8. bölüm / 46
Sevdam7. Bölüm
Bölümler 46Şu an: 7. Bölüm
- 1 Sevdam-Tanıtım104 kelime
- 2 1. Bölüm1.105 kelime
- 3 2. Bölüm1.379 kelime
- 4 3. Bölüm925 kelime
- 5 4. Bölüm774 kelime
- 6 5. Bölüm1.337 kelime
- 7 6. Bölüm847 kelime
- 8 7. Bölüm1.033 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 8. Bölüm1.283 kelime
- 10 9. Bölüm751 kelime
- 11 10. Bölüm683 kelime
- 12 11. Bölüm895 kelime
- 13 12. Bölüm612 kelime
- 14 13. Bölüm1.843 kelime
- 15 14. Bölüm1.064 kelime
- 16 15. Bölüm1.113 kelime
- 17 16. Bölüm682 kelime
- 18 17. Bölüm900 kelime
- 19 18. Bölüm765 kelime
- 20 19. Bölüm594 kelime
- 21 20. Bölüm608 kelime
- 22 21. Bölüm979 kelime
- 23 22. Bölüm700 kelime
- 24 23. Bölüm1.293 kelime
- 25 24. Bölüm686 kelime
- 26 25. Bölüm612 kelime
- 27 26. Bölüm693 kelime
- 28 27. Bölüm670 kelime
- 29 28. Bölüm612 kelime
- 30 29. Bölüm671 kelime
- 31 30. Bölüm726 kelime
- 32 31. Bölüm876 kelime
- 33 32. Bölüm607 kelime
- 34 33. Bölüm629 kelime
- 35 34. Bölüm527 kelime
- 36 35. Bölüm651 kelime
- 37 36. Bölüm590 kelime
- 38 37. Bölüm739 kelime
- 39 38. Bölüm674 kelime
- 40 39. Bölüm596 kelime
- 41 40. Bölüm465 kelime
- 42 41. Bölüm563 kelime
- 43 43. Bölüm563 kelime
- 44 42. Bölüm558 kelime
- 45 43. Bölüm638 kelime
- 46 44. Bölüm547 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Mutfaktaki o sıcak kahvaltının üzerinden birkaç gün geçmiş, Trabzon’da hayat görünürde sakince akmaya devam ediyordu. Ancak Asaf Bulut’un ailesinin konağında hava oldukça ağırdı. Asaf, babası Memet Bey ve kardeşleriyle konaktaki büyük ahşap masanın başında oturuyordu.
Memet Bey, tespihini yavaşça çekerek oğluna baktı. "Asaf... Hastane bahçesindeki mevzuyu, Mert kalleşinin adamlarını püskürttüğümüzü biliyorum. Ama duyduğum bir şey daha var."
Asaf, çayından bir yudum alıp babasına döndü. "Nedir baba?"
"O doktor kız... İrem," dedi Memet Bey, gözlerini oğlunun üzerine dikerek. "Mert’in vuracağı kurşunun önüne atlamış. Kapısına adam dikmişsin. Şimdi de mahalleye konuşulur olmuş. Asaf, bizim düşmanımız çoktur oğlum. O masum kızı bu ateşin ortasına çekmiyorsun, değil mi?"
Asaf’ın kardeşi de söze girdi: "Abi, babam haklı. Mert Ulusoy gözü dönmüşün teki. Senin birine değer verdiğini anlarsa, doğrudan oraya vurur."
Asaf masaya elini hafifçe vurdu. Sesi kesin ve tartışmaya kapalıydı: "İrem benim hayatımı kurtardı. Onu korumak benim namus borcumdur. Kimse onun kılına dokunamaz, o kadar!Çünkü onu seviyorum "
---
Aynı günün öğleden sonrasında Asaf, verdiği sözü tutmak için İrem’i hastane çıkışından aldı. Şehrin gürültüsünden, beton binalardan uzaklaşarak dağların arasına, Maçka taraflarındaki gözlerden uzak bir dere kenarına götürdü.
Gürül gürül akan derenin kenarındaki ahşap banka oturdular. Rüzgar çam kokularını getiriyor, suyun sesi ruhları dinlendiriyordu. İrem, dizlerini kendine çekip derenin coşkuyla akışını izledi.
"Burası..." dedi İrem, hayranlıkla nefesini vererek. "İnanılmaz bir yer Asaf. Bana bahsettiğin o huzur tam olarak buymuş."
