Bölümler 28Şu an: On Sekizinci Bölüm
- 1 Prolog222 kelime
- 2 Birinci Bölüm1.252 kelime
- 3 İkinci Bölüm1.303 kelime
- 4 Üçüncü Bölüm2.148 kelime
- 5 Dördüncü Bölüm1.349 kelime
- 6 Beşinci Bölüm2.999 kelime
- 7 Altıncı Bölüm2.266 kelime
- 8 Yedinci Bölüm2.025 kelime
- 9 Sekizinci Bölüm1.462 kelime
- 10 Dokuzuncu Bölüm2.799 kelime
- 11 Onuncu Bölüm2.671 kelime
- 12 On Birinci Bölüm1.728 kelime
- 13 On İkinci Bölüm1.460 kelime
- 14 On Üçüncü Bölüm1.891 kelime
- 15 On Dördüncü Bölüm1.708 kelime
- 16 On Beşinci Bölüm1.891 kelime
- 17 On Altıncı Bölüm1.729 kelime
- 18 On Yedinci Bölüm2.640 kelime
- 19 On Sekizinci Bölüm2.617 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 On Dokuzuncu Bölüm1.284 kelime
- 21 Yirminci Bölüm2.085 kelime
- 22 Yirmi Birinci Bölüm1.255 kelime
- 23 Yirmi İkinci Bölüm2.669 kelime
- 24 Yirmi Üçüncü Bölüm1.551 kelime
- 25 Yirmi Dördüncü Bölüm2.805 kelime
- 26 Yirmi Beşinci Bölüm1.870 kelime
- 27 Yirmi Altıncı Bölüm1.180 kelime
- 28 Epilog287 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
19 Nisan 1995, İzmir
Lorenzo Antalya’dan İzmir’e giden otobüsün bir koltuğunda camın ardındaki gecenin karanlığını izlerken tepe lambasının zayıf ışığı ile tekrar tekrar Andreas’ın mektuplarını okuyordu. Sabahında sınava girecek bir öğrenci gibi yılların tozlandırdığı aşk hikâyesini ezberliyor, eksik bir yer kalmadığından emin olmak istiyordu.
Peyker Hanım’ı hayal ediyordu şimdi. Nasıl göründüğünü ve kendisine nasıl tepki vereceğini düşündü. Onunla konuşmayı kabul etmeyeceğinden korktu bir an. Ya kocası ölmemişse, yabancı bir adamı neden evine alsındı? Kocası ölse bile Peyker neden tanımadığı bir adamı evine alıp derdini dinlesindi? Sonrasında hızla bu düşünceleri kafasından attı.
Andreas âşık olduysa eminim iyi yüreklidir, diye düşündü. Hem gençliğine benziyorum belki beni görünce onu hatırlar, dedi. Sonrasında kendi dediğine güldü. Hedefine bu kadar yaklaşmışken yüreğini ferah tutmak daha kolay oluyordu.
Kucağında açık duran kat kat mektupların üzerindeki kelimelere gözleri daldı. Kelimeler kıvrılıp önünde bir yol oldu. Yolun sonunda Peyker’in evini ve onun yaşlı simasını gördü. Onu gördüğünde ona kendini nasıl tanıtacağını düşündü. Kim olduğunu, neden geldiğini, ona gelmek için hangi yolları aştığını, Andreas’ın aracılığı ile ona çok önemli bir mesaj taşıdığını, onca yıl sonra bunları anlatmanın ne manası olduğunu. Gözlerini kırptığında önündeki mektuplar tekrar netleşti. Andreas’ın son gönderdiği mektubu okumaya başladı.
5 Ocak 1951
Sevgili Peyker;
Burada kışları nadiren çok soğuk geçer. Bize lezzetli zeytinler bahşeden ılıman Ege havasına her daim minnettar olmuşumdur. Ancak bugün çok soğuk Peyker. Bugün öyle bir mektup aldım ki iliklerime kadar dondum. Halen bu satırları yazarken titremekteyim, o yüzden kelimelerin şekilsizliğini mazur gör.
