Bölümler 28Şu an: On İkinci Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.148 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime
- 7 Altıncı Bölüm2.266 kelime
- 8 Yedinci Bölüm2.025 kelime
- 9 Sekizinci Bölüm1.462 kelime
- 10 Dokuzuncu Bölüm2.799 kelime
- 11 Onuncu Bölüm2.671 kelime
- 12 On Birinci Bölüm1.728 kelime
- 13 On İkinci Bölüm1.460 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 On Üçüncü Bölüm1.891 kelime
- 15 On Dördüncü Bölüm1.708 kelime
- 16 On Beşinci Bölüm1.891 kelime
- 17 On Altıncı Bölüm1.729 kelime
- 18 On Yedinci Bölüm2.640 kelime
- 19 On Sekizinci Bölüm2.617 kelime
- 20 On Dokuzuncu Bölüm1.284 kelime
- 21 Yirminci Bölüm2.085 kelime
- 22 Yirmi Birinci Bölüm1.255 kelime
- 23 Yirmi İkinci Bölüm2.669 kelime
- 24 Yirmi Üçüncü Bölüm1.551 kelime
- 25 Yirmi Dördüncü Bölüm2.805 kelime
- 26 Yirmi Beşinci Bölüm1.870 kelime
- 27 Yirmi Altıncı Bölüm1.180 kelime
- 28 Epilog287 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
18 Nisan 1995, Birgi Köyü
İnsan parçalardan oluşurdu. Birbirine tamı tamına oturan parçalardan. Koskoca dünyanın da bütün kıtalarının birbirine yapboz parçaları kadar iyi oturması gibi. Ve bir gün gelir, insanın yüreği öyle bir kederle dolardı ki içinde birbirine ait olan her şey parçalara ayrılırdı.
Umay, Peyker’in tabutunun ardında yürüyen kalabalığın arasında ayaklarını sürüklerken böyle hissediyordu. Ellerinde ve ayaklarındaki karıncalanmanın verdiği hissizlik ile yürürken, başkasının hayatına ait bir sahneyi izliyor gibiydi. Nasıl olurda yine buradaydı? Şu kısacık ömründe nasıl ikinci kez sevdiği birinin cenazesindeydi? Tanıdığın herkes evlendiğinde büyümüş, tanıdığın herkes ölmeye başladığında yaşlanmış olursun demişti biri. Bu işte bir terslik vardı. Keder onun için hiç yaş tanımamıştı.
Gözlerini yukarı kaldırıp kirpiklerini hızlı hızlı kırptı. Buz gibi bir suratla olan biteni izlerken ses çıkarmadan gözyaşlarının akmasına izin veriyordu. İleride koşuşturan adamlara baktı. Dedesinin de içinde yer aldığı adamlar sırayla Peyker’in kızının mezarının yanına bir çukur kazdı. Biraz ötelerinde onlarca kadın ağlıyor, açılan çukuru izliyordu. Tanımadığı birçok göz çukurun karanlığına bakıyordu Umay gibi.
Birçoğu Peyker için ağlarken çoğu kendisi için ağlıyordu. Yaşam milyonda bir mucize iken, ölüm her yaşam için kaçınılmaz sondu. Kendi ölümlerini hatırlatıyordu Peyker onlara. Etrafına toplanmış onlarca kişi yeşil örtü ile örtülmüş tabuta bakıp bir gün aynı sonun onları kucaklayacağını hatırladı. Böyle zamanlarda insanların karşılarına kendi hayatları dikiliyordu sanki. Bu dünyada yaptıkları yüzünden ağlıyorlardı. Daha acısı henüz yapamadıklarından.Öbür dünyanın var olmasından korkuyorlardı. Öbür dünyanın var olmamasından korkuyorlardı.
Peyker tabutundan çıkarılırken Umay keskin bir nefes alarak yüzünü çevirdi. Görmek ile görmemek arasında kendi içinde verdiği savaşa yenik düşüp kafasını ıslak topraktan kaldırıp mezara doğru baktı. Beyaz örtünün altında daha dün sohbet edip gülüştüğü kadının bedeni seçilebiliyordu. Peyker’in bedeni açılan çukura indirilirken Umay bir an onun sığmayacağını düşündü. O küçücük mezar nasıl koca bir insanı içine alabilmişti? Nasıl koca bir hayat o
küçük karanlığın içinde son bulmuştu?
