Bölümler 28Şu an: Dokuzuncu Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.148 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime
- 7 Altıncı Bölüm2.266 kelime
- 8 Yedinci Bölüm2.025 kelime
- 9 Sekizinci Bölüm1.462 kelime
- 10 Dokuzuncu Bölüm2.799 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 Onuncu Bölüm2.671 kelime
- 12 On Birinci Bölüm1.728 kelime
- 13 On İkinci Bölüm1.460 kelime
- 14 On Üçüncü Bölüm1.891 kelime
- 15 On Dördüncü Bölüm1.708 kelime
- 16 On Beşinci Bölüm1.891 kelime
- 17 On Altıncı Bölüm1.729 kelime
- 18 On Yedinci Bölüm2.640 kelime
- 19 On Sekizinci Bölüm2.617 kelime
- 20 On Dokuzuncu Bölüm1.284 kelime
- 21 Yirminci Bölüm2.085 kelime
- 22 Yirmi Birinci Bölüm1.255 kelime
- 23 Yirmi İkinci Bölüm2.669 kelime
- 24 Yirmi Üçüncü Bölüm1.551 kelime
- 25 Yirmi Dördüncü Bölüm2.805 kelime
- 26 Yirmi Beşinci Bölüm1.870 kelime
- 27 Yirmi Altıncı Bölüm1.180 kelime
- 28 Epilog287 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
12 Nisan 1995, Atina
Lorenzo sabahın ilk ışıkları ile Atina limanına varmayı başarmıştı. Evinden biraz yürüdükten sonra, sabah işçilerinden otostop çekip geldiği gibi dönerken de limana varması zor olmadı. Güneşi arkasına almış limanda kar beyazı gibi ışıldayan teknelerin ve açıkta demir almış gemilerin ardında yürüyen Lorenzo bozuk balık ve yosun kokusunu alıyordu. Neyse ki sabah dalgalarının tuzlu deniz kokusu bu kokuları bastırıyordu. Teknelerin üzerindeki isimleri okuyup ilginç gelenleri seyahat defterine not almak için gözlerini sıkıp ufka doğru baktı. Gişeye doğru yürürken okuduğu isimleri unutmamak için tekrar etti. Hydra, Euetêria, Parataxis, Taurus…
Bilet gişesine vardığında Rodos Adasına en yakın sefer için bir kişilik bilet istedi. Öğlene kadar beklemesi gerekecekti. Öğlene kadar nasıl zaman öldüreceğini bilemeyerek ofladı.
Başka şansı olmadığından sıkıntı ile cüzdanından para çıkarıp bileti görevliden aldı. Biletini aldıktan sonra ayaklarını sürüyerek limana döndü. Küçük bir büfeden taze bir Koulouri alıp koca gemilerin bağlandığı mantar taşlardan birine çöktü. Çantasının ağırlığını omuzlarından çıkarıp yere bıraktı. Sabah serinliği ile titredi. Neyse ki şefkatli güneş heybetli kollarını
oturduğu yere doğru hızla uzatmaktaydı. Sol elinde hamur işini tutarken sağ eliyle iki bacağının arasında sıkıştırdığı çantasına eğilip Andreas’ın verdiği mektupları çıkardı. Gece Andreas’ın kütüphanesinde incelediği haritalara göre Muğla adlı güneybatı şehrinde olması gerekiyordu Kadir’in. Rodos adasına gittikten sonra yine bir gemi seyahati ile Muğla’ya
geçmesi gerekecekti. Kadir’in 70 yıl hala aynı adreste olmasını beklemek anlamsızdı pekâlâ ancak Lorenzo umutsuzluğa kapılmak istemedi. Henüz değil, diyordu kendine. Henüz umutsuzluğa kapılmanın sırası değil. Bu bir başlangıç, bir yerlere götürecek, eminim.
Sıcacık hamur işi midesine indikten sonra önündeki yolculuk o kadar da umutsuz gözükmemeye başladı. Dolu bir mide ile hayat o kadar da acımasız değildi. Mektupları geri koyup çantasından eksiz defterini çıkardı. Deminden beri aklında tekrar ettiği gemi isimlerini yazdı bir köşeye. Diğer köşeye de o günün tarihini. Niye umutsuz olsundu ki? Hayatında başka türlü elde edemeyeceği bir maceraya atılıyordu. Sigarasını yakıp sol eline alınca, sağ elindeki kalem keyifle kâğıdın üzerinde kaymaya başladı.
