4. bölüm / 46
Sevdam3. Bölüm
Bölümler 46Şu an: 3. Bölüm
- 1 Sevdam-Tanıtım104 kelime
- 2 1. Bölüm1.105 kelime
- 3 2. Bölüm1.379 kelime
- 4 3. Bölüm925 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4. Bölüm774 kelime
- 6 5. Bölüm1.337 kelime
- 7 6. Bölüm847 kelime
- 8 7. Bölüm1.033 kelime
- 9 8. Bölüm1.283 kelime
- 10 9. Bölüm751 kelime
- 11 10. Bölüm683 kelime
- 12 11. Bölüm895 kelime
- 13 12. Bölüm612 kelime
- 14 13. Bölüm1.843 kelime
- 15 14. Bölüm1.064 kelime
- 16 15. Bölüm1.113 kelime
- 17 16. Bölüm682 kelime
- 18 17. Bölüm900 kelime
- 19 18. Bölüm765 kelime
- 20 19. Bölüm594 kelime
- 21 20. Bölüm608 kelime
- 22 21. Bölüm979 kelime
- 23 22. Bölüm700 kelime
- 24 23. Bölüm1.293 kelime
- 25 24. Bölüm686 kelime
- 26 25. Bölüm612 kelime
- 27 26. Bölüm693 kelime
- 28 27. Bölüm670 kelime
- 29 28. Bölüm612 kelime
- 30 29. Bölüm671 kelime
- 31 30. Bölüm726 kelime
- 32 31. Bölüm876 kelime
- 33 32. Bölüm607 kelime
- 34 33. Bölüm629 kelime
- 35 34. Bölüm527 kelime
- 36 35. Bölüm651 kelime
- 37 36. Bölüm590 kelime
- 38 37. Bölüm739 kelime
- 39 38. Bölüm674 kelime
- 40 39. Bölüm596 kelime
- 41 40. Bölüm465 kelime
- 42 41. Bölüm563 kelime
- 43 43. Bölüm563 kelime
- 44 42. Bölüm558 kelime
- 45 43. Bölüm638 kelime
- 46 44. Bölüm547 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Trabzon’un nemli sabahında, Karadeniz’in gri dalgaları kıyıya sertçe vurmaya devam ediyordu. Hastanedeki ikinci gün, ilk günkü gibi silah sesleriyle değil, ağır ve derin bir bekleyişle başlamıştı. Asaf’ın odasındaki gerginlik Yiğit’in gidişiyle dağılmış olsa da dışarıdaki fırtına dinmemişti. Mert Ulusoy’un hamlesi yarım kalmıştı ve Asaf’ın adamları tüm şehirde teyakkuzdaydı.
Asaf, yatağında sırtı dik bir şekilde oturuyordu. Dikişlerinin sızısı geçmiş değildi ama bedenindeki acı, zihnindeki düşüncelerin yanında esamesi okunmayacak kadar hafifti. Aklındaki tek şey; kendi çamurlu dünyasını, buradaki masum insanlardan ve özellikle kendisini iyileştiren bu doktor kızdan uzak tutmaktı. Mert Ulusoy gibi gözü dönmüş bir düşmanı varken, kimseye açık vermek ya da zayıflık göstermek gibi bir lüksü yoktu.
Yanında bu kez ailesi yoktu; babası ve kardeşleri holdingdeki ve mahalledeki işleri toparlamak için ayrılmıştı. Odada sadece sağ kolu Kazım sessizce dikiliyordu.
"Abi..." dedi Kazım, sesini alçaltarak. "Mert’in adamları Meydan tarafında görülmüş. Bizimkiler peşinde. İstersen ben de çıkayım, işlerini bitirelim."
Asaf, gözlerini pencereden ayırmadan soğuk ve net bir sesle cevap verdi: "Acele etme Kazım. Mert denen kalleş kime güvendiğini sanıyorsa çıksın ortaya. Hastanenin etrafında kuş uçurtmayın yeter. Buradaki tek bir masumun kılına zarar gelirse, alayınızı yakarım."