Türkiye’den ayrıldığım o korkunç günden sonra uzunca yıllar çok kez oturup tüm yaşadıklarımı baştan sona düşündüm. Nerede hata yaptığımı, geçmişe dönme şansım olsa olanları nasıl değiştirebileceğimi düşündüm. Git dediğinde gitmeseydim, arkanı dönüp gittiğinde ardından koşup durdursaydım seni, öpseydim mesela içimden akan tutkuyla, fikrin değişir miydi diye düşünürdüm.
İnsan hayatının aşkını cevapsız sorularla kaybedince kendine farklı farklı sorular sorarak işkence etmeye devam ediyor. Çok uzun bir süre sana yazdığım son mektubu aldığını ancak beni yine de istemediğini düşündüm. Sonraları içime bir kurt düştü, ya almadıysan? Ya mektup yazıp seni beklemekte hata ettiysem? Ne olurdu sanki yollara düşüp geri dönseydim
seni kendim bulsaydım, beni tekrar görsen fikrin değişir miydi? Daha kötüsü ya mektubu aldıysan ama bana gelmene mani oldularsa? Bu en son soru yıllarca içimi kemirdi. Parça parça çürüttü yüreğimi.Savaşın üstünden tam tamına 30 yıl geçti. Tam 30 yıl sonra bugün, aldığım mektupla yıllar sonra sorularımın cevabını almış oldum. Mektup Kadir’den gelmişti. Hastaymış ve yıllardır içini çürüten bir vicdan azabı ile bu mektubu yazmış. Dediğine göre, 13 Eylül 1922’de,
Smyrna yanarken, ben şehirden sensiz ayrılmanın azabı içinde kıvrılırken işte tam da kahrolası o gün senin başka bir adam ile evlendirildiğini yazmış. Seni beklediğimi söyleyen mektup meğerse sana hiç ulaşmamış. Kocan Kadir’den mektubu zorla alıp yok etmiş. Kadir o anın yükünü çok uzun yıllar taşımış ve artık geç de kalınmış olsa bana borçlu olduğu özrün yerini bulması gerektiğini düşünmüş.
Biliyordum Peyker. İçten içe hep biliyordum. Eğer seni beklediğimi bilseydin gelirdin.Gözlerinde gördüğüm aşkta yanılmamıştım. Ancak tüm bunlar artık ikimiz için de mazide bir toz zerresi değil mi?
Bu soğukta odamda, mum ışığında sana bu satırları yazmamın tek sebebi yıllardır ilk defa yazdığım bir mektubu senin okuyacak olduğunu bilme hazzıdır. Çünkü Kadir bana özür maiyetinde senin bir kartpostalını göndermiş, arkasına da adresini yazmış. İyi olduğunu, bir ailen olduğunu, evlatlarınla mutlu olduğunu bilmemi istemiş.
Bu arada söylemeden edemeyeceğim: Oğlun tıpkı sen. Gözleri, dudaklarının kıvrılışı… O tamamıyla senin oğlun. Kısa saçlarının ne kadar yakıştığını söyleyen oldu mu? Şapkanın
saçındaki duruşuna, üstündeki takıma, kocanla yan yana durmuş haldeki gülen haline, evlatlarına... Elimdeki fotoğrafın en küçük detayına kadar baktım. Kocan artık kafamda
dolaşan bir hayalet değil. Etten kemikten bir adam. Seni onunla görmenin bu kadar yıldan sonra bunca acı vereceğini hiç tahmin etmemiştim. Seni yıllar sonra bir kâğıt parçasında görmenin bile kalbimi deli gibi attıracağını düşünmemiştim. Ne aptalım, değil mi?
