Smyrna Yanarken kitap kapağı

15. bölüm / 28

On Dördüncü Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: On Dördüncü Bölüm

19 Nisan 1995, Birgi Köyü

Umay bahçede birkaç gün önce Peyker ile kahve içtiği çardakta otururken elinde ondan kalan son şey olan mektubu tutuyordu. Kafasını kaldırıp baktığında eve girip çıkan insanları gördü. Avluya atılmış beyaz plastik sandalyelerin, çiçeklerle ve ağaçlarla dolu bu eski konağın önünde ne kadar yapay ve çirkin durduğunu fark etti.
Dün geceden beri ezberleyene kadar okuduğu mektup elinin teri ile avucunun içinde buruşmuştu. Masanın üzerine kâğıdı koyup birkaç kere avucu ile düzeltmeye çalıştı. Elinde olmadan mektubu tekrar okudu.

Sevgili Umay,

Son günlerimde bana yürek dostluğu eylediğin için bu mektubu yazmayı sana borç bildim.
Umarım sana anlattığım masalı beğenmişsindir. Kim bilir, belki bir gün kendi çocuklarına
anlatırsın bu masalı. Ancak bu sefer bir canavar eklemeyi unutma. Âşıkları ayıran canavarın adı Ezeli Kısmettir. Bazıları ona Baht da der. Çok ünlüdür. Çünkü er ya da geç her bir
faninin canını yakan güçlü bir canavardır.
Öyleyse bilinir ki, masalda âşıklar çaresizdir. Canavar, âşıkları bağlayan görünmez ipi keskin bıçağı ile kesmiştir.

Biliyorum, bu masal seninle güvende. Bu fani dünyadan giderken sayende içim rahat, vicdanım hafiflemiş gideceğim. Artık kuzucum kendi masalını yazma zamanı. Tek dileğim, gün gelir de kendi masalında canavar ile yüzleşir isen, onu alt edecek kadar güçlü bir âşık olman.

Benim için endişelenme. Ben gittiğim yerde huzurluyum. Gittiğim yerde annem, babam, kardeşim ve güzel kızım beni beklemekte.

Kendine çok iyi bak minik kuzum,

Peyker

Umay, mektubu okurken tuttuğu nefesini gözyaşları ile birlikte bırakırken gökyüzüne bakıp ağrıyan gözlerini sıktı. Avludan içeri giren takım elbiseli iki yabancı adamı gördü. Ellerinde evrak çantaları ve dosyalar vardı. Umay acısının içinden gerçekliğe doğru soğuk bir denize atlarcasına hıza atladı. Kaşlarını çatarak sırtını dikleştirdi ve oturduğu yerden kalktı.
Eve girip mutfağın önündeki kalabalığı geçip sağa döndüğünde ana salonda bu iki yabancı adamı salondaki eşyaları incelerken buldu.
‘’Bu vazo 1920lere ait duruyor değerli olabilir, not al.’’ Dedi birinci adam. İkinci adam başını sallayarak koluna yasladığı dosyaya hızlı hızlı not aldı.
‘’ Bu çerçeve de antika gibi. Bakalım üzerinde imza var mı? Şuna bak, 1800lerden bir manzara ha? Güzel, bunu da hemen not al.’’ Dedi birinci adam.

Odanın girişinde duran Umay kafası karışık bu adamların kim olduğunu sormak için gözleriyle annesini aradı. O sırada annesini yabancı bir kadınla konuşurken buldu. Kadın elindeki tabağı annesine uzatıyordu.
‘’Benim pilav tavuksuz olmuş kızım şuna biraz daha tavuk ekle.’’ Dedi elindeki tabağı uzatırken.

Öfke, Umay’ın içinde hasarlı bir barajı zorlayan büyük bir su dalgası gibi yükseldi ve baraj yıkıldığında önüne gelen her şeyi ve herkesi katıp devirdi. Salonun kapısından hışımla atlayıp eşyaları inceleyen adama bağırdı.
‘’O elindeki lambayı hemen bırak! Ne cüretle bu eşyaların değerini konuşursunuz? Bu konağın hanımı öleli kaç gün oldu?’’ dedi. Son cümlesini avludaki insanların yüzüne bakarak söyledi. Adamlara dönüp aynı öfke ile bağırmaya devam etti.
‘’Kim size bu konağın anılarını yok etme yetkisi verdi? Hemen terk edin burayı!’’

