12. bölüm / 48
Sevdam11. Bölüm
Bölümler 48Şu an: 11. Bölüm
- 1 Sevdam-Tanıtım104 kelime
- 2 1. Bölüm1.105 kelime
- 3 2. Bölüm1.379 kelime
- 4 3. Bölüm925 kelime
- 5 4. Bölüm774 kelime
- 6 5. Bölüm1.337 kelime
- 7 6. Bölüm847 kelime
- 8 7. Bölüm1.033 kelime
- 9 8. Bölüm1.283 kelime
- 10 9. Bölüm751 kelime
- 11 10. Bölüm683 kelime
- 12 11. Bölüm895 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 12. Bölüm612 kelime
- 14 13. Bölüm1.843 kelime
- 15 14. Bölüm1.064 kelime
- 16 15. Bölüm1.113 kelime
- 17 16. Bölüm682 kelime
- 18 17. Bölüm900 kelime
- 19 18. Bölüm765 kelime
- 20 19. Bölüm594 kelime
- 21 20. Bölüm608 kelime
- 22 21. Bölüm979 kelime
- 23 22. Bölüm700 kelime
- 24 23. Bölüm1.293 kelime
- 25 24. Bölüm686 kelime
- 26 25. Bölüm612 kelime
- 27 26. Bölüm693 kelime
- 28 27. Bölüm670 kelime
- 29 28. Bölüm612 kelime
- 30 29. Bölüm671 kelime
- 31 30. Bölüm726 kelime
- 32 31. Bölüm876 kelime
- 33 32. Bölüm607 kelime
- 34 33. Bölüm629 kelime
- 35 34. Bölüm527 kelime
- 36 35. Bölüm651 kelime
- 37 36. Bölüm590 kelime
- 38 37. Bölüm739 kelime
- 39 38. Bölüm674 kelime
- 40 39. Bölüm596 kelime
- 41 40. Bölüm465 kelime
- 42 41. Bölüm563 kelime
- 43 43. Bölüm563 kelime
- 44 42. Bölüm558 kelime
- 45 43. Bölüm638 kelime
- 46 44. Bölüm547 kelime
- 47 45. Bölüm502 kelime
- 48 46. Bölüm377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ameliyathanenin üzerindeki o kırmızı ışık, soğuk ve acımasız bir göz gibi Asaf’ın üzerine dikilmişti. Hastane koridorunun beyaz fayanslarındaki kan izleri, Asaf’ın adımlarıyla birbirine karışıyordu. Ne ellerindeki kurumuş kanı yıkamaya gitmişti ne de üzerindeki o parçalanmış, lekelenmiş ceketi çıkarmıştı. Sırtını soğuk duvara dayamış, gözlerini tek bir noktadan ayırmadan bekliyordu.
Derken koridorun sonundan hızlı ve yankılı ayak sesleri duyuldu. Asaf’ın babası, yanında Enes ve arkasında kalabalık bir koruma ordusuyla acil servise girdi. Memet Bey, oğlunun o çökmüş, elleri kanlı ve diz çökmüş halini görünce adımlarını yavaşlattı. Karadeniz’in fırtınalı, dik başlı oğlu ilk kez böyle mağlup, ilk kez böyle çaresiz görünüyordu.
Memet Bey, Asaf’ın yanına yaklaştı. Ağır elini oğlunun omzuna koydu. "Asaf..." dedi, sesi ilk kez bu kadar babacan ve yumuşak çıkarak. "Kalk oğlum ayağa. Kendini bırakma."
Asaf başını yavaşça kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü; bakışlarında ne bir yaşam belirtisi ne de eski hırsı kalmıştı. "Baba..." dedi fısıltıyla. "Beni kurtarırken vuruldu. Benim yüzümden... O benim karanlığımdı, ben onun ateşi oldum. Ben yaktım onu baba."
"Nasipte ne varsa o olur oğlum," dedi H yanına oturup oğlunun kanlı elini tutarak. "Dualarımız onunla. O kız güçlüdür, seni bu cehennemde yalnız bırakıp gitmez."
Enes öne çıktı, abisinin kulağına doğru eğildi: "Abi... Kazım haber yolladı. Depodaki iş bitti. Yiğit şerefsizi hesabını ödedi. Ama Mert Ulusoy... Şehirden kaçmaya çalışıyor. Yayla yollarından Rize taraflarına geçecekmiş, adamları arabaları hazırlamış."
Mert Ulusoy adını duyan Asaf’ın gözlerindeki o ölü ifade bir anda silindi. Yerini yırtıcı bir nefret, katıksız bir hırs aldı. Yavaşça duvardan destek alarak ayağa kalktı. Şakaklarındaki damarlar zonkluyordu.
"Abi nereye?!" dedi Enes, abisinin kolunu tutmaya çalışarak. "Doktor hanım ameliyatta!"
Asaf, ameliyathanenin kapısına son bir kez baktı. Dudakları titredi. *“Yaşayacaksın doktor hanım...”* diye geçirdi içinden. *“Sen burada ecelinle savaşırken, ben bu işin kökünü kazımadan nefes almayacağım.”*
Enes’e döndü. "Enes, burada kalacaksın. Kapıdan bir an olsun ayrılmayacaksın. En ufak bir haberde bana ulaşacaksın. Ben dönene kadar o kapı açılırsa, İrem gözlerini açarsa... Ona de ki, Asaf sözünü tutmaya gitti."
Asaf, babasının ve kardeşinin engellemesine izin vermeden hastaneden adeta bir kasırga gibi fırladı. bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, yüzüne çarpan rüzgar bile içindeki yangını söndürmeye yetmiyordu.
