26. bölüm / 46
Sevdam25. Bölüm
Bölümler 46Şu an: 25. Bölüm
- 1 Sevdam-Tanıtım104 kelime
- 2 1. Bölüm1.105 kelime
- 3 2. Bölüm1.379 kelime
- 4 3. Bölüm925 kelime
- 5 4. Bölüm774 kelime
- 6 5. Bölüm1.337 kelime
- 7 6. Bölüm847 kelime
- 8 7. Bölüm1.033 kelime
- 9 8. Bölüm1.283 kelime
- 10 9. Bölüm751 kelime
- 11 10. Bölüm683 kelime
- 12 11. Bölüm895 kelime
- 13 12. Bölüm612 kelime
- 14 13. Bölüm1.843 kelime
- 15 14. Bölüm1.064 kelime
- 16 15. Bölüm1.113 kelime
- 17 16. Bölüm682 kelime
- 18 17. Bölüm900 kelime
- 19 18. Bölüm765 kelime
- 20 19. Bölüm594 kelime
- 21 20. Bölüm608 kelime
- 22 21. Bölüm979 kelime
- 23 22. Bölüm700 kelime
- 24 23. Bölüm1.293 kelime
- 25 24. Bölüm686 kelime
- 26 25. Bölüm612 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 26. Bölüm693 kelime
- 28 27. Bölüm670 kelime
- 29 28. Bölüm612 kelime
- 30 29. Bölüm671 kelime
- 31 30. Bölüm726 kelime
- 32 31. Bölüm876 kelime
- 33 32. Bölüm607 kelime
- 34 33. Bölüm629 kelime
- 35 34. Bölüm527 kelime
- 36 35. Bölüm651 kelime
- 37 36. Bölüm590 kelime
- 38 37. Bölüm739 kelime
- 39 38. Bölüm674 kelime
- 40 39. Bölüm596 kelime
- 41 40. Bölüm465 kelime
- 42 41. Bölüm563 kelime
- 43 43. Bölüm563 kelime
- 44 42. Bölüm558 kelime
- 45 43. Bölüm638 kelime
- 46 44. Bölüm547 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Patlayan o tek el silah sesi Maçka dağlarının derinliğinde uğursuz bir yankı bıraktı. Silahın gürültüsü henüz vadiden kaybolmamışken, Asaf’ın göğsünün sol tarafına sert bir darbe inmiş gibi gövdesi geriye doğru sarsıldı. İrem’in elini sımsıkı tutan o iri, nasırlı parmaklar bir anda gevşedi.
"Asaf!" diye çığlık attı İrem, dizlerinin üzerine düşerek adamı yakalamaya çalıştı.
Asaf’ın koyu lacivert ceketinin altından süzülen sıcak kan, İrem’in ellerini ve beyaz hırkasını anında kırmızıya boyadı. Asaf, gözlerindeki o derin, aşk dolu ışığı kaybetmemeye çalışarak İrem’in yüzüne baktı. Dudakları titredi, kanlı elini kızın yanağına doğru kaldırmaya çalıştı ama gücü yetmedi.
"Dağ... çiçeğim..." diye mırıldandı Asaf, sesi boğazında boğularak. Ve başı yavaşça toprağa düştü.
"Hayır! Hayır, sakın gözlerini kapatma! Asaf bana bak!" İrem feryat ederek elleriyle adama baskı yapmaya çalıştı. Tam bir doktor refleksiyle nabzına dokundu; zayıf ama atıyordu. Gözlerinden akan yaşlar Asaf’ın kanlı yüzüne damlıyordu.
Tam o sırada çam ağaçlarının sık gölgeleri arasından ağır adımlarla genç bir adam çıktı. Elinde hâlâ namlusundan duman tüten siyah bir tabanca vardı. Yüzündeki öfke ve intikam arzusu, gece çöküşünden bile daha karanlıktı.
"Raconu sen kestin Asaf Bulut..." dedi genç adam, sesi kinle titreyerek. "Babamı o kahvehanede vurup ölüme terk ederken arkasında kim kaldığını düşünmedin! Ben Kadir... Mert Ulusoy'un sağ kolu Rıza'nın oğluyum!"