Belli ki deniz gözlü, fırtına saçlı kadının bana hissettirdiklerini unutmam için bir otuz yıl daha gerekecek. Yine de artık bir manası olmasa da, bilmeni isterim ki, o gün beni sana getiren her şeye hala şükrediyorum. Bacağımdaki yaraya, beni taşıyan o iki askere, benim kim olduğumu önemsemeden yardım etmeye hazır olan yüreğine. Çünkü ne kadar yıl geçerse geçsin sen benim kurtartıcı meleğim olarak kalacaksın.
Yalvarırım beni yanlış anlama. Bunca yıl sonra amacım aklını bulandırmak değil, hele kocanla aranı bozmak hiç değil. Kader bize bırakmadan çoktan bizim için ağlarını ördü.Neler yaşandı ve bitti. Bunca yıl sonra amacım külleri çoktan sönmüş bir hikâyeyi alevlendirmek değil ancak sadece bilmeni istedim. Benim için yıllardır karanlık kalmış boşlukları dolduran bu gerçeği senin de bilmeni istedim.
Vicdanının rahat olduğunu, huzurlu ve mutlu olduğunu bir de sağlıklı olduğunu senin ağzından duyabilirsem bu soğuk kış gününde ben de huzur bulur ve ısınırım. Kısa bir kartpostal da yeter. Senin kelimelerinle yazılmış olsun yeter. Uzak ve eski bir dostuna yazdığını söyleyebilirsin mesela. Umutla bekliyor olacağım…
Kelimeleri ve seni asla ayrı koyamayan ‘eski dostun’
Andreas Georgiou Kalamata, Yunanistan
Lorenzo mektubu okuduktan sonra Andreas’ın umutla bekleyen haline çok üzüldü. Kim bilir kaç yıl bu mektuba cevap beklemişti de yine de bir cevap alamamıştı. Büyük bir ihtimal Peyker’in bu mektubu da almadığını, alsa mutlaka bir cevap yazacağını düşündü. Belki de sadece Peyker’e mektubu vermeliydi okuması için ama yine de kendi de sessiz kalamazdı.
Peyker ile konuşmanın bir yolunu bulacaktı. Andreas çok hasta, diyecekti. Biliyorum yıllar geçti ama o seni unutmamış, belki de sen de unutmadın, sadece vicdanını rahatlatmak için bile olsa senin suçun olmadığını bilmeni istedi. Sanırım onun da suçu yoktu. O gün seni beklemişti ancak sen bilmiyordun, Andreas dedi ki, bilseydin geleceğinden eminmiş.
Lorenzo tabii içten içe Andreas’ı suçlu bulduğu bir şey de vardı. Bir kadına âşık iken bir başkası ile evlenmekti suçu ancak yolun sonunda kendi varlığı vardı. Andreas eğer Valeria ile evlenmeseydi Lorenzo bugün hayatta olmazdı. Lorenzo kaderin ağlarını bu kadar garip bir şekilde örmesine her defasında ayrı şaşırsa da şuana baktığında kendi üzerine düşeni
yapmanın mutluluğu içindeydi. Sabah uyandığında yeni bir şehirde olacaktı. Peyker’i bulacaktı ve Andreas’a mutlu haberi verip onun iyi olmasını sağlayacaktı.
Günün ilk ışıkları otobüsün camından gözlerine vurduğunda otobüsteki diğer yolcular da Lorenzo gibi yavaş yavaş uykularından uyanıp kasılan bedenlerini esnetmekteydi. Lorenzo İzmir otogarında otobüsten inip ağır sırt çantasını sırtında hoplattıktan sonra, etrafına bakınıp Peyker’in olduğu köye nasıl gideceğini öğrenmek için kendisini anlayacak birini bulana kadar dolandı. Yarım saatin sonunda saatlerdir otobüste olan uyuşuk bedeninin tekrar küçük bir otobüs ile yaklaşık iki saatlik yeni bir yolculuğa katlanması gerektiğini öğrenince canı sıkıldı.