Boğazında yumru yumru yükselen yangın soğumak bilmiyordu. Mutfak kapısında duran kadına döndü.
‘’Yok, tavukmuş yok pilavmış! Ne ölenin hatırasına saygınız var ne de ev halkının acısına.
Gören de kıtlıktan çıktın sanır.’’ Dedi. Canan eline tutuşturulmuş tabağı önündeki kadına uzatıp birkaç adımda kızının yanına geldi. Kollarından tutup sakinleştirmek istese de Umay kollarını çekiştirip hızla evi terk etmeye çalışan takım elbiseli adamların arkasından bağırmaya devam etti.
‘’Bu ne saygısızlık! Hiç mi vicdanınız yok? Barbarlar! Size mi kaldı evi yağmalamak?’’ dedi kısılan sesini duyarak. Elini acıyan boğazına götürdü. Annesinin sakin olmasını söylediği telkinleri duysa da zihninden geçtiğini hissetmiyordu.

Art arda aldığı derin nefesler ciğerine dolmak yerine sanki onu boğuyordu. Yüreği öyle hızlı atıyordu ki göğüs kafesine sığmıyordu. Başının döndüğünü hissetti. Gözyaşları ve
hıçkırıkları boğazında yükselen yumru ile beraber Umay’ı boğuyordu. Ellerinin ve ayaklarının uyuştuğunu hissetti. Kendini daha fazla ayakta tutacak gücünü bulamayınca dizlerinin üzerine çöktü. Mırıltılar bir anda sustu. Koca konak pür bir sessizliğe gömüldü. Onlarca göz Umay’a dikilmişti. Elinde pilav tabağı ile dikilen kadın. Hatice Hanım ve kızı. İsmini hatırlayamadığı uzaktan kuzeni. Komşunun ortalıkta koşuşturan çocukları. Dış kapıdan nefes nefese giren dedesi. Dedesinin omzunun üzerinden uzanan ananesi. Mutfaktan çıkan Mustafa’nın ardından bakan Mehmet. Hepsi donmuş, aynı tüyler ürperten sahneye şahit oluyordu. Umay’ın gözleri ise sımsıkı kapanmıştı. Hıçkırıklarla vücudu sarsılıyordu. Rahatsız edici sessizlikte yayılan ağlama sesleri insanın tüylerini diken diken ediyordu. Donmuş kalmış insanlar arasında ilk hareket eden Mustafa oldu.

Mustafa yanına koşarak çöktüğünde Canan panik halinde geri çekilip elini ağzına gömdü.Tek yapabildiği ağlayarak evlatlarını izlemekti. Mustafa, Umay’ın omuzlarını tutup biraz sarsarak kendine getirmeye çalıştı.
‘’Nefes al abla. Nefes al!’’ dedi. Umay elleri ile Mustafa’nın omuzlarını tuttu. Gözlerini açarak Mustafa’nın gözlerinin yansımasında dağılmış halini gördü. Zihninde yankılanan nefes al komutunu da bedeni algılayamıyordu. Mustafa Umay’ın morlaşan suratına bakıp panikle suratına üfledi tekrar tekrar. Umay’ın tıkanan nefesi sonunda ciğerlerine ulaştığında Canan da derin bir nefes alıp merdivenin tırabzanına tutunarak ilk basamağa çöktü.

Mustafa, Umay’ı kucaklayıp hastaneye götürmek için konağın avlusundan çıkarırken, plastik beyaz sandalyelerinde tavuklu pilavlarını yiyen yabancılar, birkaç dakikalığına yemeklerine eşlik eden etkileyici sahneyi izledikten sonra başlarını sallayarak cık cıklar arasında kalplerinde birkaç dakikalığına duydukları duyguları tavuklu pilav ile beraber içlerine gömmeye devam ettiler.