Peyker, kocası İskender aile mezarlığının ötesinde yatarken kızının yanına gömülmek istediğini söylememişti Umay’a. Şu birkaç günde onunla ilgili ne çok şey öğrenmişti Umay ancak onu tanımaktan da ne çok uzaktı. Bir insanı, koca bir yaşamı, aldığı kararları, iyi ki dediklerini ve keşkelerini ne kadar sürede öğrenebilirdi ki? Belki de hiçbir zaman bir insanı bütünüyle tanımak mümkün değildi.
Dedesi ağlayarak ilk toprağı atarken Umay uzaklaşmak istedi. Geri geri yürüyerek bu andan uzaklaşmak istedi. Arkasına bakmadan geriye doğru attığı adım ile nemli toprakta ayağı kaydı, düşmemek için elini uzattığı şeyin başka birinin mezar taşı olduğunu fark edince panikle kendini çekti. Birkaç adım arkasında duran Mustafa hızlı adımlarla yanına ulaşıp onu omuzlarından tuttu.
Eline bulaşmış olan toprağı dizlerine sildikten sonra ellerinin tersi ile gözyaşlarını sildi.Cenazenin başında duran Hoca’nın duasına Umay’ın hıçkırıkları karıştı. Arka taraflarda
Peyker’in hayatıyla ilgili sadece kulaktan dolma bilgilerle onu tanıyan köy ahalisinden birkaç kadının konuşmasını duysa da onlarla yüzleşecek sabrı kendinde bulamadı. Tek baktığı kişi elinde kürekler omuzları titreyen dedesi oldu. Küreği sıradaki kişiye verdiği sırada gözlerini siliyordu. Umay annesine bakmak istemedi. Annesi ile yine böyle bir anı paylaşacak gücü yoktu. Bir yandan da itiraf edemese de yeniden yetim kaldığını düşünüyordu. Öz annesi
karşısında canlı bir şekilde dururken, manevi annesini yitirmiş olduğunu düşündü.
Toprağın içinde beyazlara sarılmış halde yatan kadını hayal ettiğinde buz kesilmiş suratına kan doldu. Elindeki peçete ile ağzını ve burnunu kapatarak hıçkırıklarını boğmaya çalışsa da kendine hâkim olmak buraya kadardı. Çocukken babasının cenazesinde kavrayamadığı her detay şuan canını daha çok yakıyordu.
Toprağın kokusu, küreğin toprağa vururken çıkardığı o çakıllı ses, kürekten düşen toprağın mezarın içindeki tahtalara vurup çıkardığı o acı yankı… Hepsi mezarın başında Arapça dua okuyan Hoca’nın sesine karışıyordu ancak Umay her bir detayı bu kez çocuk olmayan aklı ile kalbinin en derin köşelerinde hissediyordu.
Hoca’nın Arapça duası bitip de Peyker’den bahsetmeye başladığı an Umay kafasının on metre suyun altına sokulduğunu hissetti. Hoca Peyker’in varlığını köydeki ihtiyaç sahipleri ile paylaşıp ne büyük sevaplar işlediğinden bahsediyordu. Umay için ise sesler öyle boğuk öyle uzaktan geliyordu ki. Bulanıklaşan görüşünü düzeltmek için gözlerini sıktı. Birkaç damla yaş art arda yanaklarına döküldü. Hoca bir gün her yaratılanın öleceğinden ve günahlarımızın affı için Yaradan’dan af dilemekten bahsederken Umay kulaklarındaki çınlamanın rahatsız edici acısını gidermek için kulaklarına bastırdı. Mezar son kürek darbeleri ile düzleştirilirken hocanın sesi geniş mezarlıkta yankılandı. ‘’Merhume Peyker Ateş’in ruhu için el-Fatiha.’’