Başını defterinden kaldırdığında limanın ne kadar kalabalıklaştığını fark etti. Elinde çoktan sönmüş sigarayı oturduğu taşa vurarak söndürdü. Defterinin ipliğini hızlıca etrafına dolayıp çantasına attı. Binmesi gereken gemi çoktan yanaşmıştı. Geminin etrafında liman görevlileri ve çalışanları koşuştururken, yolcuları ise sevdikleri ile vedalaşıyordu. Lorenzo hafif bir dejavu hissiyatı ile biletini görevliye uzatıp gemiye bindi. Bu sefer içinde fotoğraf çekme arzusu yoktu. Gecenin çoğunu uyanık geçirdiğinden, bir de yediği hamur işinin verdiği mahmurluk ile beraber tek yapmak istediği uyumak oldu.
Doğru gemide olduğunu bir kaç görevli ile teyit ettikten sonra penceresiz ufak kamarasına geçip sadece ceketini çıkarıp kendini sert yatağa attı. Sol kolunda duran saati yastığın altına kolunu uzatınca koluna battı ve saatini çıkarıp yanındaki komodine koydu. Son bir kez saate baktı. Geminin kalkış saatine daha çok vardı ancak limandan ayrılışını seyredecek enerjiyi kendinde bulamadı.
Beyaz çarşaflar kuru olmasına rağmen nemden ıslak gibi hissettiriyordu. Nem ile kumaştaki yumuşatıcının kokusu birleşip hoş bir karışım yapmadığını anlayınca sırt üstü uzandı. Tavandaki alçı boşluklarına baktı. Dün ablası ile olan konuşmasını düşündü. Ardından Maria ile olan tatsız konuşma belirdi kafasında. O tatsız anın ağzında bıraktığı acı hissi yok etmek için Andreas ile veda anını düşündü. Andreas’ın gözlerindeki umut ona devam etme gücü veriyordu. Ağır göz kapakları çakır gözlerinin üzerine kapanırken, denizin tuzlu kokusu onu rüyasında Scilla ’ya, geride bırakıp geldiği ekibinin arasında dönen keyifli sohbetlere ve deniz kenarında kamp attığı tuzlu anılara götürdü.
Komodinin üzerinde duran sabit hattın çalma sesine uyandı. Gözünü açtığında ilk gördüğü saati oldu. Tüm yolculuk boyunca uyumuş olmasına şaşırdı. Sersem bir halde telefonun
ahizesini kulağına götürdü. Resepsiyondaki görevli gemiden ayrılma saati geldiğini bildirip toparlanmaları için yolcuları bilgilendiriyordu. Lorenzo hattın ucundaki kadına teşekkür edip ahizeyi yerine koydu. Gözlerini ovalayıp saatini geri takıp hızla lavaboya yöneldi. Odadan çıkması için tek ihtiyacı olan çantasını sırtına almaktı. Hiçbir eşyasını çıkarmadığını bildiği halde yine de etrafa şöyle bir baktı. Sırt çantasının kopçalarını çekip çantayı hoplatarak sırtına yerleştiğinden emin oldu.
Güverteye çıktığında güneş gözlerini kamaştırdı. Güvertedeki insanları takip ederken güneş gözlüğünü buldu çantadan, sabah şefkatli ılımlı güneş ışıkları öğleden sonra dışarıda olan herkesi yakmak için hırsla parlıyor gibiydi. Lorenzo çantasını geri sırtlarken gemiden indi. Gemiden iner inmez uzun pasaport ve kimlik sırası karşıladı Lorenzo’yu.