---
İki saat sonra, SISli ve dik Karadeniz dağ yollarından birinde...
Mert Ulusoy’un içinde bulunduğu üç araçlık konvoy, sisten göz gözü görmeyen uçurum kenarındaki virajı dönmeye çalışıyordu. Mert, arka koltukta gergince sigarasını yakmış, sürekli arkasına bakıyordu. "Çabuk sürün ula!" diye bağırıyordu şoföre. "O Asaf belası hastanedeyken bu şehirden çıkmamız lazım!"
Tam o sırada, virajın hemen arkasından devasa bir arazi aracı ışıklarını sonuna kadar yakarak doğrudan konvoyun üzerine sürdü!
**"ÇAT!"**
Öndeki araç, Asaf’ın sürdüğü ağır arazi aracıyla kafaya kafaya çarpıştı! Metal kenetlenme sesi dağlarda yankılandı. Mert’in içinde bulunduğu araba acı bir frenle uçurumun tam kenarında durabildi.
Sisin içinden, elinde uzun namlulu silahıyla tek bir adam yürüyerek geldi: Asaf Bulut.
Yağmur saçlarını yüzüne yapıştırmış, üzerindeki kanlı gömleği rüzgarda dalgalanıyordu. Mert’in korumaları araçlardan inip ateş etmeye çalıştı ama Asaf ve arkasından gelen Kazım’ın adamları saniyeler içinde alanı mermi yağmuruna tuttu. Çatışma kısa ve acımasız oldu. Mert Ulusoy’un korumaları birer birer yere serildi.
Asaf, Mert’in bulunduğu arabanın kapısını devasa bir güçle çekip açtı. Mert’i yakasından tuttuğu gibi çamurun ve yağmurun ortasına fırlattı.
Mert çamurun içinde gerileyerek süründü. Yüzü korkudan bembeyaz olmuştu. "Asaf... Yapma! Konuşalım! Ne istersen veririm, ticareti sana bırakırım, şehirden giderim!"
Asaf, adımlarını yavaşça attı. Silahının namlusunu Mert’in alnına dayadı. Sisi yaran tek şey Asaf’ın buz gibi sesiydi:
"Sen benim canıma kastettin Mert... Sustum. Malıma göz diktin... Eyvallah dedim. Ama o masum kıza, benim sevdama dokundun. Karadeniz’i ona dar ettin."
"Asaf kurban olayım yapma! Bir kız için değmez o kızdan bir sürü var yapma bak" diye yalvardı Mert.
"Bir sürü var hı, olsun banane sence benim sevdalımın kanı yerde kalırmı bence kalmaz" dedi Asaf ve tetiği çekti.
Dağlarda yankılanan tek bir el silah sesi, haftalardır süren bu kanlı savaşa noktayı koydu.
---
Gece yarısına doğru Asaf, hastane koridoruna geri döndü. Yüzündeki çamur ve yağmur damlaları, üzerindeki yeni kan lekeleriyle birleşmişti. Ama adımları tek bir an olsun aksamıyordu.
Koridora girdiğinde Enes ve Memet Bey ayağa kalktı. Ameliyathanenin kapısındaki kırmızı ışık sönmüş, yerine yeşil ışık yanmıştı!
Tam o sırada doktorlar ve Zehra dışarı çıktı. Zehra’nın yüzünde yorgun ama tebessüm eden bir ifade vardı.
Asaf öne atıldı, sesi boğazında düğümlendi. "Zehra... Söyle. Ne olur bir şey söyle."
Zehra derin bir nefes aldı, gülümsedi. "Sohbetimiz uzun sürecek Asaf... Kurşun omuriliğe veya kalbe denk gelmemiş. Çok kan kaybetmişti, ciğeri hafif zarar görmüş ve ameliyatta kalbi durdu ..."
Derin bir nefes alıp devam etti " ancak hayata tutundu hayati riski yok ameliyat başarılı geçti"
Asaf, duyduğu cümleyle olduğu yere çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Göğsünden devasa bir rahatlama ve şükür nidası koptu. Memet Bey oğlunun omuzlarına sarıldı.
"Görebilir miyim?" dedi Asaf, titreyen sesiyle.
"Yoğun bakıma alacağız, henüz narkozun etkisinde. Ama birkaç dakika sadece sen girebilirsin," dedi Zehra.
---
Soğuk yoğun bakım odasında, cihazların bip sesleri arasında İrem yatakta yatıyordu. Yüzü solgundu ama nefes alıyordu.
Asaf, üzerini değiştirip steril önlüğünü giydikten sonra sessizce odaya girdi. Yatağın kenarına bir sandalye çekti. İrem’in narin, soğuk elini iki elinin arasına aldı ve dudaklarına götürdü.
"Geldik doktor hanım..." dedi Asaf, fısıltıyla. Gözlerinden tek bir damla yaş İrem’in eline damladı. "Sözümü tuttum. Bütün karanlığı temizledim. Artık kimse sana zarar veremez."
İrem, yavaşça hafifçe kıpırdadı. Parıl parıl yanan cihazların ışığında, parmaklarını Asaf’ın elinde hafifçe sıktı. Dudakları aralandı, kelimeler dökülemedi ama o küçük dokunuş Asaf’a dünyaları vermeye yetti.
Asaf, kızın elini bırakmadan başını yatağın kenarına koydu. Karadeniz’in fırtınası dinmiş, geriye sadece iki insanın birbirine tutunduğu o derin ve sarsılmaz huzur kalmıştı.
Bölüm etkileşimi