Kolundaki saate bakıp memleketinde saatin kaç olduğunu hesaplamaya çalıştı. Tek tesellisi dün sabah acı içinde dönmesini isteyen Andreas’a bu akşam güzel haberi verecek, beklediğine değdiğini, sözünü tuttuğunu ve artık iyi olabileceğini söyleyecek olmasıydı.
Köye gidecek olan otobüste şoför yanındaki koltuğa oturması için coşkulu bir şekilde ısrar edince Lorenzo bu pala bıyıklı adamın dik başlılığına karşı koyamadı. Şehirden çıkıp yerleşimin azaldığı çevreyoluna girdiklerinde şoför sigarasını yakıp Lorenzo’ ya uzatınca Lorenzo’nun keyfi yerine geldi. Gece molasız geçen yolculuktan ve sabahki yön bulma telaşından dolayı uzun süredir yokluğunu çekmekteydi. Bir iki nefes sonra tıkanınca söndürüp kendi sigarasını yaktı. Bir tane de şoför için yakıp uzatsa da, adamın surat ifadesinden Lorenzo’nun sigarasını hafif bulup beğenmediğini anladı ve aralarındaki bu küçük pandomime kahkahalarla güldü. Yarım saat sonra her iki adam da kendi sigarasını yakmış, radyodan gelen müziğe keyifle ritim tutturuyor ve yol ile değişen manzarayı seyrediyordu.
Köye vardıklarında şoför tüm yolcuların inmesini bekledi. Ardından aracın motorunu durdurup Lorenzo’ ya kafası ile işaret edip kendisi de araçtan indi. Şoför kolsuz ceketini ve kumaş pantolonunu düzeltirken bağırarak yakındaki bir çocuğa seslendi. Çocuk elinde bir tepsi ile koşup adama küçük bir bardakta çay verdi. Lorenzo ise etrafına bakarak bu taze manzarayı içine çekiyordu. Dağların arasındaki bu köyün temiz nefesi ciğerlerini genişletip rahatlattı. Lorenzo birkaç adım atıp ağır sırt çantasını yakınındaki ufak duvara çıkartıp koydu.
Lorenzo birkaç haftadır tüm hayatını içine sığdırdığı büyük ve sıkışık sırt çantasını karıştırırken, şoför de yan gözle Lorenzo’ ya bakıp ne yöne gideceğini merak ediyor, yanına yanaşan köy ahalisi ile sohbet ediyordu.
Lorenzo sonunda mektupları arasına sıkıştırdığı defterini bulup Peyker’in adresinin olduğu kartpostalı bulunca, çantasını duvarda durması için dengeleyip kartpostal ile beraber şoförün yanına döndü. Adam kartpostalı güneşe doğru tutup resimdeki insanlara bakarken kaşlarını çatıp pala bıyıklarını sıvazladı. Sonunda arkasını çevirip silik mürekkepli adresi okuyunca yüzü aydınlandı. Lorenzo adamın adresi tanımasına çok sevindi. Adam elindeki çayı bir dikişte bitirip coşkuyla elini kolunu oynatmaya başladı. Yanlarında duran yabancı adamlara
da bir Lorenzo’yu bir elindeki kartpostalı gösteriyor, kendince Lorenzo’yu tanıtıyordu. Lorenzo Türklerin topluluk olarak hareket etmeyi sevdiklerini çoktan öğrenmişti, o yüzden ses etmeden köylü adamları izleyerek onu yönlendirmeleri için sabırla bekliyor, gördüğü her yeni yüze gülümseyerek bakıyordu.
Lorenzo adamların münakaşa etmelerini beklerken aynı zamanda etrafını inceledi. Evlerin mimarisine ve sokakların taşlı yollarına bakarak yeni çevresine aşina olmaya çalışıyordu. Bir süre sonra şoförün kendisini takip etmesini istediğini el ve baş hareketinden anladı. Adam Lorenzo ile konuşmaya çalışıyor ancak hiç ortak kelimeleri olmadığından çoğunlukla kendi kendine konuşmakla yetiniyordu.
