6. bölüm / 46
Sevdam5. Bölüm
Bölümler 46Şu an: 5. Bölüm
- 1 Sevdam-Tanıtım104 kelime
- 2 1. Bölüm1.105 kelime
- 3 2. Bölüm1.379 kelime
- 4 3. Bölüm925 kelime
- 5 4. Bölüm774 kelime
- 6 5. Bölüm1.337 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 6. Bölüm847 kelime
- 8 7. Bölüm1.033 kelime
- 9 8. Bölüm1.283 kelime
- 10 9. Bölüm751 kelime
- 11 10. Bölüm683 kelime
- 12 11. Bölüm895 kelime
- 13 12. Bölüm612 kelime
- 14 13. Bölüm1.843 kelime
- 15 14. Bölüm1.064 kelime
- 16 15. Bölüm1.113 kelime
- 17 16. Bölüm682 kelime
- 18 17. Bölüm900 kelime
- 19 18. Bölüm765 kelime
- 20 19. Bölüm594 kelime
- 21 20. Bölüm608 kelime
- 22 21. Bölüm979 kelime
- 23 22. Bölüm700 kelime
- 24 23. Bölüm1.293 kelime
- 25 24. Bölüm686 kelime
- 26 25. Bölüm612 kelime
- 27 26. Bölüm693 kelime
- 28 27. Bölüm670 kelime
- 29 28. Bölüm612 kelime
- 30 29. Bölüm671 kelime
- 31 30. Bölüm726 kelime
- 32 31. Bölüm876 kelime
- 33 32. Bölüm607 kelime
- 34 33. Bölüm629 kelime
- 35 34. Bölüm527 kelime
- 36 35. Bölüm651 kelime
- 37 36. Bölüm590 kelime
- 38 37. Bölüm739 kelime
- 39 38. Bölüm674 kelime
- 40 39. Bölüm596 kelime
- 41 40. Bölüm465 kelime
- 42 41. Bölüm563 kelime
- 43 43. Bölüm563 kelime
- 44 42. Bölüm558 kelime
- 45 43. Bölüm638 kelime
- 46 44. Bölüm547 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Trabzon’un öğle güneşi, Karadeniz’in üzerindeki gri bulutların arasından sıyrılıp kıyıya vururken, şehir dünkü fırtınanın izlerini silmeye çalışıyordu. Nöbeti biten İrem, üzerindeki beyaz önlüğü çıkarıp sivil kıyafetlerini giydiğinde hafif bir yorgunluk hissediyordu. Sol kolundaki sargı, dünkü hengamenin küçük ama bariz bir hatırası olarak gömleğinin altından hafifçe kabarık duruyordu.
Hastane çıkışında Asaf, söz verdiği gibi siyah aracıyla bekliyordu. Ancak dünkü o çatışma havasından eser yoktu. Üzerine giydiği koyu renk gömleği ve her zamanki ağır duruşuyla, hastane kapısında dikilen adamlardan ayrışıyordu. İrem’i gördüğünde arabanın kapısını bizzat açtı. Aralarındaki o resmi "Asaf Bey" duvarı yıkıldığından beri, aralarındaki hava çok daha doğal, arkadaşça bir zemine oturmuştu.
Gittikleri yer, Sahil Kordonu’na yakın, deniz kokusunun ahşap kokusuna karıştığı, kalabalıktan uzak sakin bir kafeydi. Cam kenarındaki masaya geçip oturduklarında, Trabzon’un hırçın rüzgarı dışarıdaki çay bahçesinin masalarını hafifçe sallıyordu. Garsonun getirdiği iki sade kahve masadaki yerini aldığında, aralarındaki sessizliği ilk kıran İrem oldu.
İrem, fincanından küçük bir yudum alıp sırtını sandalyeye yasladı. Yüzünde, dünkü korkunun yerini alan samimi bir tebessüm vardı. "Eee Asaf... Hastane koridorları, kurşunlar ve mafya hesaplaşmaları dışında sen kimsin? Yani... Bu sert adamın arkasında neler var? Nelerden hoşlanırsın mesela?"
