19. bölüm / 48
Sevdam18. Bölüm
Bölümler 48Şu an: 18. Bölüm
- 1 Sevdam-Tanıtım104 kelime
- 2 1. Bölüm1.105 kelime
- 3 2. Bölüm1.379 kelime
- 4 3. Bölüm925 kelime
- 5 4. Bölüm774 kelime
- 6 5. Bölüm1.337 kelime
- 7 6. Bölüm847 kelime
- 8 7. Bölüm1.033 kelime
- 9 8. Bölüm1.283 kelime
- 10 9. Bölüm751 kelime
- 11 10. Bölüm683 kelime
- 12 11. Bölüm895 kelime
- 13 12. Bölüm612 kelime
- 14 13. Bölüm1.843 kelime
- 15 14. Bölüm1.064 kelime
- 16 15. Bölüm1.113 kelime
- 17 16. Bölüm682 kelime
- 18 17. Bölüm900 kelime
- 19 18. Bölüm765 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 19. Bölüm594 kelime
- 21 20. Bölüm608 kelime
- 22 21. Bölüm979 kelime
- 23 22. Bölüm700 kelime
- 24 23. Bölüm1.293 kelime
- 25 24. Bölüm686 kelime
- 26 25. Bölüm612 kelime
- 27 26. Bölüm693 kelime
- 28 27. Bölüm670 kelime
- 29 28. Bölüm612 kelime
- 30 29. Bölüm671 kelime
- 31 30. Bölüm726 kelime
- 32 31. Bölüm876 kelime
- 33 32. Bölüm607 kelime
- 34 33. Bölüm629 kelime
- 35 34. Bölüm527 kelime
- 36 35. Bölüm651 kelime
- 37 36. Bölüm590 kelime
- 38 37. Bölüm739 kelime
- 39 38. Bölüm674 kelime
- 40 39. Bölüm596 kelime
- 41 40. Bölüm465 kelime
- 42 41. Bölüm563 kelime
- 43 43. Bölüm563 kelime
- 44 42. Bölüm558 kelime
- 45 43. Bölüm638 kelime
- 46 44. Bölüm547 kelime
- 47 45. Bölüm502 kelime
- 48 46. Bölüm377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hava tamamen karardığında dağların serinliği avluya yavaş yavaş çökmeye başlamıştı. Aynur Hanım ve Ahsen masadaki son tabakları toplarken, Memet Bey de "Gününüz bol olsun" diyerek odasına çekilmişti. Ömer ise abisinden yedisi fındık, üçü laf olmak üzere nasibini aldıktan sonra sesini çıkarmadan içeri sıvışmıştı. Avludaki o kalabalık ve neşeli gürültü yerini Karadeniz’in o derin, huzurlu sessizliğine bıraktı. Uzaktan sadece derenin şırıltısı ve cırcır böceklerinin sesi geliyordu.
Asaf, üzerindeki ceketi çıkarıp İrem’in omuzlarına bıraktı. Ceket kızın narin bedenine oldukça büyük gelse de, Asaf’ın o tanıdık, odunsu ve taze odun kokan kokusu bir anda İrem’i sarmaladı.
"Üşümeye başladın," dedi Asaf, sesi fısıltı kadar yumuşak ama bir o kadar da emredici bir tonda. "İçeri geçelim mi doktor hanım?"
"Henüz değil," dedi İrem, başını arkaya yatırıp Maçka’nın gökyüzüne bakarak. Yıldızlar o kadar net ve parlaktı ki, sanki elini uzatsa tutacakmış gibi hissediyordu. "Burası o kadar güzel ki Asaf... İstanbul’da yıldızları göremezdik bile biz. Biraz daha kalalım."
Asaf sandalyesini İrem’in sandalyesine iyice yaklaştırdı. Yan yana oturdular. Adamın geniş omzu, kızın omzuna hafifçe değiyordu. Asaf, uzanıp kızın elini tuttu. Bu defa sadece parmaklarını kenetlemekle kalmadı; kızın elini alıp kendi dizinin üzerine koydu ve iri, nasırlı avucuyla sımsıkı kapattı.
"Sana bir şey anlatacağım," dedi Asaf, bakışlarını geceye dikerek. "Ben çocukken bu avluda çok dayak yedim babamdan. İnatçıydım, burnumun dikine giderdim. Babam derdi ki, 'Senin bu kafan bu dağlara sığmaz Asaf, ya kırılır ya kırarsın.' Haklıydı da. Büyüdüm, sertleştim. Etrafımdaki herkes benden çekindi, 'Asaf Ağa' dediler, bir dediğimi iki etmediler. Ama içimde bir yer hep buz gibiydi."
İrem başını Asaf’ın omzuna koydu. Adamın göğsünün nefes aldıkça kalkıp inişini hissetmek, ona dünyanın en güvenli sığınağındaymış gibi hissettiriyordu. "Peki sonra ne oldu?"