Lorenzo kartpostalın arkasındaki adrese yaklaştıklarını adımları yavaşlayıp adamın sokak ve ev numaralarını kontrol etmesinden anladı. Adamın yüzü aydınlanıp da elindeki sigarayı yere atıp söndürdüğünde aradıkları adresi bulduklarını anladı. Adamla kolunu kaldırıp ilerideki evi gösterince birbirlerine gülümseyip başları ile birbirlerini onayladılar. Lorenzo zamanın yavaşladığını hissetti. Derin bir nefes alıp dün geceden beri tekrar ettiği cümleleri son kez aklından geçirirken bir gürültü koptu.
On adım ötesinde duran konağa yaklaşmak için attıkları adımlar kalabalık ve sesler ile durdu. Genç bir adam telaşla kucağında genç bir kadını taşıyarak hızla konağın dış duvarı önünde park edilmiş arabanın arka koltuğuna yerleştirirken Lorenzo’nun tek gördüğü genç adamın kollarından sarkıp rüzgârda uçuşan uzun siyah saçlar oldu. Lorenzo içinden bir ürpertinin geçtiğini hissetti. Birine bir şey olduğu etrafındaki herkesin telaşından anlaşılıyordu. Lorenzo da yanındaki adam da ne olduğunu anlayamadan genç adam hızla şoför koltuğuna geçerek arabanın motorunu çalıştırıp hızla evden uzaklaştı. Arabanın arkasından kızıl saçlı bir kadının ağladığını ve yaşlıca bir adamla başka bir araca binip öndeki aracı takip ettiklerini gördüler.
Lorenzo ne yanındaki adama ne söyleyeceğini ne de evin önündeki kalabalıkta kiminle konuşmaları gerektiğini bilemedi. Anın telaşı söndükten sonra pala bıyıklı şoför çekinik adımlarla konağa yanaştı. Avluya açılan dış kapının önünde duran başörtülü bir teyze ile konuşurken bir elindeki kartpostalı bir de Lorenzo’yu gösteriyordu. Kadın sürekli başını iki yana sallıyordu. Lorenzo hızlı birkaç adımda kadının yanına yaklaşıp çantasından çıkardığı mektupları ve Peyker’in ismini gösterdi. Ağır bir aksanla Peyker’in ismini art arda söyleyerek onu aradığını anlatmaya çalıştı. Kadın Lorenzo ’ya sinirle bakıp ellerini ve kollarını bir sokak köpeğini kovarcasına sallıyor, Lorenzo’yu evden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Lorenzo’nun ısrarından sıkılın kadın evin yüksek eşiğinden atlayıp şoförü ve Lorenzo’yu arkasına katarak hızla yürümeye başladı.
Evin önünden çıkarken başörtünü düzeltiyor bir yandan da el kol hareketlerine eşlik eden yüksek bir sesle şoföre durumu açıklıyordu. Talihsiz şoför Lorenzo’ ya yardım etmek ile yaşlı kadına hak vererek baş sallamak arasında kalmıştı. Lorenzo’nun kafası iyice karışmıştı.
Çaresiz yeni tanıştığı bu adamla kadını takip ederken içinden bir ses hiçbir şeyin yolunda olmadığını söylüyordu. Belki de artık hiçbir şey yolunda olmayacaktı.
Taşlı kaldırımlar ve beton yollar seyrekleşirken topraklı yollar daha da arttı. Sıklaşan ağaçların arasında yüksek bir duvarın ardında bir mezarlığa geldiler. Lorenzo mermer mezar başlarını görünce dona kaldı. Sabahtan beri kendisine eşlik eden pala bıyıklı adamın kolundan tuttu. Yanlış geldiklerini Lorenzo’yu yanlış anladıklarını düşünüyordu. Belki de fotoğraftaki adamı aradıklarını sanmıştı. Adamın avucunda emanet duran kartpostalı alıp siyah beyaz fotoğraftaki kadına işaret ederek Peyker’in ismini tekrarladı. Başörtülü kadın iyice sinirlenmişti. Hızlı adımlarla onların önlerinde yürürken şoför Lorenzo’yu ikna etmek için kafasını önde giden kadına doğru sallıyor, Lorenzo’nun kolundan çekiştiriyor ve önlerinde giden kadını takip etmesi için onu ikna etmeye çalışıyordu.