Asaf, kahve fincanını parmaklarının arasında çevirirken hafifçe gülümsedi. İrem’in bu doğal ve direkt sorusu hoşuna gitmişti. Genelde insanlar onun yanında konuşurken kelimelerini seçer, çekinirdi. İrem ise sanki yıllardır tanıdığı bir dostuyla konuşur gibi rahattı.
"Benim dünyam pek renkli değildir İrem," dedi Asaf, ses tonunu alçaltarak. "İş güç, mahallenin dertleri, bizim çocukların meseleleri derken gün biter. Ama sorarsan... Ben en çok sessizliği severim. Karadeniz’in o kargaşasından uzaklaşıp dağ köylerine çıkmayı, bir dere kenarına oturup saatlerce suyun sesini dinlemeyi severim. İnsan gürültüsünden kaçmanın tek yolu o benim için."
İrem’in gözleri parıldadı. "Gerçekten mi? Bak bu hiç beklemediğim bir şeydi. Ben seni sadece silah sesleriyle dolu sokaklarda hayal edebiliyordum."
"Herkes öyle sanır," dedi Asaf, bakışlarını denize çevirerek. "Ama insanın içi ne kadar gürültülüyse, dışarıda o kadar çok sessizlik arıyor. Sen anlat bakalım... Manisa’dan kalkıp buraya gelen doktor hanım nelerden hoşlanır? Nelerden korkar?"
İrem gülümseyerek başını salladı. "Ben de sakinliği severim aslında. Müzik dinlemeyi, kitap okumayı... Ama benim garip bir korkum var."
"Nedir?"
"Ben karanlıktan korkarım," dedi İrem, hafifçe omuz silkerek. "Çocukluğumdan beri böyle. Evde tek başımaysam mutlaka küçük bir gece lambası açık kalmalı. Zifiri karanlık bana hep bilinmezliği ve çaresizliği hatırlatır."
Asaf, kızın bu samimi itirafını dinlerken gözlerindeki korumacı ifade daha da derinleşti. "Karanlık insana değil, bilinmezliğe korku verir İrem. Ama merak etme, insan alışıyor. Ben de kendi dünyamın karanlığına alıştım mesela. Bizim yaşadığımız hayat dışarıdan bakınca güç, itibar gibi görünür. Ama asıl gerçek ne biliyor musun? Her an arkandan gelecek bir darbeyi beklemektir. Uyurken bile tek gözün açık uyumaktır. Ben doğduğumdan beri bu raconun, bu kavganın içindeyim. Babamdan gördüm, sokakta büyüdüm. Istesen de tamamen temiz bir sayfa açamıyorsun."
İrem, Asaf’ın bu derin ve dürüst anlatımı karşısında sessiz kaldı. Adamın o sert kabuğunun altında ne kadar yorgun bir ruh taşıdığını bir kez daha anlamıştı. Aralarındaki bu sohbet, onları sadece bir hasta ve doktor değil, birbirini anlamaya çalışan iki arkadaş seviyesine taşımıştı.
"Yine de," dedi İrem nazikçe, "kendine biraz haksızlık ediyorsun. İçindeki o merhametli adamı görebiliyorum."
Asaf gülümsedi. "Sen çok iyi bir doktorsun İrem. Sadece bedenleri değil, insanları da iyileştirmeye çalışıyorsun."
Garson hesabı getirip masadan ayrıldıktan sonra Asaf, cebinden telefonunu çıkardı. "Bu arada... Dün sana bir şey olursa ulaşabileceğim bir numaran yoktu. Telefonunu verir misin? Bir sıkıntı olursa doğrudan beni ara, Kazım’ı falan aramakla uğraşma."
İrem itiraz etmeden numarasını söyledi. Asaf da kendi numarasından İrem’i arayarak kaydetmesini sağladı. Masadaki o sakin ve huzurlu hava, sanki her şey yolundaymış hissi yaratıyordu.