"Merak etme abi, gözümüz üstünde," dedi Kazım başını eğerek.
O sırada kapı hafifçe çalındı ve içeri İrem girdi. Elinde sabah pansumanı için gerekli malzemelerin bulunduğu tepsi vardı. Saçlarını arkada toplamış, yorgun ama her zamanki gibi profesyonel ve dik bir duruş sergiliyordu. Dünkü olaydan sonra hastane koridorlarında adı "Gözü Kara Doktor"a çıkmıştı ama o, hiçbir şey olmamış gibi işinin başındaydı.
"Günaydın Asaf Bey," dedi İrem, sesi odaya sakin bir hava getirerek. Kazım’a başıyla hafif bir selam verip komidine yaklaştı.
Kazım, İrem’in geldiğini görünce "Ben dışarıdayım abi," diyerek sessizce odadan çıktı ve kapıyı kapattı.
Asaf’ın gözlerindeki o sert ifade, İrem içeri girdiği an yerini durgun bir ciddiyete bıraktı. "Günaydın doktor hanım. İkinci günümüzde de seni yoruyoruz."
"Yorulmak bizim işimiz Asaf Bey," dedi İrem, eldivenlerini giyerken. "Gece nasıl uyudunuz? Ağrınız oldu mu?"
"İyiyim, bir sıkıntı yok," dedi Asaf, bakışlarını kıza sabitleyerek. "Sen nasılsın? Dünkü o herif bir daha buralarda dolandı mı?"
İrem, Asaf’ın gömleğinin düğmelerini açıp pansumanı sökmeye başlarken hafifçe iç çekti. "Hayır. Güvenliğe talimat verdim, hastane bahçesine bile alınmayacak. Zaten burnu kırık halde pek dışarı çıkacağını da sanmıyorum."
İrem yarayı incelerken aralarındaki mesafe yine oldukça kısalmıştı. İrem’in parmakları yaranın etrafında profesyonel adımlarla gezinirken, Asaf’ın göğsü hırçın bir ritimle kalkıp iniyordu. İrem, hastasının nabzının bir anda hızlandığını fark etti.
"Nefesinizi tutmayın Asaf Bey, rahat olun," dedi İrem, steril gazlı bezi yaranın üzerine bastırırken.
Asaf gözlerini kızın yüzünden ayırmıyordu. İçinde yükselen duyguları bastırmak zorundaydı. Onu kendi tehlikeli hayatının ortasına atamazdı, hedef haline getiremezdi. Bu yüzden aralarındaki mesafeli duruşu korumak istiyordu ama bir yandan da bu resmiyet içten içe canını sıkıyordu.
Hafifçe boğazını temizledi Asaf. Bakışlarını bir an için yana kaydırıp tekrar İrem’e çevirdi.
"Doktor Hanım... Bir şey soracağım," dedi Asaf, ses tonunu biraz yumuşatarak. "Sizli bizli, 'Asaf Bey'li konuşmasak mı artık? Yani... Ben pek alışkın değilim böyle resmiyete. Rahat edemiyorum."
İrem elindeki pansuman malzemesiyle bir an duraksadı. Başını kaldırıp Asaf’ın gözlerinin içine baktı. Adamın o sert ve ağır duruşunun arkasında, bu resmiyetten samimiyetle rahatsız olan bir hal vardı. İrem’in dudaklarının kenarında hafif, tatlı bir tebessüm belirdi.
"Sizin için bir sorun yoksa... Olur, Asaf," dedi İrem nazikçe. "Benim için fark etmez. Hastalarımla iletişimimin rahat olması işimi kolaylaştırır."
Asaf, kızın ağzından adını ilk kez bu kadar yalın duyduğunda göğsünün sıkıştığını hissetti ama çaktırmadı. Dudakları hafifçe kıvrıldı. "Eyvallah. Böylesi daha iyi."
