9. bölüm / 46
Sevdam8. Bölüm
Bölümler 46Şu an: 8. Bölüm
- 1 Sevdam-Tanıtım104 kelime
- 2 1. Bölüm1.105 kelime
- 3 2. Bölüm1.379 kelime
- 4 3. Bölüm925 kelime
- 5 4. Bölüm774 kelime
- 6 5. Bölüm1.337 kelime
- 7 6. Bölüm847 kelime
- 8 7. Bölüm1.033 kelime
- 9 8. Bölüm1.283 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 9. Bölüm751 kelime
- 11 10. Bölüm683 kelime
- 12 11. Bölüm895 kelime
- 13 12. Bölüm612 kelime
- 14 13. Bölüm1.843 kelime
- 15 14. Bölüm1.064 kelime
- 16 15. Bölüm1.113 kelime
- 17 16. Bölüm682 kelime
- 18 17. Bölüm900 kelime
- 19 18. Bölüm765 kelime
- 20 19. Bölüm594 kelime
- 21 20. Bölüm608 kelime
- 22 21. Bölüm979 kelime
- 23 22. Bölüm700 kelime
- 24 23. Bölüm1.293 kelime
- 25 24. Bölüm686 kelime
- 26 25. Bölüm612 kelime
- 27 26. Bölüm693 kelime
- 28 27. Bölüm670 kelime
- 29 28. Bölüm612 kelime
- 30 29. Bölüm671 kelime
- 31 30. Bölüm726 kelime
- 32 31. Bölüm876 kelime
- 33 32. Bölüm607 kelime
- 34 33. Bölüm629 kelime
- 35 34. Bölüm527 kelime
- 36 35. Bölüm651 kelime
- 37 36. Bölüm590 kelime
- 38 37. Bölüm739 kelime
- 39 38. Bölüm674 kelime
- 40 39. Bölüm596 kelime
- 41 40. Bölüm465 kelime
- 42 41. Bölüm563 kelime
- 43 43. Bölüm563 kelime
- 44 42. Bölüm558 kelime
- 45 43. Bölüm638 kelime
- 46 44. Bölüm547 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gizli dairenin mutfağındaki kahvaltı masası, dışarıdaki gergin havanın aksine sakin ve huzurlu görünüyordu. Ancak bu huzur, iki insanın arasındaki o anlatılmamış ama derinden hissedilen bağın sessiz gölgesinde duruyordu. İrem, tabağındaki zeytinle oynamayı bırakıp çayından bir yudum aldı. Aklında yangın gecesinden kalan kırıntılar, dışarıdaki kargaşanın içinde yükselen sesler vardı ama bunları kurcalamak, aralarındaki o hassas arkadaşlık dengesini bozmak istemiyordu. Asaf da zaten duygularını ulu ortada yaşayan ya da süslü cümleler kuran bir adam değildi.
"Sana tekrardan teşekkür ederim Asaf," dedi İrem, ortamdaki sessizliği yumuşak bir tonla kırarak. "Gerçekten... Beni o yangının ortasında bırakmadın, buraya getirdin. İki gündür de benimle uğraşıyorsun."
Asaf, çay bardağını masaya bırakıp bakışlarını kızın yüzüne sabitledi. Yüzünde, sadece İrem’e gösterdiği o hafif ve içten tebessüm belirdi. "Uğraşmak değil o irem. Bizde bir masumun, hele ki hayatımızı kurtaran bir insanın başı beladayken arkamızı dönmek racona sığmaz. Lafı bile olmaz. Sen iyi ol da gerisi mühim değil."
"Yine de..." dedi İrem, omuz silkerek. "Hastanedeki nöbetlerimi kaçırdım, eşyalarım yandı. Artık yavaş yavaş toparlanıp başımın çaresine bakmam lazım. Kendime uygun bir kiralık ev bulduğum an çıkacağım buradan. Seni de daha fazla meşgul etmeyeyim."
Asaf, 'çıkacağım' lafını duyunca kaşlarını hafifçe çattı ama ses tonunu sertleştirmeden konuştu: "O ev işini aceleye getirmek yok dedik İrem. Dışarıda ortalık hâlâ toz duman. Mert denen kalleşin ne yapacağı belli değil. Ben uygun bir yer bulana kadar, ortalık tamamen durulana kadar buradasın. Ben tamam demeden bir adım bile atmak yok. Anlaştık mı?"
İrem, adamın bu korumacı ve tavizsiz tavrına içten içe alışmıştı. İtiraz etmek yerine sadece başını salladı. "Peki... Sen nasıl dersen öyle olsun şimdilik."
Tam o sırada Asaf’ın cebindeki telefon acı acı çalmaya başladı. Arayan kardeşi Enes’ti. Asaf masadan kalkıp balkona doğru birkaç adım attı ve telefonu açtı.
"Söyle Enes , ne oldu?"
Ömer’in sesi oldukça telaşlı geliyordu: "Abi çabuk holdinge gelmen lazım! Babam yönetim kurulunu topladı. Mert Ulusoy’un adamları limandaki bizim depolara gümrük üzerinden ceza kestirmeye çalışıyor. Avukatlar ve babam seni bekliyor, acil bir durum var!"
