95. bölüm · MİLANLI
Korku
Korku
Zindandaki o ağır, rutubetli hava, bir anda ölümcül bir boğuşmanın sesiyle sarsıldı. Aden, hücrenin kapısını açtığı an, hainin karanlıktan bir pençe gibi uzanıp onu içeri çektiğini hissetti. Adamın elleri boğazına dolanmış, onu zindanın en karanlık köşesine doğru savurmuştu.
Aden, bir an bile tereddüt etmedi. İçindeki o bastırılmış korku, yerini Milanlıların o meşhur, vahşi savunma içgüdüsüne bıraktı. Adamın elleri daha boğazını tam sıkamadan, Aden çevik bir hareketle belindeki silahı çekti. Silahı ateşlemek yerine, namlusunun kabzasıyla adamın karnına öyle sert bir darbe indirdi ki, hainin nefesi ciğerlerinde düğümlendi.
Adamın tutuşu gevşediği an, Aden üstüne atıldı. Yere serilen adamın üzerine bir yırtıcı gibi çöktü ve silahın o ağır kabzasını adamın yüzüne, acımasızca defalarca indirmeye başladı. Her darbe, Aden’in üzerine yüklenen o günlerin, o mesajların ve o korkunun bir dışavurumuydu. Hainin yüzü kana bulanırken, zindanın taş duvarlarında Aden’in hıçkırıkla karışık, yırtıcı bir çığlığı yankılandı.
"KARAN!" diye bağırdı Aden, sesindeki çığlık zindanların en alt katlarını bile titretiyordu.
"KARAN, NEREDESİN! SENİN İÇİN, SENİN GÜVENİN İÇİN BURADAYIM, BAK NE YAPIYORUM! SENİN DÜNYANIN İÇİNDE, SENİN KANIMLA YIKANIYORUM!"
Aden’in çığlığı, sadece bir yardım çağrısı değil, Karan’ın Milanlı dünyasına karşı bir isyandı. O an Aden, sadece bir adamı dövmüyor, Karan’ın koruyucu kalkanını yırtıp atıyor ve kendi karanlığıyla yüzleşiyordu. Karan, zindanın girişindeki koridorda yankılanan bu sesle donup kaldı. Aden’in o çığlığında, artık ne bir eşin yakarışı ne de bir kurbanın korkusu vardı; orada, artık geri dönülemez bir yola giren, Milanlıların en tehlikeli kadınlarından birinin doğuşu vardı.
Karan zindana daldığında, Aden’i kanlar içindeki adamın üzerinde, gözlerinde o sönmeyen zümrüt ışığıyla, elleri titreyerek ama gururla ayağa kalkarken buldu.
Zindanın o kasvetli ve rutubetli duvarları, Aden’in çığlıklarıyla yankılanırken hava ağırlaştı. Adamın yüzü artık tanınmaz hale gelmişti, ancak Aden durmuyordu. Silahın kabzasını son bir kez daha indirdiğinde, içindeki o kontrol edilemez korku dalgası zihnini ele geçirmişti. O an hissettiği şey, bir zaferin gururu değil; günlerdir üzerinde biriken, onu yavaş yavaş boğan o belirsizliğin ve ölüm korkusunun getirdiği bir patlamaydı.
Aden, adamın üzerinden kalkıp geriye doğru sendeledi. Elleri kan içindeydi, göğsü hızla inip kalkıyordu. O kadar çok korkuyordu ki, bu korku artık vücuduna sığmıyordu. Gözlerinde, Karan’ın daha önce hiç görmediği bir teslimiyet ve kırılganlık vardı.
"Karan!" diye tekrar bağırdı, sesi bu sefer bir çığlıktan ziyade, derin bir haykırıştı. "Beni koruduğunu söyledin! Ama ben hâlâ o gölgenin nefesini ensemde hissediyorum! Bu korku... bu korku beni öldürüyor, anlıyor musun? Her an, her saniye, o bıçağın boğazıma değdiğini hissediyorum!"
Aden, dizlerinin üzerine çöktü. Ellerindeki kan, sanki bir leke gibi değil de, kendi korkusunun bir yansıması gibi görünüyordu. Karan zindanın kapısına ulaştığında gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Aden, o kadar güçlü ve yıkıcı bir korkunun pençesindeydi ki, Karan’ın Milanlı kimliği, gücü, otoritesi o an hiçbir anlam ifade etmiyordu.
Karan, hızlı adımlarla Aden’in yanına geldi ve onu omuzlarından kavradı. Aden, Karan’ın dokunuşuyla birlikte hıçkırıklara boğuldu. "Karan, ben dayanamıyorum..." dedi, sesi o kadar küçüktü ki, zindandaki o büyük, acımasız adamın bile içini sızlattı. "Beni bu odalara, bu kilitli kapıların arkasına hapsetmen, sadece korkumu daha da büyütüyor. Ben artık neyin gerçek, neyin gölge olduğunu ayırt edemiyorum!"
Karan, Aden’i göğsüne bastırdı. Aden, Milanlı’nın o soğuk zırhının altında, adamın kalp atışlarını hissetti. Bu, sadece bir sığınma değil, Aden’in yaşadığı o dehşetin en saf, en savunmasız anıydı. Karan, o an anladı ki; düşmanını yok etmek, Aden’in içindeki bu korkuyu silmeye yetmeyecekti.
Aden’in titremesi durmuyordu. O, Milanlı dünyasının sertliğiyle eğitilmemişti; o, hayalleri olan, yazan, yaşayan bir kadındı ve bu karanlık oyun onun ruhunu parçalıyordu.