Formalitelerden sıkılmamayı kendine huy edinmişti. Bu gibi anlardan keyif almazsa seyahat etmek sıkıcı bir yapılacaklar listesine dönüşürdü. Lorenzo çoğu insanın bu sıradan geçip
geldikleri adadaki kısıtlı sürelerinde görülmesi gereken kiliseleri, sahilleri ve antik kentleri sırayla bulabilmek için büyük kâğıt haritaları tekrar tekrar okumaya çalıştığını, nerede ne yenmeli tarzı yirmi yıl önce yazılmış ve geçerliliği olmayan kitapların sayfalarını sırayı beklerken karıştırdıklarını biliyordu. Onun hayata bakışı daha farklıydı. Bu kadar plan ancak işin keyfini kaçırırdı. Görülmesi gereken bir yer varsa ayakları zaten onu oraya götürürdü.
Yenilmesi gereken bir yemek varsa o güzel yemeğin kokusu onu zaten kendine çekerdi. Sırada ilerlerken serin bir rüzgârın limanı okşaması ile Lorenzo daha da keyiflendi. Ege
Denizine doğru dönüp keyiften bir sigara yakmak istese de sıranın ucunda durup sert bakışları ile insanları tedirgin eden memurlara bakıp vazgeçti. Onun yerine limanın ötesinde uzanan adaya bakıp, gişenin arkasında akan hayatı gözlemlemeye çalıştı.
Sonunda sıra bitip Rodos adası için pasaportunda damgasını aldıktan sonra gümrükten hızla uzaklaşıp şehre karışmak istedi. Sonra aynı hızla kendini durdurdu. Bir sonraki
yolculuğu için biletini aldıktan sonra adanın tadını çıkarabilirdi. Gişeye gidip Fethiye için tek kişilik bir bilet aldı. Sıradaki feribot bir saat sonra kalkacaktı. Adanın tadını çıkarmak başka bir zaman kaldı, diye düşündü Lorenzo. Zamanı olsa gittiği her durakta bir kaç günün geçirir uğradığı her bir şehri, adayı ve limanı doyasıya keşfederdi. Ancak zamanı yoktu. Yılların yıprattığı çoktan geç kalınmış bir görevdeydi. Zaten böyle bir göreve çıkmasa belki hayatta böyle bir rota izlemeyeceğini fark etti.
Gişeden biletini aldıktan sonra bir kaç adım atıp hediye dükkânlarına ve büfelere doğru yürüdü. Adaya ilk gelenleri karşılayan kalabalık buradan geçiyordu. Yaklaştığı büfenin önünde metal bir levhada renkli mıknatıslarda hem ahşap hem mermer olarak şehrin
görülmesi gereken yerleri gösteriliyordu. Lindos Akropolü, Tsambika Manastırı, Eski Şehir ve Rodos Kalesi… Lorenzo çeşit çeşit mıknatıslara bakıp iç geçirdi. Lorenzo’nun seyahatlerinden dönüp hatıralarını taşıyan mıknatıslarını ya da kartpostalları gururla sergileyebileceği bir evi yoktu.
Kartpostalların da sergilendiği dönen levhayı geçip duvara dayanmış eğilmiş tahta küçük bir kitaplıktaki kitaplara baktı. Bir kaçının arkasını okuyup fiyatlarını inceledi. Seyahatinde ona eşlik etmesi için bir kitap almayı düşündü. Gözüne Homer’dan Odysseia Destanı takıldı. En son lisede okumuştu. Şu sıralar kendisinin içine düştüğü bir adadan diğerine olan macerasını Odysseus’ un macerasına benzetti. Sayfaları karıştırırken bir sayfada durup birkaç satırı
okumak istedi. İlk okuduğu satır şu oldu: “Acı deneyimler yaşamış ve çok uzaklara yolculuk etmiş bir adam, bir süre sonra acılarından bile zevk alır.”
Lorenzo başını geriye atarak kahkaha attı. Başparmağını gökyüzüne doğru sallayıp,
"Çok komik bir espri anlayışın var tatlı talih" dedi gülerek. Okuduğu sayfanın kenarını bükerek kitabı koltuk altına attı. Büfeden bir de gazete alıp kitap ile beraber ödemesini yaparak oturabileceği bir yer aradı. Ayaküstü bir kahve molasından sonra hızlı adımlarla limana döndü.