Fakat o huzur, sadece birkaç dakika sürdü.
Kafenin giriş kapısında aniden bir hareketlilik yaşandı. Garsonların şaşkın bakışları arasında, içeriye adımlarını savurarak giren isim Yiğit’ti. takıntılı ve kibirli Yiğit... Yüzünde hırslı ve aşağılayıcı bir ifadeyle doğrudan onların masasına doğru yürümeye başladı.
İrem, Yiğit’i gördüğü an donakaldı. "Yiğit? Senin ne işin var burada?!"
Yiğit, Asaf’a nefret dolu bir bakış fırlatarak masanın "İrem beni geçiştiriyorsun ama bakıyorum da buralarda kimlerle kahve içiyorsun! Bir mafya bozuntusuyla mı vakit geçiriyorsun gerçekten?"
İrem hızla ayağa kalktı. "Yiğit saçmalama! Terk et burayı hemen!"
"Terk etmiyorum!" diye bağırdı Yiğit, sesini tüm kafede duyuracak şekilde yükselterek. Sonra Asaf’a döndü, parmağını sallayarak konuşmaya devam etti. "Sen de dinle beni, silahlı adam! İrem’in etrafında dolanmayı bırak! Onu kendi çamurlu dünyana çekebileceğini mi sanıyorsun? Sen sadece eli kanlı bir eşkıyasın! İrem senin gibi birinin seviyesine inmez!"
Asaf, oturduğu sandalyede hiç kıpırdamadı. Yüzündeki o sakin ifade, anında buz gibi bir nefrete dönüştü. Çenesi kenetlendi, gözlerindeki o siyah fırtına yeniden uyandı. İrem’in "Asaf lütfen, değmez!" demesine fırsat kalmadan Asaf ayağa kalktı.
O kadar hızlı ve yıkıcı bir hamle yaptı ki, Yiğit ne olduğunu anlayamadı bile. Asaf, Yiğit’in yakasından tuttuğu gibi adamı kafenin dışındaki açık alana doğru savurdu. Yiğit dengesini kaybedip yere düştü.
"Seni uyarmıştım ula!" diye gürledi Asaf, Karadeniz damarı tamamen çatlayarak. "Benim olduğum yerde sesini yükseltmeyeceksin demedim mi sana?!"
Yiğit yerden kalkmaya çalışırken, Asaf adamın üzerine çullandı. Yüzüne indirdiği sert bir yumrukla Yiğit’i tekrar yere serdi. Yiğit’in burnundan kanlar süzülürken, Asaf adamın göğsüne basıp yakasından kavradı. "İrem’in adını bir daha o kirli ağzına alırsan, seni bu şehirde yaşatmam! Anladın mı beni?!"
Asaf, üst üste iki yumruk daha indirdi. Öfkesi o kadar gözünü karartmıştı ki, kendi dikişlerinin sızısını bile hissetmiyordu. Kafedekiler korkuyla kenara çekilirken, İrem çığlık atarak Asaf’ın koluna yapıştı.
"Asaf dur! Yeter! Bırak onu, öldüreceksin!" diye bağırdı İrem, var gücüyle Asaf’ı geriye çekmeye çalışarak.
İrem’in çığlığı ve teması Asaf’ı bir anlığına kendisinden geçiren o öfke krizinden çıkardı. Asaf, kanlar içindeki Yiğit’i yere bıraktı. Nefes nefeseydi. Yerde yatan Yiğit, korkudan ve acıdan inleyerek sürünerek geriledi ve adamlarının yardımıyla hemen oradan kaçtı.
Asaf ar arkasından bakarken, elinin üzerindeki kanları sildi. Ancak aniden yüzü buruştu. Elini hırsla sağ böğrüne, dikişlerinin olduğu yere götürdü. Görmeden bile dikişlerin patladığını ve gömleğine kan sızmaya başladığını anlamıştı.