Ancak Asaf, aradaki bu tatlı samimiyetin onu tehlikeli bir yakınlığa sürüklemesinden korkarak hemen ciddiyetini topladı. Kendini ve etrafındaki tehlikeyi hatırlatma gereği duydu:
"Sadece şunu bil İrem. Rahat konuşalım ama mesafeyi de bilelim. Şehre sorarsan hakkımda bir sürü şey anlatırlar. Ağır adamlara çarparız, belayla yaşarız. Dün giren o adama gösterdiğin tepki doğruydu ama buralar tekinsizdir. Benim yanımda, etrafımda fazla durmak da kimseye hayır getirmez. Benim kim olduğum belli, etrafımdaki tehlike belli. Pansumanı bitirdiysen işine bakabilirsin."
İrem adamın resmiyeti kaldırdıktan hemen sonra takındığı bu soğuk ve korumacı tavra şaşırdı. Az önce "Asaf Bey demeyelim" diyen adam, şimdi yine araya aşılmaz bir duvar örmüştü. İrem bozuntuya vermeden malzemelerini tepsisine topladı.
"Pansumanın bitti. İlaçlarını saati saatine almaya devam et," dedi İrem, adıyla hitap ederek ve soğukkanlılıkla.
Tam o sırada kapı vurulmadan hızla açıldı. İçeriye nefes nefese Zehra daldı. Yüzü bembeyazdı.
"İrem! Çabuk dışarı gelmen lazım!" dedi Zehra panikle.
İrem hızla arkasını döndü. "Ne oldu Zehra, ne bu halin?"
"Aşağıda... Acil servisin önünde büyük bir hareketlilik var. Mert Ulusoy denen adamın adamları hastane bahçesine girmeye çalışıyor! Polisi aradık ama dışarıda Asaf’ın adamlarıyla birbirlerine girmek üzereler!"
Asaf, Mert'in adını duyar duymaz yatakta dikleşti. Dikişlerinin acısıyla hafifçe dişlerini sıktı ama hiç umursamadı. Komidinin üzerindeki ceketini kavradı. Yüzündeki o sakin ifade gitmiş, yerine öldürmeye hazır bir adam gelmişti.
"Mert kalleşi ayağımıza kadar geldi demek..." dedi Asaf, gözleri anında simsiyah bir nefretle kaplanarak. "İrem, sen odada kalıyorsun! Sakın dışarı çıkma!"
"Saçmalama Asaf!" dedi İrem, önüne geçerek. "Sen daha yeni ameliyattan çıktın! O dikişlerle aşağı inersen dikişlerin patlar, iç kanama geçirirsin!"
Asaf, İrem’in gözlerinin içine baktı. Kızın sesindeki o endişeyi ve korkuyu fark etmişti ama onu ve hastanedekileri korumanın tek yolu o adamları hemen buradan defetmekti.
"Sana odada kal dedim!" diye gürledi Asaf, bir anlığına Karadeniz damarı atarak. "Bana bir şey olmaz. Ama benim hesabım olan yerde kimse bu hastaneyi basamaz, buradaki insanlara korku salamaz! Kazım! Topla bizim çocukları, aşağı iniyoruz!"
Asaf, İrem’in engel olmasına fırsat vermeden, yarasına rağmen dimdik ve sert adımlarla odadan dışarı fırladı. İrem ise arkasından bakakaldı. Kalbindeki o ani korku ve Asaf’a bir şey olma düşüncesi, ona hayatındaki en net gerçeği fısıldıyordu: O da bu belalı adamın tehlikeli dünyasına çekilmeye başlamıştı.
İrem hiç düşünmeden Asaf’ın arkasından acil servise ve fırtınanın koptuğu bahçeye doğru koşmaya başladı.
Bölüm etkileşimi