Tanımadığı insanların mezar taşları arasında yürürken Lorenzo yolun sonuna geldiğini anladı. Tek duyabildiği ağaçların arasında dalgalanan rüzgâr ve ayakkabısının altındaki taşların çıkardığı sesti. Yaşlı kadın yeni kapatıldığı belli olan bir mezarın önünde durdu.
Toprak henüz taze yığılmıştı. Renginden ve kokusundan anlaşılıyordu. Yaşlı kadın mezarın yanına yaklaşıp eli ile tahta başlığı gösterdi. ‘’Peyker Ateş’’ diyerek tekrar mezar başını işaret edip sonunda ağırca yanına çöküp dua etmeye başladı. Lorenzo yanındaki adama bakınca onun da ellerini açıp dua edip ardından ellerini yüzüne sürdüğünü gördü.
Lorenzo hiçbir şey diyemiyor başını yerden kaldıracak gücü kendinde bulamıyordu.Gözlerini toprağa dikmiş öylece duruyordu. Ölüm gibi geçen birkaç dakikadan sonra adamla kadının dualarını bitirip sonunda Lorenzo’yu mezarın başında yalnız bırakmalarını izledi.Yeterince uzaklaştıklarını düşününce sırtındaki ağır çantayı sinirle yere fırlattı. Sinirle elinde buruşturduğu kartpostala baktı. Peyker’in ve eşinin yüzü kâğıdın içinde buruşmuş tanınmayacak bir hal almıştı.
Lorenzo hırsla akan gözyaşlarını tutamıyor, gözlerini her sıktığında birkaç damla yaş yavaşça mezarın toprağına düşüyordu. Lorenzo mezarın başına koyulmuş olan tahtaya yanaşıp çöktü. Peyker’in adının altında doğum tarihi olduğunu tahmin ettiği tarihin altındaki ikinci tarihi fark edince sinirle yumruk yaptığı elini ısırdı. Bu olamazdı. Bu kadarı şaka olmalıydı.
Nasıl olurda Peyker’in öldüğü günün ertesi günü Peyker’i bulurdu? Böyle bir talihsizliği hak edecek ne yapmıştı? Tek istediği bir işe yaramak ve Andreas’ın acısını dindirmekti. Onu sevindirmek, gururlandırmaktı. Acı ile geçirdiği onca senenin ardında kendisine görev edindiği şeyi nasıl olurda eline yüzüne bulaştırırdı?
Sinirle titreyen bedenini daha fazla taşıyamadı. Kendini bıraktığında sırtında yandaki mezarı çevreleyen mermerin soğukluğunu hissetti. Geriye dönüp geçirdiği günleri düşünüyor,onu buraya getiren her adımı kafasında tek tek oynatıyor, ona böylesine acı veren bir geç kalmışlığa yol açan suçluyu arıyordu. Önce kendine kızdı. Deniz’i daha erken bulması gerektiğini düşündü. Sonrasında aklına Kadir’in torunu geldi. Mektupları daha hızlı bulsaydı, daha erken bir otobüse binseydi, daha çabuk burada olsaydı… İhtimaller zihninde dönerek arta kalan enerjisini tüketiyor akıl sağlığını zorluyordu.