Feribottan indiğinde Rodos’a kıyasla başka bir ülkeye geldiğini hemen anladı. İnsanlar, kokular ve sesler değişmişti. Gümrükte daha uzun süre geçireceğini tahmin etti. Gümrükteki memur aksanlı İngilizcesi ile ülkeye neden geldiğini sordu. Lorenzo turist olarak geldiğini ve gezmek istediğini belirtti. Yalan değildi ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma kayıp âşık hikâyesi bu suratsız memura anlatamayacağı kadar uzundu. Memur ağzında döndürdüğü karanfili yere tükürdükten sonra Lorenzo’nun pasaportuna damgayı basarak Türkçe Hoş geldin dedi. Lorenzo’nun boş bakışlarına bakıp kocaman gülerek söylediğini İngilizce tekrar etti ve sıranın ilerlemesi için işaret etti.
Lorenzo şehre ilk adımlarını attıktan sonra nereden başlayacağını düşündü. Çantasından mektuplardan birini çıkararak içindeki mektubu kaybetmemek için başka bir zarfın içine koydu. O zarftaki adresi gösterip birinin onu o adrese yönlendirmesini umut etti ancak guruldayan karnı planlarını ertelemesine neden oldu. Deniz manzarası iştahını açmıştı.
Gördüğü ilk restorana yürüyüp sokağa bakan masalardan birine oturdu. Zarfına geri sıkıştırdığı mektubu çantasına atıp ağır çantasını oturduğu sandalyenin yanındaki sandalyeye bıraktı. Siparişini beklerken sahilde yürüyen insanları seyretti. Fırınlanmış bebek patates ile levrek görsel bir şölen ile beyaz geniş tabağında önüne sunuldu. Yemek gelmeden sunulan ikramlıkları çoktan bitirmişti. Yanında alkol almadı. Zihninin açık olmasını istiyordu. Hem bu yeni macerayı olabildiğince sindirmek hem de hedefine en hızlı şekilde varmak istiyordu.
Lezzetli molasının ardından hesabı kırmızı deri defterin arasında getiren garsona mektuptaki adresi sordu. Garson beklemediği bu soru karşısında panik olup hemen döneceğini belirtip daha yaşlıca bir adamı getirdi. Lorenzo takım elbisesinin şıklığından mekân sahibi olduğunu anladı.
‘’Buyurun beyefendi, bir adres sormuşsunuz.’’ Dedi adam.
‘’Evet, rica etsem bu adrese nasıl gidebileceğimi söyler misiniz?’’ dedi Lorenzo. Adam masaya oturmak için izin istedi. Lorenzo gülümseyerek kabul etti. Adam her şeyden önce Lorenzo’nun nereli olduğunu sordu. Lorenzo ileride her tanıştığı Türk’ten aynı soruyu duyup bu anı hatırlayıp gülümseyecekti. Adam Lorenzo’nun Yunan olduğunu duyunca elini çırptı. ‘’ Şimdi anlaşıldı.’’ Dedi Türkçe. Sonra İngilizce devam etti.
‘’Gitmek istediğiniz yer, eski bir Rum köyü, adı Kayaköy. Tabi Türkler de yaşardı ancak çoğu sizin insandı. 1923’de, nasıl denir, değiş tokuş oldu. Sizin memlekette olan bizimkiler buraya geldi, sizden burada olanlar Yunanistan’a gitti.’’ Dedi adam.
Kolunu bir masaya bir denize doğru oynatarak Lorenzo’nun denizin ötesindeki memleketini gösteriyordu. Kelimelerini seçmek için duraksasa da Lorenzo’nun anlayacağı kadar açık konuşuyordu. Lorenzo da anladığını belirtmek için kafasını sallayıp onu daha fazla konuşmaya teşvik ediyordu. Adamın bir hareketi ile garson masadaki iki adama çay getirdi.
Adam çaydan bir yudum alınca içeceğinden güç almış gibi hikâyesini daha şevkli anlatmaya başladı.
‘’Bizim birkaç akraba da oradaymış zamanında oradan biliyorum. Yamaçlara yapılmış bir köydür, ondan 1957’deki depremde evler dağılmış, yani artık orada yaşayan kimse yok.’’ İri parmağı ile masada duran mektubun üzerindeki adrese vurdu adam.