Asaf, bakışlarını dereden ayırıp İrem’in yüzüne çevirdi. "Sana söylemiştim. Karadeniz’in tek ilacı burasıdır. İnsanın içindeki fırtınayı sadece bu suyun sesi dindirir."
"İyi ki getirdin beni buraya," dedi İrem, tatlı bir tebessümle. "Son zamanlarda yaşananlardan sonra buna gerçekten ihtiyacım vardı."
İki arkadaş saatlerce oradaki ahşap bankta oturdular. Asaf çocukluğundan, Karadeniz’in yaylalarından bahsetti; İrem ise Manisa’daki sakin hayatını, tıp fakültesindeki günlerini anlattı. Aralarındaki bağ, o derenin akışı gibi doğal ve durdurulamaz bir şekilde derinleşiyordu.
Ancak bilmedikleri bir şey vardı: D derenin biraz ilerisinde, çam ağaçlarının arkasında saklanan siyah bir araçtan onları izleyen dürbünlü gözler vardı. Mert Ulusoy’un adamları, Asaf’ın yanında ilk kez bir kadına böyle baktığını, gözlerindeki korumacı ve yumuşak ifadeyi kaydetmişti. Zayıf noktayı bulmuşlardı.
---
Gece yarısına doğru Asaf, İrem’i evine bıraktıktan sonra holdingdeki acil bir iş için ayrılmak zorunda kaldı.
İrem evinde, odasında tek başınaydı. Üzerini değiştirip mutfakta kendisine çay koyduğu sırada, dışarıdan garip bir çıtırtı ve cam kırılma sesi geldi. Daha ne olduğunu anlayamadan, oturma odasının penceresinden içeriye molotof kokteylleri fırlatıldı!
Alevler saniyeler içinde perdeleri, koltukları sarıverdi. Yoğun bir siyah duman evi kapladı. İrem panikle kapıya koştu ama dışarıdan kapının kolunun sıkıştırıldığını fark etti. "Yardım edin! Kimse yok mu?!" diye bağırdı ama duman genzini yakıyor, nefesini kesiyordu. Karanlık ve ateş onu dört bir yandan kuşatmıştı.
Aynı anlarda, olay yerine yaklaşan Asaf’ın telefonu çaldı. Kapıdaki koruma kan revan içinde arıyordu: "Abi... Yoldan geçen bir kamyonet bize çarptı, bilincimi kaybedip düşmüşüm... İrem Hanım'ın evi yanıyor abi! Evi ateşe verdiler!"
Asaf’ın beyninden vurulmuşa döndü. "NE diyorsun ula?!" diye kükredi. Gaza sonuna kadar bastı. Arabayı sokak aralarında adeta uçurarak İrem’in evinin önüne kırdı.
Alevler çatıya kadar yükselmişti. Dışarıda toplanan mahalleli ve Asaf’ın diğer adamları yangına müdahale etmeye çalışıyordu. Kazım, Asaf’ı görünce önüne atıldı. "Abi girme! İtfaiye geliyor, çatı çökecek!"
Asaf, Kazım’ı sertçe itti. "Çekil ula! Bırak!"
"Abi yapma, alevlerin içine giremezsin, ölürsün!" diye bağırdı Kazım ve diğer adamlar Asaf’ı tutmaya çalıştı.
Asaf’ın gözleri tamamen kararmıştı. Kendini tutan adamları savururken avazı çıktığı kadar kükredi:
"LAN BENİM SEVDAMİÇERDE, DOKUNMAYA KIYAMADIĞIM SEVDİĞİM İÇERİDE YANIYOR! BEN NASIL SAKİN OLAYIM?! BIRAKIN ULA!"
Asaf, "Sevdiğim" kelimesini ilk kez, o yangının ortasında bağırmıştı. Adamların elinden sıyrıldığı gibi üzerindeki ceketi çıkarıp kafasına sardı ve alev gürültüleriyle sarsılan eve gözünü bile kırpmadan daldı.
İçerisi cehennem gibiydi. Duman göz gözü görmüyordu. "İrem! İrem neredesin?!" diye bağırdı Asaf, öksürerek.
