22. bölüm · MİLANLI
Gölgenin Avı
📖 23. Bölüm: "Gölgenin Avı"
(Aden’in Bakış Açısı)
Karan’ın dudağından süzülen kanı silerken bana attığı o dondurucu bakış hâlâ zihnimdeydi. Ona hafızamı kaybettiğimi söyleyerek en büyük kumarımı oynamıştım. Ama yeraltı dünyası durmuyordu. Ben o kilitli odada "hatırlamayan kadın" rolünü oynarken, dışarıda işler çığırından çıkmıştı.
Kamer’in odanın dışındaki koridorda adamlarla yaptığı o panik dolu telefon konuşmasını kapı aralığından duymuştum:
"Karan Bey tek başına gitti! Sarp’ın Soykan bağlantılarını kontrol etmek için limandaki o eski depoya baskına gitti ama bu bir tuzak! Gölge'nin adamları orayı kuşatmış, acil destek toplayın!"
Karan... O kibirli, kıskançlıktan gözü dönmüş adam, benim Sarp'a gösterdiğim o sahte yakınlığın hırsıyla tek başına ölüme yürümüştü.
İçimdeki Soykan kanı aniden ayağa kalktı. Ondan nefret ediyordum, babamın intikamını alacaktım, ona oyun oynuyordum... Evet, hepsi doğruydu. Ama Karan Milanlı’yı benim dışımda hiç kimse yok edemezdi. O ancak benim ellerimde son bulabilirdi, adi bir pusuda değil.
Kamer ve adamları malikanenin önünde hararetle araçlara binerken, odadaki gizli pencereden arka bahçeye sarktım. Yaralarım sızlıyordu ama umurumda değildi. Karan’ın garajda tuttuğu, takip cihazı olmayan eski, siyah motosikletlerden birinin anahtarını ceketimin cebine atmıştım. Kaskı kafama geçirip motoru çalıştırdığımda, şehre doğru bir kara şimşek gibi atıldım.
Kamer’in ordusu limana varana kadar iş işten geçebilirdi. Benim daha kestirme bir yolum vardı.
(Karan’ın Bakış Açısı)
Limanın terk edilmiş 4 numaralı deposunun içi barut ve kan kokuyordu. Sol omzumdan yediğim kurşunun sıcaklığı gömleğimi çoktan kızıla boyamıştı. Şarjörümdeki son üç kurşun kalmıştı ve etrafımı saran maskeli adamların arkasındaki o boğuk, alaycı sesi duyabiliyordum.
"Milanlı! Buraya kadar," diyordu Gölge'nin sağ kolu. "Karının peşinden koştururken kendi sonunu yazdın. Konsey bu gece senin ölümünü izleyecek."
Bir demir konteynerin arkasına çömeldim. Acı umurumda değildi. Zihnimde sadece Aden'in bana o salonda attığı dondurucu, yabancı bakışlar vardı. Beni unutmuştu. Belki de bu gece buradan çıkamayacaktım ve o beni hep bir katil olarak hatırlayacaktı. Dişlerimi sıktım, silahımı kurdum. Tam son kurşunlarım için ayağa kalkacaktım ki, deponun üst katındaki cam tavan büyük bir gürültüyle aşağı indi.
ŞRAAAK!
Yukarıdaki demir platformda, baştan aşağı siyahlara bürünmüş, yüzünde siyah bir maske olan bir figür belirdi. İki elindeki susturuculu silahlarla, aşağıda beni çembere alan adamlara yukarıdan ölüm yağdırmaya başladı.
Puf! Puf! Puf!
Saniyeler içinde beni köşeye sıkıştıran dört adam kafasından vurularak yere serildi. Yukarıdaki o siyah siluet, merdivenleri kullanmadan, bir halata tutunarak büyük bir asaletle tam önüme, toz bulutunun ortasına indi. Maskenin arkasından parıldayan o hırçın, zümrüt yeşili gözleri gördüğüm an kalbimin ritmi durdu.
Aden...
Yaralıydı, canı yanıyordu ama elindeki silahı tutan elleri bir milim bile titremiyordu. Yerdeki son adama da acımasızca bir kurşun sıkıp bana döndü. Gözlerindeki o Soykan öfkesi deponun soğukluğunu yaktı.
"Ne bakıyorsun öyle, Milanlı?" dedi, sesi maskenin altından buz gibi çıktı. Eğilip beni kolumdan tutarak ayağa kaldırdı. "Düşmanım olsan bile, senin bu köpeklerin önünde can vermene izin vermeyecek kadar Soykan’ım ben. Yürü, Kamer’in adamları gelmeden buradan çıkıyoruz."
Beni deponun arkasındaki motora doğru çekerken, yaralı omzuma rağmen arkasından gittim. Motora bindiğinde arkasına oturdum, kollarımı onun ince beline sararken yüzümü siyah ceketine yasladım. Barut ve lavanta kokusu birbirine karışmıştı.
Hafızasını kaybettiğini söyleyen o kadın, benim için burayı cehenneme çevirmişti. Beni kurtarmıştı ama o yeşil gözlerindeki inatçı nefret hâlâ oradaydı. Pes etmemişti, bana boyun eğmemişti; aksine, bu gece canımı ona borçlu olduğumu yüzüme vurarak beni kendi tahtında mat etmişti.