***
Umay sakinleştiricilerin etkisiyle uyuşuk bir bedenle kendine geldiğinde kendini iki beyaz perdenin arasındaki sedyede yatarken buldu. Hastanedeki ilaç ve çamaşır suyu kokusunu aldı. Perdenin arkasında insanların mırıldanmalarını, ölçüm aletlerinin ritmik seslerini duydu.
Ayakucunda dedesi ile annesinin tartışmalarını duyunca biraz dinlemek için gözlerini tekrar kapatıp uyanmamış gibi uzandı.
‘’Melek Halan çağırmış o herifleri kızım ne bileyim ben böyle olacağını.’’ ‘’O da çok ayıp etmiş ama daha kadın yeni öldü hele bir dur yani bismillah.’’
‘’Hayırsız işte, cenazeye gelmedin bari kadının hatırasına saygın olsun. Ben de hata, kovmadım herifleri. Kız haklı. Ama hiç beklemedim bu kadar hiddetlensin.’’
‘’Ağır geldi babacım yaşadığı kolay değil.’’
‘’Değil tabi kızım, hepimiz zor günlerdeyiz. Demek ki son günlerde sohbet ederken gönül bağı kurmuşlar.’’
‘’Öyle, öyle babacım. Nenemin neden onu çağırdığını şimdi anladım sanırım. Ama onun için de kolay değil, babasının ölümünde de ben hiç destek olamadım ona, şimdi de…’’
‘’Şişşt, deme öyle bakayım. Sen de kocanı kaybetmiştin kolay değil. Üzülme bak, ne yiğit kız olup çıktı maşallah. Kederlenme.’’
‘’Çok şükür. Çok şükür.’’
‘’Ben bir girişe gideyim arabayı acele ile koyduk çekmesinler.’’ ‘’Tamam, babacım ben buradayım.’’

Canan kızının elini tutup öperken burnunu çekti. Umay, annesinin dokunuşu ile uyanmış gibi gözlerini araladı. Canan’ın yüzü aydınlandı. Kızını alnından öptü.
‘’İyi misin annecim?’’ diye sordu. ‘’İyiyim anne merak etme.’’
‘’Korkuttun bizi. Ama iyisin şükür.’’ Dedi Canan Umay’ın kıyafetini düzeltirken. Umay’ın gözleri beyaz fayanslara daldı bir an. Kafasını sallayıp daldığı yerden çıkarak annesine döndü. ‘’Peyker’in konağına ne olacak anne?’’ dedi.
‘’Satılacak kızım. Artık miras malı. Her şey satılacak ve iki kardeş arası paylaşılacak.’’
‘’Kimse oturmak istemiyor mu? Dedemler taşınsa oraya. O kadar yılın hatırası nasıl bir anda silinir anlamıyorum. On kat yabancı mı gelip oturacak şimdi orada?’’ dedi Umay kafası karışık. Keşke ben alabilsem o konağı diyor, aile üyelerinden kimse nasıl istemez aklı almıyordu. Ailede kalması daha mantıklı değil miydi?
‘’Büyük ihtimal satın alan kişi orayı bir pansiyona çevirir. Çevresindeki çoğu konağa öyle yaptılar. Köylülerin çoğu evini sattı şehirlere gitti. Kalan konaklar da birer birer pansiyon oluyor. Ne kadar güzel olurlarsa olsunlar, hangi ailede kaç yüz yıldır duruyorsa da fark etmiyor. Nenemin evi için de farklı olmayacak kızım.’’ Dedi Canan Umay’ın saçlarını parmaklarıyla tarayıp düzeltirken.
‘’Çok yazık.’’ Diye mırıldandı Umay iki dudağının arasından.

Mustafa perdenin arkasından geçip Umay’ı sakinleşmiş bir şekilde uzanırken görünce çok sevindi. Umay’ın da onu görünce ağzının kenarı kıvrıldı. Mustafa ablasını güldürebilmek için kendini şekilden şekle sokup aklına gelen her alakasız şeyi anlatıyordu. Mustafa geldikten

sonra çok geçmeden Umay’da kendinde eve dönecek gücü buldu. Annesi ile Mustafa koluna girip yavaş adımlarla Umay’ı hastaneden çıkardı. Çıkışta Mehmet gülümseyip iyi olduğuna sevindiğini söyledi. Mehmet’in arabasının yanında duran dedesi de mavi kuşuna sarılıp saçlarını okşadı.

Akşam konağa döndüklerinde beyaz sandalyeler çoktan toplanıp üst üste yerleşmişti. Konağı ve avluyu dolduran yabancılar, ölümün yakınlığını hissedip birkaç kişiden gönül alıp, Allah rızası için bir iki sokak hayvanının karnını kalan yemekleri ile doyursalar da çoktan evlerine dönmüş, birkaç güne sanki ölüm kendini hiç hatırlatmamış gibi hayatlarına devam edeceklerdi.

