sevmiştim, hem de çok. Ancak baban kocaman bir savaş gemisi gibiydi. Oldukça fazla ateş gücü vardı ve manevra yaptırması zordu.’’ demişti annesi. ‘‘Oysa Mehmet kayık gibi. Akıntıya kapılan, küçük, huzurlu bir kayık. Güneş batarken içinde olmak isteyeceğin türden.’’

Şimdi anlıyordu Umay. Huzurun değerini anlıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…