Mutfak kapısının dibinde, dumandan bayılmış halde yatan İrem’i gördü. Hiç düşünmeden alevlerin arasından fırladı, İrem’i kucağına aldı. Tam o sırada salondaki ahşap kiriş büyük bir gürültüyle Asaf’ın hemen arkasına çöktü. Asaf, kucağındaki kızı sımsıkı göğsüne bastırarak kendini dışarı fırlattı.
Dışarı çıktığında mahalleli ve adamları şaşkınlıkla onlara koştu. Asaf, dumandan etkilenen ve hafif duman zehirlenmesi geçiren İrem’i hemen kendi arabasının arka koltuğuna yatırdı. Kazım’a döndü: "Mert kalleşini yerin dibinde olsa bulacaksınız! Şehri yakacaksınız ama o herifi getireceksiniz!"
---
Asaf, İrem’i hastaneye götürmedi. Mert’in orada da gözü olabileceğini biliyordu. Onu sadece kendisinin bildiği, hastanenin arka sokağında yer alan, yüksek güvenlikli, gizli dairesine götürdü.
Evdeki oksijen tüpüyle İrem’in rahat nefes almasını sağladı, elini yüzünü sildi ve sabaha kadar başucunda nöbet tuttu.
Sonraki iki gün, o gizli evde adeta dış dünyadan izole, bol neşeli ve huzurlu geçti. İrem hızla toparlanmıştı. Asaf ona kendi elleriyle çorbalar yapmış, Karadeniz usulü yemekler pişirmeye çalışırken mutfağı biraz dağıtmıştı. Birlikte filmler izlemişler, yangının o korkunç izini gülüşleriyle silmeye çalışmışlardı. Asaf, hayatında hiç olmadığı kadar neşeli ve rahattı.
İkinci günün sabahında, güneşli bir Trabzon gününe uyandılar. Mutfakta mükemmel bir kahvaltı masası kurulmuştu. Asaf, İrem’e taze sıkılmış portakal suyunu uzatırken gülümsüyordu.
İrem, tabağındaki zeytinle oynarken hafifçe öksürdü ve ciddiyetle Asaf’a baktı.
"Asaf... Her şey için çok teşekkür ederim. Hayatımı bir kez daha kurtardın. Ama... Artık gitmem lazım."
Asaf’ın elindeki çay bardağı havada kaldı. Yüzündeki o neşeli ifade anında kayboldu. "Ne demek gitmem lazım İrem? Nereye gidiyorsun?"
İrem mahcup ama kararlı bir sesle cevap verdi: "Yani... Kendime yeni bir ev bakmam lazım. Eşyalarım yandı biliyorsun. Hastaneye de yakın bir yer bulmam gerek. Sonuçta misafirlik uzun sürmez, sana daha fazla yük olamam."
Asaf kaşlarını çattı, oturduğu sandalyeden hafifçe öne doğru eğildi. "Saçmalama İrem! Ne misafirliği, ne yükü?! Sen buradan hiçbir yere gitmiyorsun."
"Asaf yapma lütfen," dedi İrem nazikçe. "Sende sonsuza kadar kalamam ki."
Asaf derin bir nefes aldı. İçindeki o büyük endişeyi ve koruma hırsını bastırmaya çalışarak sesini yumuşattı:
"Bak... Tamam, yeni bir ev konusuna birlikte bakarız, hallederiz. Ama acele etmek yok! O kalleş Mert’in ve adamlarının ne yapacağı belli olmaz. Dışarıda hâlâ tehlike var. Benim içim rahat etmeden, o şerefsizlerin işini bitirmeden tek başına bir eve geçmene izin vermem. Şimdilik buradasın, benimlesin. Anlaştık mı?"
İrem, Asaf’ın gözlerindeki o hem korkan hem de sarsılmaz korumacı ifadeye baktı. Adamın yangın gecesi "Sevdiğim içeride!" diye bağırışını komşulardan duymuş ama ona henüz sormamıştı.
"Peki..." dedi İrem, hafifçe gülümseyerek. "Acele etmeyeceğim. Ama ev aramama yardım edeceksin."
Asaf’ın yüzü yeniden aydınlandı. "Söz. İskeletini bile ben kontrol edeceğim o evin. Şimdi ye şu omletini, soğutma."
İki sevdalı, tehlikenin hemen yanı başlarında gezindiğini bilseler de, o küçük gizli evde birbirlerinin varlığıyla huzur bulmaya devam ettiler.
Bölüm etkileşimi