"Sonra..." dedi Asaf, başını çevirip İrem’in saçlarının kokusunu içine çekerek. "Sonra kurşun yemiş bir doktor hanım geldi benim hayatıma. Yoğun bakımın kapısında dururken anladım ben. O buz tutan yerim öyle bir eridi ki... Meğer ben yıllardır yaşamıyormuşum doktor. Ben seni bekliyormuşum."
İrem’in gözleri buğulandı. Asaf’ın böyle bodoslama, hiçbir süse kaçmadan kurduğu cümleler göğsünü sıkıştırıyordu. "Ben de seni bekliyormuşum Asaf. O kadar çok koşuşturmaca, o kadar çok hastane koridoru arasında... Meğer benim durağım bu dağlarmış."
"Durak deme," dedi Asaf gülümseyerek. "Burası senin evin artık. Bir yere gitmek yok."
İrem hafifçe kıkırdadı, başını adamın omzundan kaldırıp gözlerinin içine baktı. "Büyük konuşma Asaf Bey. Yarın bir gün yine inatçılığım tutar, seni çıldırtırım."
"Çıldırt," dedi Asaf hiç tereddüt etmeden. "Sen yeter ki yanımda ol, ben senin inatçılığına da razıyım, takılmalarına da. Hem bak..." Eliyle avlunun kenarındaki pembe saksıları işaret etti. "Daha o pembe saksılara çiçek ekeceğiz seninle. Kaçamazsın yani."
"İnanılmazsın," dedi İrem gülerek. "Hâlâ o saksılardan prim kasıyorsun değil mi?"
"Kasarım tabii," dedi Asaf muzip bir tebessümle. "Kolay mı öyle Karadeniz’in ortasında pembe saksı getirtmek? O saksılar benim aşkımın belgesidir doktor hanım!"
Sohbetleri derinleştikçe saat gece yarısını geçti. Serinlik iyice artınca Asaf, İrem’in itirazlarına kulak asmadan onu kucağına aldığı gibi içeri taşıdı. Odaya girdiklerinde Asaf kızı yavaşça yatağa bıraktı, üzerini örttü. Tam arkasını dönüp gidecekken İrem adamın bileğinden yakaladı.
"Gitme," dedi İrem fısıltıyla. "Bu gece burada kal."
Asaf duraksadı. Kaşlarını hafifçe çatıp ciddi bir ifadeyle kızın yüzüne baktı. "Yok," dedi kestirip atarak. "Olmaz doktor hanım. Dinlenmen lazım senin. Ben kapının önündeyim, bir şey lazım olursa çağırırsın."
İrem şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Ne demek olmaz? Asaf berjer var işte şurada, oturursun dedik! Kovuyor musun beni odadan?"
"Kovmuyorum gülüm," dedi Asaf, elini kızın tutuşundan nazikçe kurtararak. "Ben burada olursam sen uyumazsın, muhabbete tutarsın beni. Ağrın sızın var zaten, deliksiz bir uyku çekmen şart. Laf dinle biraz."
İrem’in kaşları anında çatıldı. Tuttuğu bileği sertçe bıraktı ve kollarını göğsünde birleştirip arkasını döndü. Yorganı da kafasına kadar çekmeye çalıştı.
"İyi! Çok düşüncelisin maşallah!" dedi İrem, yorganın altından boğuk ve son derece tripli bir sesle. "Çık git o zaman Asaf Bey! Nöbet tut kapıda, soğukta don da gör bakalım!"
Asaf, kızın bu çocuksu ve tripli haline bakıp bıyık altından gülümsedi. Eğilip yorganı hafifçe aşağı indirdi, İrem’in öfkeyle parlayan gözlerine baktı. "Trip mi atıyorsun sen bana?"
"Ne münasebet!" dedi İrem, bakışlarını duvara dikip yüzünü öteye çevirerek. "Ben sadece çok 'düşünceli' müstakbel nişanlıma uyku dileklerimi iletiyorum! Çıkabilirsin, kapıyı da kapat lütfen, cereyan yapıyor!"
Asaf hafifçe kıkırdadı. Kızın sinirden kızarmış yanağına hızlı ve sıcak bir öpücük kondurdu. İrem tam ona dönüp "Öpme istemiyorum!" diye çıkışacakken Asaf geri çekilmişti bile.
"İyi uykular inatçı doktorum," dedi Asaf, gözlerindeki o muzip ışıkla. "Sabah o tripini çay eşliğinde dinlerim artık."
Asaf odadan çıkıp kapıyı yavaşça kapattığında, İrem yatakta kendi kendine söylenmeye başladı. "Odun işte, ne olacak! Karadeniz ayısı ne anlar romantizmden..." Ama ne kadar söylenirse söylensin, dudağının kenarında beliren o küçük tebessüme engel olamadı. Kapının hemen arkasından gelen Asaf'ın tok ayak sesleri ve gölgesi, o gece İrem'in en tatlı uykusuna eşlik etti.
Bölüm etkileşimi