Başını göğsüne koyup uzun bir süre ağlayıp zihninde kaybolduktan sonra etrafındaki kuş sesleri ve uzaktan duyulan insan sesleri onu olduğu ana geri getirdi. Hiç tanımadığı bir köyde, hiç tanımadığı ve bundan sonra da tanıma olasılığı olmadığı bir kadının mezarının başında ağlıyordu. Durumunu fark edince hızla ellerinin tersi ile gözyaşlarını silip burnunu çekti.Uzanarak ileriye fırlattığı ağır çantasını toprakta sürükleyerek yanına çekti. Ön cebine uzanarak sigarasının olduğu metal kutuyu çıkarıp hızla bir tane yaktı. Titreyen dudaklarının arasında sallanan sigaranın külleri kucağına dökülürken çantasına uzanıp Andreas’ın son mektubunu çıkarıp mezara doğru okumaya başladı.
Mektubun son kelimelerini okurken sigarası da elinde kendi kendine yanarak kül olmuştu.Mektubu özenle katlayarak dizine koydu. Buruşturup cebine attığı kartpostalı da çıkarıp dizinin üstünde elinin içi ile bastırarak düzelttikten sonra ikisini de çantasına atıp yerinden kalktı. Toparlanıp ağır çantasını sırtlandı. Etrafına bakındığında elinde su testileri ile yürüyen, başka mezarları ziyaret eden insanları gördü. Mezarın ayakucunda durup mezara doğru konuştu.
‘’İşte böyle Peyker Hanım.’’ Dedi.
‘’İşte böyle umutsuz hikâyemizin sonuna geldik. Umarım ruhun yakında bir yerlerde okuduğum mektubu dinlemiştir. Andreas seni çok sevmiş. Ben haddimi bilmeyerek bu aşka aracı olmaya çalıştım ama geç kaldım. Affet beni. Umarım vicdanın rahat bir şekilde gitmişsindir. Tanrı biliyor ya, bugün benim ömrüm boyunca başıma bela olacak bir gün oldu.’’ Kendi haline bakıp acı bir şekilde derin bir nefes verdikten sonra ekledi.
‘’Huzurla uyu Peyker, hoşça kal.’’
***
Lorenzo mezarlıktan çıkıp geldiği adımları takip ederek köy meydanına geri döndüğünde pala bıyıklı adamın minik otobüsünün yanında meraklı gözlerle kendisini beklediğini görünce hırsla yanan yüreğine bir nebze de olsa su serpildi. Kafası bu kadar dağınıkken nasıl geri döneceğini düşünmeyecekti. Çoktan dolmuş olan otobüs son yolcusu olan Lorenzo’yu da alarak İzmir otogarına doğru yola çıktı.
İki saatlik sessiz yolculuğun ardından Lorenzo pala bıyıklı şoförün elini sıkarak aksanlı bir şekilde teşekkür etti ve ilk yaptığı şey bir telefon bulup Deniz’i aramak oldu. Art arda çektiği sigara dumanlarının arasında başına gelenleri anlatıyor, küfrediyor, gözlerine dolan gözyaşlarını geri gönderiyor ve bu yabancı ülkedeki tek arkadaşına dert yanıyordu.
‘’Şimdi ne yapacağım Deniz,’’ diyebildi tükenmiş bir sesle.
‘’Evime geri dönecek yüzüm yok, Andreas’ın yüzündeki hayal kırıklığını görmeye
dayanamam, İtalya’ya geri dönemem artık gezi bensiz bitti ve düzenlediğim ilk gezide de başarısız olmuş oldum. Bu ülkede kalamam, buraya gelmek için kendime edindiğim görevi de olabilecek en berbat şekilde batırdım. Söylesene benim gibi bir adam ne halt edebilir bu saatten sonra?’’
Deniz hattın öbür ucundan Lorenzo’nun acısını hissediyor, kendini dâhil ettiği maceranın böyle sonuçlanmasına kendisi de içten içe sinir oluyordu. Birkaç dakika sessiz kaldıktan sonra Lorenzo hatta üflenen nefesin ardından Deniz’in heyecanlı sesini duydu.
‘’Baksana kardeşim sana ne diyeceğim,’’ diyerek Lorenzo ’ya onu şuan içinde boğulduğu suçluluk çukurundan çıkaran ret edemeyeceği tek teklifi sundu.
Bölüm etkileşimi