İrem bunu fark ettiği an panikle Asaf’ın yanına geldi. "Dikişlerin patladı! Ben sana ne dedim Asaf?! Hemen pansuman yapmamız lazım!"
"Hastaneye gitmem," dedi Asaf, dişlerinin arasından tıslayarak. "Mert’in adamları hastaneyi kolluyordur. Zaten rezillik çıktı."
İrem bir an düşündü. "Benim evim buraya çok yakın. İki sokak ötede. Yürüyebilir misin? Evde pansuman malzemelerim var, orada hallederiz."
"Gideriz," dedi Asaf, acısını bastırmaya çalışarak.
İki sokak ötedeki İrem’in mütevazı evine geldiklerinde, Asaf zorlukla içeri girdi. İrem hemen onu salondaki tekli koltuğa oturttu, koşarak banyodan pansuman çantasını getirdi. Asaf’ın gömleğinin düğmelerini açtığında, dikişlerin iki noktadan açıldığını ve kanadığını gördü.
"Çok dikkatsizsin Asaf," dedi İrem, elleri titreyerek antiseptik solüsyonu pamuğa dökerken. "O adama uymak zorunda değildin."
Asaf, gözlerini kızın endişeli yüzüne dikti. "Sana laf söyletmem İrem. Kim olursa olsun."
İrem’in kalbi bu sözle hızla çarpmaya başladı ama çaktırmadan işine odaklandı. Yarayı temizledi, açılan yeri steril bezle kapatıp sıkıca bandajladı. Tam pansumanı bitirip derin bir nefes aldığı sırada, Asaf cebinden telefonunu çıkarıp Kazım’ı aradı.
"Kazım. İrem’in evinin konumunu atıyorum. İki kişi yolla. Yarından itibaren kapısının önünde nöbet tutacaklar."
İrem duydukları karşısında gözlerini açarak Asaf’a baktı. "Ne? Asaf sen ne yapıyorsun?!"
Asaf telefonu kapatıp cebine koydu. "Duydun işte. Kapına iki koruma dikiyorum."
"Saçmalama lütfen!" dedi İrem, itiraz ederek elindeki malzemeleri masaya bıraktı. "Benim kapımda iki tane silahlı adamın ne işi var? Komşular ne der? Ben doktorum Asaf, böylesi bir hayat istemiyorum, kapımda korumayla yaşayamam!"
Asaf ayağa kalktı. Yüzündeki o sarsılmaz ve tavizsiz ifade geri gelmişti. İrem’e doğru bir adım attı, aralarındaki mesafeyi kapattı.
"Olmaz İrem. İtiraz istemiyorum," dedi Asaf, son derece net ve emir verir bir tonla. "Mert Ulusoy dünkü kurşundan sonra durmayacak. Bugün Yiğit kalleşi çıktı, yarın Mert’in adamları çıkabilir. Sen benim yüzümden o kurşunun önüne atladın, senin canın artık bana emanet. Ben içerideyken gözüm arkada kalamaz."
"Ama Asaf..."
"Aması falan yok!" diye kesti Asaf, sesini biraz yükselterek ama bakışlarındaki o derin şefkati gizlemeyerek. "Benimle arkadaş oldun, benim dünyama girdin artık. Bunun bir bedeli var ve o bedel senin zarar görmen olamaz. O iki adam o kapıda bekleyecek. Sen hissetmeyeceksin bile, sadece seni koruyacaklar. Konu kapanmıştır."
İrem, adamın gözlerindeki o karşı konulmaz kararlılığı görünce söyleyecek söz bulamadı. Asaf Bulut, kendi bildiğini okuyan o sert Karadeniz adamıydı işte... Ne kadar yumuşasa da, sevdiklerini korumak söz konusu olduğunda taviz vermiyordu.
İrem derin bir iç çekti. "Peki... Ama sadece durumlar sakinleşene kadar."
Asaf’ın dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. "Anlaştık doktor hanım."
Bölüm etkileşimi