‘’Burada kimi arıyorsan, artık orada değildir.’’ Diye hikâyesini sonlandırdı. Lorenzo başkasından duyana kadar reddettiği gerçeği kabullenmek zorunda kaldı.
‘’Teşekkür ederim, bay?’’
‘’Levent, benim adım, Levent.’’ Dedi adam kendi göğsüne vurarak.
‘’Memnun oldum Levent Bey, ben de Lorenzo. Çok değerli bilgiler verdiniz, çok teşekkür ederim. Ancak şöyle açıklayayım, bir zamanlar bu adreste yaşamış kişiyi bulmak benim için çok önemli. Şuan bu kişinin nerede olduğunu bilecek yetkili biri olmalı.’’ Dedi Lorenzo karşıdakinin kendisini anladığını umarak.
‘’Niye ki sizin kiminiz olur bu adam?’’ dedi Levent başını yan çevirip mektuptaki ismi okuduktan sonra.
‘’Büyük dedemin savaş zamanından arkadaşı.’’ Diye açıkladı Lorenzo. Hiçbir açıklama yapmadan bu kadar şey anlatmış bir adama eğer durumu anlatırsa daha çok yardımcı olacağını hissetmişti. Levent kaşlarını kaldırarak başını geriye doğru atıp anladığını belirten bir ses çıkardı.
‘’Sen otur ben geliyorum.’’ Dedi Levent, masadaki mektubu alarak. Lorenzo oturduğu yerden baktığında Levent’in gişenin arkasında elindeki mektuba bakarak yüksek sesle telefonla konuştuğunu görebiliyordu. Garson, Levent kalkar kalkmaz onun yarım kalmış çayını götürüp Lorenzo’ ya tatlı getirdi. Lorenzo istemediğini belirtemeden garson ortadan kaybolmuştu bile. Lorenzo sütlü tatlısını kaşıklarken sağına dönüp nazlı güneşin altında ışıldayan Ege Denizi’ne baktı. Evden ne kadar uzakta ancak aynı zamanda ne kadar da yakın olduğunu düşündü. Aynı denize baktıklarından mıdır bilinmez, bu iki ülkenin paylaştığı şeylerin ortak bir geçmişten daha fazlası olduğunu düşündü.
***
Lorenzo birden kendini Levent’in arabasında dağlara doğru sürerken buldu. Levent’in uzun telefon konuşmalarından sonra Lorenzo’nun bulmayı umduğu yetkili kişi ile gerekli bağlantıyı kurmuştu.
Lorenzo kıvrılan yolda dağın arkasında güneşin batmaya yaklaştığını gördü. Yanındaki adama baktığında içinde kötülük olmadığı ve içtenlikle yardım etmek istediğini anlıyordu.
Daha yeni tanıştığı bu adama güvenmekten başka seçeneği olmasa da, sürekli yollarda olmak Lorenzo’ da tanıştığı insanlara karşı altıncı bir his büyütmüştü. Birinin bir bakışı ile niyetini ölçebiliyordu ve Levent’te iyi niyetten başka bir şey göremiyordu. Lorenzo neredeyse imkânsız olan macerasında yardım etmeye istekli herkesten yardım kabul etmeye çoktan hazırdı ve Andreas’ın yıllardır açıklanamayan anlık kalp krizlerini artık anlıyordu.
Yaşanmamış bir hayatın yükü hep omuzlarındaydı, diye düşündü. Şimdi de benim.
Yol boyu Levent kendi hayatından, ailesinden ve restoranını ne zorluklarla kurduğundan bahsederken, Lorenzo daha çok dinleyen kısım oldu. Sadece sessiz kalıp, konuşmaları için izin verdiğinde insanların aslında dert anlatmaya ne kadar çok isteği ve yatkınlığı olduğunu anlıyordu.
Levent sessizleşip yola daha çok dikkat ettiğinde Lorenzo yaklaştıklarını anladı. Levent doğru sokağa girdiğinden emin olmak için kafasını direksiyonun önünden uzattı. Arabanın camını indirip birkaç kişiye yön sorduktan sonra küçük müstakil bir evin önünde durdular. Onları kapının önünde bekleyen yaşlıca bir adam gördüler. Levent arabayı park ederken Lorenzo ağır çantasını sırtladı.