Asaf, şakaklarını sıktı. Şirketteki ve mahalledeki işlerin bu dönemde aksamaması gerekiyordu. "Tamam, çıkıyorum hemen. Babama söyle bir yere ayrılmasın," dedi ve telefonu kapattı.
Salona geri döndüğünde yüzündeki o gergin ifadeyi gizlemeye çalıştı ama İrem durumu anlamıştı. "Bir sorun mu var Asaf?"
"Holdingde acil bir mevzu çıkmış," dedi Asaf, ceketini sandalyenin arkasından alarak. "Gidip şu gümrük işini çözmem lazım. Benim birkaç saatliğine ayrılmam gerek."
İrem ayağa kalktı. "Anladım. Sen işine bak, ben buradayım zaten."
Asaf, kapının yanına kadar yürüdü. Tam dışarı çıkacakken duraksadı, dönüp İrem’e baktı. "Kapıda dört tane adam bıraktım. Kim gelirse gelsin, 'Asaf'ın haberi var' demediği sürece kapıyı açma. Dışarı adımını bile atma. Ben işimi bitirir bitirimiş doğrudan buraya geleceğim. Bir şey olursa da hemen beni ara."
"Tamam Asaf, merak etme. Çocuk değilim," dedi İrem gülümseyerek.
Asaf başıyla hafifçe onaylayıp evden ayrıldı. Kapının arkasından sürgü sesleri duyuldu.
Aradan yaklaşık iki saat geçmişti. İrem salondaki koltukta oturmuş, Asaf’ın getirdiği bir kitabı okumaya çalışıyordu. Ev son derece sessizdi. Dışarıda Karadeniz’in o meşhur gri bulutları toplanıyor, yağmurun eli kulağında gibi duruyordu.
Tam o sırada kapı iki kez çalındı. Ardından dışarıdan sert bir bağrışma ve arbede sesi yükseldi!
İrem hızla ayağa kalktı. Yüreği ağzına gelmişti. Kapıya doğru yaklaştı. Dışarıda demirlerin birbirine vurma sesi, boğuk küfürler ve yere düşen bedenlerin gürültüsü vardı. İrem ne olduğunu anlamak için "Kim var orada?!" diye bağırdı.
Cevap gelmedi. Sadece birkaç saniye sonra kapının kilidi büyük bir gürültüyle dışarıdan zorlandı. Asaf’ın kapıdaki korumaları birer birer saf dışı bırakılmıştı! İrem dehşet içinde geriledi, salona doğru kaçmaya çalıştı ama kapı büyük bir gürültüyle kırılarak içeriye fırladı.
Duman ve toz bulutunun arasından içeriye üç adam girdi. En önde duran isim ise İrem’in görmeyi en son beklediği kişiydi: Yiğit!
Yiğit’in yüzünde, kafede Asaf’tan yediği dayağın izleri hâlâ duruyordu; burnu bantlıydı ve gözünün altı morarmıştı. Fakat bakışlarındaki o hastalıklı, hırslı ve çıldırmış ifade her zamankinden daha ürkütücüydü. Elinde tuttuğu silahı doğrudan İrem’e doğrultmuştu.
"Yiğit?!" dedi İrem, sesi dehşetle titreyerek. "Sen... Senin ne işin var burada?! Koruma adamlarına ne yaptın?!"
Yiğit alaycı ve kalleşçe bir kahkaha attı. "O mafya bozuntusunun kapıya diktiği iki tane çapulcuyu mu soruyorsun? Mert Bey’in adamları sağ olsun, işlerini bitirmek hiç zor olmadı. Bakıyorum da o herifin gizli inine kadar girmişsin İrem! Bu eli kanlı katilin koynuna girdin ha?!"
"Saçmalama Yiğit!" diye bağırdı İrem, geri adım atarak duvara yaslandı. "Bırak beni! Şerifsizlik etme, çık git buradan!"
"Hiçbir yere gitmiyorum!" dedi Yiğit, adımlarını hızlandırarak İrem’e yaklaştı. "Sen benimsin İrem! Seni o herife yar etmem! Benimle geleceksin!"
"Gelmiyorum!" diyerek çığlık atan İrem, masanın üzerindeki cam vazo kavradığı gibi Yiğit’e fırlattı. Vazo Yiğit’in omzuna çarpıp kırıldı. Yiğit öfkeyle küfretti ve yanındaki iki adama işaret etti: "Tutun şunu! Aşıyı yapın, gıkı çıkmasın!"
Adamlar anında İrem’in üzerine çullandı. İrem var gücüyle debelendi, adamlardan birinin yüzünü tırmaladı, "ASAF! YARDIM ET!" diye bağırdı. Ancak adamlardan biri arkadan dolaşıp İrem’in ağzını kimyasal kokulu bir bezle kapattı.
İrem’in gözleri dumanlandı. Soluğu kesildi, kolları ve bacakları dermanını yitirdi. Zihnindeki son görüntü, Yiğit’in o hastalıklı gülüşü ve gözlerinin önünde kararan dünya oldu.