Umay alışkanlıkla ellerini göğsünde kaldırsa da o an bildiği tüm duaları unuttu. Birçok insanın dua ederken mırıltısını dinlerken zihninde boğuk sesle yankılanan tek bir ses vardı. ‘’Merhum Altay Yıldırım’ın ruhu için el-Fatiha.’’
Umay ellerini yüzüne sürüp çektikten sonra kendisine doğru yürüyen annesine bakıp bir şey diyemeden Mustafa’nın kollarına yığıldı.
***
Artık güvendeydi. Acı yoktu. Elinde o tanıdık sıcaklığı hissediyordu. Başını kaldırıp baktığında babasının şefkatli bakışlarını gördü.
‘’Neyli ister benim güzel kızım?’’ dedi babası. Umay başını çevirdiğinde dondurma standının önünce durduğunu anladı.
‘’Limonlu.’’ Dedi babasına. Babası kocaman gülümseyerek Umay’ın dondurmasını ödeyip külahını aldı. Umay’ın elini hiç bırakmadı. Babası dondurma almamıştı. Her zamanki üniforması yerine beyaz keten bir gömlek ve beyaz kumaş bir pantolon giymişti. Umay babasının izin günü olduğunu anlayıp sevindi. Tüm günü ona ayırabilirdi. Yürürken kızının elini sallayıp onun neşe ile sekmesine, yoldaki taşların birleşme izleriyle sek sek oynamasına izin veriyordu.
Umay birden babasını ve çocukluğunu uzaktan izlerken buldu kendini. Yavaşça babasına yürüdü. Babası Umay’ı görünce çocukluğunu bıraktı. Çocukluğu sekerek uzaklaşırken babası Umay’ın ellerini tuttu.
‘’Güzel kızım.’’ Dedikten sonra ellerini öptü.
‘’Seni çok özledim baba.’’ dedi Umay babasına sıkıca sarılıp. İlk ayrılan babası oldu. Kendini geriye çekip kızının omuzlarını tuttu.
‘’Ben hep seninleyim güzel kızım.’’ Dedi babası kendinden emin. Keskin bakışlarını Umay’ın ruhuna dikercesine bakıyordu. Umay tekrar babasına sarıldı sıkıca. Gözlerini kapattı bu sefer.Bu hisle, babasıyla kalmak istiyordu. Vücudundan uzaklaşan sıcaklık ile gözlerini açması gerektiğini anladı. İsteksizce gözlerini açtığında üniformalı babasını sert adımlarla kendisinden uzaklaşırken gördü.
***
Umay gözlerini köşkteki yatağında açtığında kafasını kaldırıp pencereye baktı ve havanın çoktan karardığını gördü. Sakin bir yağmurun damlaları tahta pencerede sekiyordu. Umay yatakta doğrulduğunda elini başına dayadı. Baş dönmesi bir nebze durunca yataktan kayarak kalkıp pencerenin önüne geldi.
‘’Huzur içinde uyu Peyker.’’ dedi sessizce. Babamı görürsen onu çok sevdiğimi söyle, dedi içinden.
Odadan çıkıp Peyker’in odasına yöneldi. Hatice Hanım burnunu çeke çeke Peyker’in yatağındaki örtüleri değiştiriyordu. Umay’ın odaya girdiğini görünce ne yaptığını açıklama gereği duydu.
‘’Böyle bırakmak olmazdı kızım.’’ Dedi elinde ağır yorganı dengelerken.
‘’Sağ olun Hatice Hanım.’’ Dedi Umay sadece. Hatice Hanım ve kızına ne olacaktı şimdi? Birileri artık hizmetlerinin ihtiyaç olunmadığını söyleyeceğini düşündü ancak kendisini bunu yapmaya hakkı olmadığını hissetti.
‘’Rica etsem birkaç dakika odada yalnız kalabilir miyim Hatice Hanım?’’ dedi Umay. Kadının yüzünde kendi odasından çıkarılıyormuş gibi bir ifade oluşsa da başını eğip odayı terk etti.