Levent, Lorenzo’nun tercümanı olup evine geldikleri adam ile Lorenzo’yu tanıştırdı. ‘’Yusuf Amca buranın muhtarı.’’ diye açıkladı Levent. Eliyle yukarı doğru gösterince Lorenzo terk edilmiş artık sadece kaya iskeleti kalmış evleri gördü.
‘’Anlattığım gibi yukarı mahallede yaşayan kalmamış ancak aşağı mahallede Yusuf amca gibi hala yaşayanlar mevcut. Bize aradığın adama dair bilgi verecek.’’ Dedi Levent. Lorenzo’nun yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Yaşlı adamın elini sıkmak istedi. Adam sağ elindeki bastonu sola geçirip Lorenzo ile el sıkıştı ardından iki adamı içeri davet etti.
Evin alçılı sarı duvarlarından geçtikten sonra avluya giriş yaptılar. Evin ana girişinin önünde yer alan, kurumuş asmanın altında duran masaya doğru geçtiler. Evin içerisinden başörtüsünü düzelterek yaşlıca bir kadın çıkıp bu iki yabancı adamı karşıladı. Kocası bu iki adamı karısına tanıtırken, Lorenzo ve Levent sessiz kaldı. Yaşlı kadın gelenlerin kim olduklarını öğrendikten sonra gülümseyerek misafirlerini buyur etti.
Levent evin içine girmeyi doğru bulmadığından avludaki masaya yerleşti. Lorenzo burada bir süre geçireceklerini anladığında sırtındaki ağır çantayı çıkardı. Yusuf Bey ve karısı eve girdi. Lorenzo evin bahçesindeki çiçeklere ve bahçenin köşesindeki minderde yatan yaşlı köpeği izlerken, Yusuf Bey elinde büyük ağır kahverengi deri kaplı bir defterle çıka geldi, eşi de kocasının defteri kadar büyük bir tepsi taşıyordu.
Yusuf Amca masaya yerleşirken, eşi de tepsiyi masaya bıraktı. Tepside kuruyemiş, lokum ve boş çay bardakları vardı. Kadın tepsiyi masaya koyduktan sonra aynı hızla çayı getirmek için içeri koştu. Lorenzo lokumu görünce yüzü utangaç bir gülümseme ile aydınlandı.
Çocukken Andreas’ın evinde annesinden gizli lokum yediği günleri anımsadı. Mutfak dolabında en köşedeki dolabın en üst rafında dururdu hep bir kutu lokum. Lorenzo ne zaman ailesi ile tartışıp Andreas’ın yanına gelse Lorenzo’ ya önce lokum verir sonra balkonda neler olduğunu anlatsın diye oturturdu. Lorenzo bir lokum alıp ağzına attığında çocukluk anılarının tatlılığının ağzında dağılışını hissetti.
Lorenzo lokumu yuttuğunda, yetişkinliğin acı tadı boğazına oturdu. Çünkü artık neden Andreas’ın bu tatlıyı mutfağın en uzak köşesinde tuttuğunu ve büyük büyük annesi Valeria’nın neden bu tatlıyı sevmediğini şimdi anlıyordu. Başka bir kadının hatırlatıcı olan bir şeyi bir kadın neden evinde tutmak istesindi? Lorenzo masada duran sürahiye uzandı ve yanındaki bardağa su doldurup boğazında kalan lokmayı itmek için kana kana su içti.
Lorenzo çocukluk anılarına dalmışken, Levent Lorenzo’nun mektubunu Yusuf Amca’ya göstermiş beraber üstündeki ismi koca defteri karıştırarak bulmaya çalışıyorlardı. Lorenzo son yudumunu içerken Levent bir sevinç nidası atarak deftere elinin tersi ile vurdu. Lorenzo söylediklerini anlamasa da aradıkları kişiyi bulduklarını anladı. Hızla elindeki bardağı bırakıp iki adama katılarak koca deftere iki adamın omzunun üzerinden baktı. Yusuf Amca’nın yaşlı parmağı, Kadir Kaya’nın ismini gösteriyordu. Lorenzo buraya gelene kadar binlerce kez aynı isme baktığı için Türkçe okuyamasa bile artık bu iki ismin yazılışını ezbere biliyordu.