Umay gıcırdayan merdivenleri son kez tırmandı. Sabah uyandığı odasına dönüp yatağına oturduğunda başını gökyüzüne çevirip iç geçirdi. Gözlerini kapayıp bahçeden rüzgârla odasına dolan ağaçların ve taze kesilmiş gibi kokan çimenin kokusunu içine çekti. Gözlerini açtığında gökyüzünün bu gece tamamen bulutsuz olduğunu gördü. Gökyüzündeki yıldızlar yanıp sönmeye, her göktaşı bir diğerine çarpmaya, galaksideki her gezegen sarı bir yıldızın etrafından dönmeye devam etti. Galaksiler de diğer galaksiler ile sonsuz dansına devam etti. Evren genişledi, genişledi, genişledi. Uçsuz bucaksız karanlığın içinde, evrenin mini minnacık bir köşesinde, zamanın küçücük bir diliminde, bilinen yaşamın var olduğu tek gezegenin ücra bir köşesinde bu küçücük odada Umay kendi içindeki karanlığın sonsuzluğu ile baş başa olsa bile o karanlık bitecek ve yine gün doğacaktı. Hayat her ne olursa olsun devam edecek, insan var oldukça yaşamak denilen mücadele sürüp gidecekti.

***

Ertesi gün eve geri dönüş yolculuğu sabahın ilk ışıklarıyla başladı. Bir daha ne zaman göreceğini bilmediği için annesine, Mustafa’ya hatta Mehmet’e bile uzunca sarıldı. Umay için yarı bir rüya halinde geçen yolculuk ancak şehrine döndüğündeki nemli havanın kokusu ve yakıcı güneş ile gerçeğe dönüştü. Otobüsten adımı atıp valizini aldığında kopçasını sıkıca kavrayarak yüzünü güneşe döndü. Ne olursa olsun güneş doğdukça hayat güzeldi.

Taksi ile eve dönüp dar merdivenlerde valizini sürükledikten sonra kapının önüne varıp da Arya’nın ayakkabısını görünce eve geldiğini anladı. Anahtarı bile bulmasına gerek yoktu.
Kapıyı tıklattı. Arya yarı düzleştirilmiş yarı dağınık saçı ile kapıyı açıp dostunu görünce yüzündeki şaşkınlık ifadesi yerini kocaman bir kahkahaya bıraktı. Kapının önünde birbirlerine sımsıkı sarıldılar. Arya, Umay’ı eve ittirircesine sokup eşyalarını hızla içeri aldı.

El birliği ile balkon masasına kahvaltı hazırlarken Umay başından geçenleri, Peyker’in aşk hikâyesini, mektupları, ölümün tüm hüznünü ve sonrasındaki tüm sinirini kısacası tüm yorgunluğunu eteğindeki taşları dökercesine dostuna anlatıyordu. Arya da bir iş yapıp iki
arkadaşına sarılıyor, sarılamadığında da elini tutuyordu. Yemeyi bitirdikten çok sonra da kahvaltı masasında oturmaya devam ettiler. Bir demlik çay sohbet arasında bitmiş, sofra toplanmadan kahve yapma faslına geçilmişti.

Terapi gibi gelen uzun kahvaltıdan sonra Arya, Umay’a hiçbir şeye dokunmamasını tembihleyip duş alıp sonra yatması için odasına kovaladı. Umay sıcak suyun altında yolun ve geçen günlerin yorgunluğunu bir nebze de olsa attığını hissetti. Bornozuyla yatağına oturup odasının duvarlarını incelerken evde olduğunu anladı.

Artık yapması gereken tek bir şey vardı. Devam etmek. Uyuyacak, dinlenecek ve yarın işine geri dönecekti. Şikâyet ederek yaptığı tüm işleri özlediğini fark edip zevkle yapacak ve kafasını bulandıracak kadar yoğun olan işi için minnettar olacaktı. İşi dışında hiçbir derdi
olmaması meğer ne büyük lükstü. Kendi kabuğuna çekilecek ve yüklenmesi gereken tek keder kendi kederi olacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…