Umay kapının kapatıldığını duyduktan sonra mektupların olduğu dolaba yöneldi. Kutu ve mektuplar en son bıraktığı yerde duruyordu. Derin bir nefes verdi. Umay mektupları alıp
kazağının altına sakladı. Düşmemeleri için uçlarını pantolonun beline sıkıştırdı. Kutuyu çok beğense de elinde bu kutu ile görülüp sorgulanmak istemediği için istemsizce boş kutuyu dolaptaki eski yerine bıraktı.
Sessizce kapıyı açtığında Hatice Hanım’ın kapının önünde olmadığını görüp rahatladı. Hızla odasına geri döndü. Valizinin önüne oturup kazağının altından çıkardığı mektupları valizindeki kıyafetlerinin altına sakladı. Odanın kapısı açılır açılmaz hızla valizinin kapağını kapattı.
‘’Uyandığını duydum annecim, iyi misin?’’ dedi Canan kapının ağzından. Umay’ı valizin önüne oturduğunu görünce yüzüne bir gölge düştü.
'’Şimdiden gitmiyorsun değil mi?’’ dedi. Umay kafasını iki yana salladı.
‘’Hadi aşağı gel bir iki parça bir şeyler ye annecim hasta olacaksın.’’ Dedi annesi bir eli kapıda kendini içeri alırken.
‘’Birazdan inerim.’’ Dedi Umay kazağının kollarını ellerine doğru çekiştirirken. Canan konuşacak gibi nefes alsa da her ne diyecekse vazgeçti. Kızını nasıl teselli edeceğini bilmiyordu. İtiraf etmek istemediği bir suçluluğu yutkunarak bastırdı. Söz etmezse gideceğini sandı. Kızına bir süre baktıktan sonra başını sallayarak odadan çıktı.
Umay kapı kapanır kapanmaz valizini açıp mektupları valizinde duran, okumaya fırsat bulamadığı kalın kitabın arasına koyduktan sonra tekrar kıyafetlerinin en altına yerleştirdi. Peyker ona saklaması için bir sır vermişti. Umay işini gücünü bırakıp buraya gelerek yaşlı bir kadının son isteğini yerine getirdiğini düşünerek kendine edindiği manevi görevi teslim etmeyi kabul edemedi ve Peyker’in ömürlük sırrını korumayı yeni görevi edindi. On yılların eskittiği bu mektuplar artık ona emanetti ve şimdiden başkası tarafından okunmaması için elinden geldiğince gizlemeye çalışıyordu.
Valizi yatağın altındaki boşluğa ittirdikten sonra kalkıp ağır adımlarla aşağı indi. Hızlanan yağmurun sesi boş evde yankılanıyordu. Saçaklardan dökülen yağmurun ve rüzgârla eğilip
pencerelere vuran ağaç dallarının sesini duydu Umay. Sabah evi dolduran kalabalığı dağıttığı için yağmura teşekkür etti. Mutfağın sarı lambasının altında sadece çekirdek ailesi kalmıştı. Umay eşikten geçip mutfağa girdi. Tüm ocağı kaplayacak kadar büyük bir tencerede badem kavuran ananesine sarıldı. Helva kavuracaktı. Ardından omuzları çökük halde mutfak masasında oturan dedesine arkadan sarıldı. Dedesi göğsüne düşen Umay’ın ellerini tuttu sıkıca.
Adnan pantolonunun sol cebine uzanıp toprak lekesi olmuş beyaz zarfı çıkardı. Buruşmuş zarfı masanın üzerine koyup avucunu bastırarak düzeltmeye çalıştı. Umay kendini çekip zarfa baktı. Dedesi mahcup bakışlarla mektubu uzattı.
‘’Bu senin içindi kızım, kusura bakma fırsat olmadı.’’ dedi zarfı Umay’a uzatırken. Umay’ın karnına bir ağrı girdi. Kimden olduğunu sormaya ihtiyacı yoktu. Bu mektubun içinde şuanda en çok ihtiyaç duyduğu ancak aynı zamanda okumaktan en çok çekindiği cümlelerin yazdığını biliyordu.
Bölüm etkileşimi