Levent’in omzunu sıkıp gözleriyle teşekkür etti. Yusuf Amca defterde yazanları okurken, karısı çaylarını dolduruyor gözüyle masada eksik arıyordu. Levent, Yusuf Amca’nın söylediklerini çevirmek için uzunca dinleyip anlamaya çalıştı. Lorenzo karşılarındaki minderde otururken kıpraşarak heyecanla Levent’in iki dudağının arasından çıkacakları bekliyordu.
Aradıkları kişiyi bulmanın heyecanı sayfada yazanları okuyunca solmaya başladı.
‘’Kadir Kaya 5 yıl önce Antalya’ya, kızının yanına taşınmış. Orada vefat etmiş, cenazesini buraya getirmemişler yani orada gömülmüş.’’ Lorenzo duyduklarını sindirmeye çalıştı. ‘’Olur mu böyle iş, yani insan memleketine getirilmez mi sanki uzak sanırsın Antalya da dibimizde.’’ Dedi Levent Türkçe. Lorenzo ne dediğini merak etse de kendisine çevirdiği cümlelerin anlamını düşünüyordu.
‘’Antalya neresi?’’ diye sordu sonunda Levent’e.
‘’Başka bir şehir, buraya üç bilemedin dört saat uzaklıkta.’’ Dedi Levent. Lorenzo başını kaldırıp batan güneşe baktı.
‘’Belki kızını bulabilirim, o savaş zamanından kalma mektupları saklamış olabilir.’’ Dedi Lorenzo zıplarcasına yerinden kalkıp. Levent de onunla beraber kalktı.
‘’Bu saatten sonra olmaz.’’ Dedi Lorenzo’nun omzundan tutup oturtmak için yavaşça bastırırken.
‘’Yusuf Amca seni misafir edecek bu akşam için, yarın sabah gidersin.’’ Diye ekledi. Lorenzo başını iki yana sallayıp reddetmek istese de karşısındaki adamların buna müsaade etmeyeceği belliydi. Levent dönüp Yusuf Amca’dan Türkçe onay aldıktan sonra tekrar Lorenzo’ ya döndü.
‘’Sen Tanrı misafirisin, ev sahibine ayıp olur gidemezsin. Benim restorana dönmem lazım ama sabah ilk iş gelir seni alırım.’’ Dedi. Lorenzo’nun yüreği minnet ile doldu. Günü hayal kırıklığı ile sonlandıracak olsa da yolu tıkanmamıştı, yarın için bir plan vardı ve yarın varsa umut da vardı. Levent’i kollarından tutup salladı. Levent de Lorenzo’nun sırtına iki kere vurdu. Bu iki yabancı adamın minnet ve rica için kelimelere ihtiyaçları yoktu.
Karanlık çöktüğünde Levent gitti. Akşam mutfaktaki sarı lambanın altında yerde oturup ev sahipleri ile yemek yedi Lorenzo. Yemeğin ardından tekrar çay servis edildi. Lorenzo ev sahiplerini onurlandırmak için onların yönlendirmelerine izin verdi. Komik bir sessiz tiyatro içinde buldu kendini. Kendisini çaydan sonra banyoya yönlendirdiler. Banyonun yanındaki küçük oda onun için uygun görülmüştü. Lorenzo ilk defa bir banyo içerisinde soba görmüştü. Çeşmeyi açtığında sadece soğuk su geldiğini görünce, sobanın üstünde duran büyük kazanın su ısıtmak için olduğunu anladı. Sıcak ve soğuk suyu karıştırarak onun için kenara koyulmuş sabun ve kabak lifi ile yıkandıktan sonra seri hareketlerle giyinip küçük odadaki yer yatağına uzandı. Beyaz sabun ve çarşaflardan gelen lavanta kokuları arasında bebek gibi uyudu.
Yorgun bedeninden çok yorgun zihninin böylesine huzurlu bir uykuya ihtiyacı vardı. O kadar hızlı uykuya daldı ki, kendi evinde diken üstünde iken, tanımadığı insanların evinde bu kadar rahat uyuyor olmasının ne kadar garip olduğunu düşünmeye fırsat bile bulamadı.
Bölüm etkileşimi