İrem dehşetle başını kaldırdı. "Ne istiyorsun bizden?! Hastaneye yetiştirmem lazım onu, kenara çekil!"
Kadir zalimce kıkırdadı. Silahı İrem’e doğru doğrulttu. "Seninle işimiz daha yeni başlıyor doktor hanım. Asaf Ağa’nın en değerli hazinesini elinden almadan bu kan davası bitmez. Babamın acısını ona, senin çığlıklarınla çektireceğim."
Arkasından gelen iki eli silahlı adam daha belirdi. Kadir’in emriyle adamlar İrem’i kollarından sertçe yakaladı. İrem çırpındı, tekmeler attı, tırnaklarını adamlara geçirmeye çalıştı.
"Bırakın beni! Asaf! Asaf uyan ne olur!" diye haykırdı İrem.
Ama adamlar İrem’in ağzına ilaçlı bir bez kapattı. Kızın gücü saniyeler içinde tükenirken, son gördüğü şey toprağın üzerinde kanlar içinde yatan Asaf ve parmağında parıldayan o tektaş yüzük oldu. Zihni karanlığa gömülmeden önce fısıldayabildiği tek şey Asaf’ın adıydı.
---
İrem gözlerini açtığında başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Ağzında yapış yapış bir tat, ellerinde ve ayaklarında ise eti kesen sert halatlar vardı. Nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı. Rutubet kokan, taş duvarlı, tepesinde tek bir cılız ampulün yandığı eski bir dağ kulübesindeydi.
Dışarıda sağanak yağmur yeniden başlamıştı. Gökgürültüsü kulübenin tahta kapısını sarsıyordu.
Kadir, köşedeki kırık ahşap sandalyede oturmuş, elindeki bıçakla bir tahta parçasını yontuyordu. İrem’in uyandığını fark edince bıçağı kenara bırakıp ayağa kalktı.
"Hoş geldin doktor hanım," dedi Kadir, soğuk bir tebessümle. "Merak etme, nişanlın henüz ölmedi. Ama o kurşun ciğerini deldi. Eğer birkaç saat içinde bulunmazsa kan kaybından o tepede can verecek."
İrem çenesini dikleştirdi, gözlerindeki korkuyu silip öfkeyle Kadir’in gözlerinin içine baktı. "Ona bir şey olursa... Yemin ederim seni kendi ellerimle mahvederim Kadir! Beni ne sanıyorsun? Asaf’ın arkasında koskoca Bulut ailesi var. Maçka’yı sana dar ederler!"
Kadir kahkaha attı. "Aarasınlar bakalım! Bu dağlarda bizi kimse bulamaz. Babamın hesabını soracağım dediğimde şaka yapmıyordum. Asaf Bulut ya buraya ayağıyla gelecek, o yaralı haliyle önümde diz çökecek... ya da senin cenazeni alacak!"
İrem bileklerini sıkan halatlara rağmen pes etmedi. Korkuya teslim olmak yerine bir doktor gibi soğukkanlı düşünmeye çalıştı. Cebinde ya da üstünde bir şey aradı ama çantası yoktu. Yine de Asaf’ın ona taktığı o yüzük hâlâ parmağındaydı.
"O buraya gelecek..." dedi İrem, sesi odadaki gökgürültüsünü bastıracak kadar kendinden emin çıkarak. "Ve sen Asaf Bulut’un gazabının ne demek olduğunu o zaman anlayacaksın."
Aynı anlarda, Maçka’nın o karanlık seyir tepesinde, sağanak yağmur Asaf’ın üzerindeki kanı yıkıyordu. Çamurun içinde hareketsiz yatan Asaf’ın parmakları hafifçe seğirdi. Göğsündeki amansız ağrıya ve kan kaybına rağmen, zihninde yankılanan tek bir ses vardı:
*"Evet Karadeniz ayısı, evet!*"
Asaf gözlerini araladı. Ağzından kanlı bir nefes döküldü. Yavaşça, acıdan inleyerek çamurun içinden doğrulmaya çalıştı. Tek bir amacı vardı: Dağ çiçeğini o şerefsizlerin elinden söke söke almak.
Bölüm etkileşimi