İrem gözlerini açtığında, kulaklarında çınlayan bir sessizlik ve burnunu sızlatan yoğun bir rutubet kokusu vardı.
Hemen hareket etmeye çalıştı ama elleri arkadan kalın bir halatla sandalyeye bağlanmıştı. Bacakları da sandalyenin ayaklarına sıkıca sabitlenmişti. Ancak en korkuncu bu değildi.
Etraf zifiri karanlıktı.
Tek bir ışık süzülen delik, tek bir mum ışığı bile yoktu. İrem’in en büyük fobisi, çocukluğundan beri kâbusu olan o zifiri karanlık, şu an onu dört bir yandan yutmuş durumdaydı. İrem’in göğsü hızla kalkıp inmeye başladı. Hipervantilasyon krizine girmek üzereydi. Kalbi sanki kaburgalarını kırıp dışarı fırlayacaktı.
"K-kimse yok mu?.." diye fısıldadı İrem. Sesi odanın soğuk beton duvarlarında yankılandı. "Lütfen... Lütfen ışığı açın! Kimse var mı orada?!"
Hiçbir cevap gelmedi. Sadece karanlığın içinden gelen su damlası sesleri vardı. İrem çaresizlik içinde kollarını zorladı, halat derisini kesip canını yaktı ama umursamadı. "Yiğit! Neredesin?! Işığı aç lütfen! Karanlık... Duramıyorum burada it herif!"
Korkudan gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Karanlığın içinde sanki üzerine gelen duvarlar hissediyordu. Zihni ona oyunlar oynuyor, nefessiz kaldığını sanıyordu. "Asaf..." diye fısıldadı gözyaşlarının arasından. "Asaf neredeysen gel... Lütfen gel..."
O esnada Asaf Bulut, holdingdeki toplantı odasındaydı. Liman gümrüğündeki pürüzü avukatlarla birlikte tam çözmek üzereydi ki cebindeki telefon titreşmeye başladı.
Arayan, gizli evin kapısındaki koruma ekibinin başıydı. Asaf masadan kalkıp telefonu açtı.
"Söyle."
Telefondan gelen ses, kesik kesik ve iniltiliydi: "A-abi... Bizi bastılar... Yiğit... Mert’in adamlarıyla geldi... Doktor hanımı... Doktor hanımı aldılar abi..."
Asaf’ın elindeki kalem çat diye ikiye bölündü. Odadaki avukatlar ve babası bir anda neye uğradığını şaşırdı. Asaf’ın yüzü bir saniye içinde insanüstü bir nefrete ve vahşete büründü. Gözleri simsiyah oldu.
"Ne diyorsun ula sen?!" diye gürledi Asaf. Sesi holdingin koridorlarında çınladı. "İrem’i mi aldılar?!"
"Abi... Bizi vurdular... Yetişemedik..."
Asaf telefonu duvara fırlattı. Telefon paramparça oldu. Babası Haşmet Bey hızla ayağa kalktı. "Asaf! Ne oluyor oğlum?!"
Asaf babasını duymuyordu bile. Belindeki silahı çıkarıp mermiyi namluya sürdü. Karadeniz damarı tamamen çatlamıştı. Yüzündeki o soğukkanlı adam gitmiş, yerine gözü dönmüş bir canavar gelmişti.
"Kazım!" diye bağırdı dışarıdaki koridorlara doğru. Kazım ve sekiz adam içeriye koşarak girdi.
"Abi! Ne oldu?!"
"İrem’i kaçırmışlar!" dedi Asaf, sesi kısılarak, adeta bir kaplan gibi hırlayarak. "O şerefsiz Yiğit ve Mert Ulusoy... İrem’i almışlar!"
Kazım’ın da yüzü düştü. "Abi yapma... Şehirde arayalım, nereye götürmüş olabilirler?"
Asaf, Kazım’ın yakasından tuttuğu gibi kendine çekti. Gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. "Bana bak Kazım! Şehri altüst edeceksiniz! Mert Ulusoy’un bastığı her mekanı, girdiği her deliği yakacaksınız! Yiğit’in sülalesini bulacaksınız! Eğer o kızın kılına zarar geldiyse, eğer o karanlıkta korkudan canı yandıysa, yemin ediyorum bu Trabzon’u alayınızın başına yıkarım! Araba hazırla! Hemen!"
Asaf, holdingdeki herkesin şaşkın ve korku dolu bakışları arasında merdivenleri üçer beşer inerek dışarı fırladı. İçindeki o devasa korku ve öfke patlaması, onu durdurulamaz bir kasırgaya dönüştürmüştü. İrem’in karanlıktan ne kadar korktuğunu çok iyi biliyordu. O kızın o karanlıkta geçirdiği her saniye, Asaf’ın ruhundan bir parça koparıyordu.
"Dayan iremim dayan..." dedi Asaf, gaza sonuna kadar basarken. "Geleceğim... O şerefsizlerin hepsini o karanlığa gömmeye geliyorum!"
Bölüm etkileşimi
