69. bölüm · MİLANLI
Gölgenin İntikamı ve Yıkılan Duvarlar
📖 3. Sezon 14. Bölüm: "Gölgenin İntikamı ve Yıkılan Duvarlar"
(Aden’in Bakış Açısı)
Hayalet Şehir'in o kadim, nemli dehlizlerinde yankılanan tek ses, paslı borulardan sızıp yerdeki göletlere düşen su damlalarının ritmiydi. Bu şehir, Milanlı ailesinin geçmişteki tüm hatalarını, işlediği tüm cinayetleri ve yeraltındaki o kanlı mirasını sırtında taşıyordu. Duvarlar sanki dile gelmiş, Karan’ın zihnindeki o iki savaşçı ruhun kavgasını dinliyordu.
Karan, masanın üzerindeki haritaları bir elinin tersiyle savurdu. Haritalar yere döküldüğünde, masanın üzerinde o meşhur, gümüş kabzalı silahı kaldı. Otoriter Karan, silahı kavradı. Parmakları, soğuk metali bir mücevheri okşar gibi değil, bir düşmanı boğar gibi sıkıyordu.
"Bu planı Selim kurmuş," dedi. Sesi, sanki bir kuyuya taş atmışsınız gibi derinden ve soğuk geliyordu. "Zayıf, amatörce, bir kölenin zekasıyla hazırlanmış. Onu şatoda infaz etmeliydik. Şimdi ise peşimizde Gölge Konseyi'nin köpekleri var ve biz bir lağım çukurundayız."
Karan’ın bakışları bir anlığına bana döndü. O an gördüğüm ifadeyle nefesim kesildi. Gözlerinde o tanıdık, Milanlı kışının dondurucu soğuğu vardı. Bana bir kadın, bir sevgili gibi değil; sanki kendi imparatorluğunun bir parçası, korunması gereken ama yeri geldiğinde feda edilebilecek bir "stratejik unsur" gibi bakıyordu.
"Karan," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Yapma bunu. O adamla değil, benimle konuşuyorsun. Ben senin Aden’in!"
Karan’ın dudaklarında o meşhur, çarpık gülümsemelerinden biri belirdi. "Aden... Seni hatırlıyorum. Zihnimin en derin köşelerinde, o zümrüt gözlerinin ardındaki o sadakati hatırlıyorum. Ama şu an, seninle romantik bir gece geçirecek lüksümüz yok. Selim’i bulmam lazım. O cihazın frekanslarını kullanarak Gölge Konseyi'ni buraya çekti. Eğer onları burada, bu tünellerde kıstıramazsak, bu sığınak bizim mezarımız olacak."
Tam o sırada, odanın ışıkları bir anlığına kararıp tekrar yandı. Karan’ın bedeni aniden kasıldı. Yüzü, acıyla buruştu. Ellerini başına götürdü, çığlık atmamak için dişlerini sıktı. Otoriter o dev adam, aniden dizlerinin üzerine çöktü.
Sonra, başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki o keskin buz erimiş, yerini yağmurun altındaki o kulübede gördüğüm o mahzun, çaresiz bakışlara bırakmıştı.
"Aden?" dedi. Sesi, kılıç kadar keskin değil, bir çocuğun fısıltısı kadar kırılgandı. "Neredeyiz? Karan... o... o yine benim zihnimi ele geçirmeye çalışıyor. Beni yok etmeye çalışıyor."
Yaralı Karan, dizlerimin dibine kadar süründü. Elleri, bacaklarıma dolandı. "Ona inanma Aden. O, benim geçmişimdeki o canavar. Beni, bu sığınağa aslında kendisi hapsetti. Kendi karanlığıyla beni boğmak istiyor. Eğer o kazanırsa, sadece o kalacak. Ben... ben yok olacağım. Bizim o kulübedeki anılarımız, senin elini tuttuğum o anlar... hepsi yok olacak."
Kamer odanın köşesinde, elinde bir tüfekle titreyerek duruyordu. "Yenge," dedi gözleri dolu dolu. "Abimlerin ikisi de deliriyor. Ne yapacağız? Şehrin girişindeki sensörler kırmızıya döndü! Konseyin öncü birlikleri tünellere girdi bile!"
Karan, yani o yaralı olan, ayağa kalktı. Gözlerinde, kendi bedenine karşı bile bir savaşçıya ait olmayan o derin, fırtınalı bir acı vardı. "Konsey buraya gelirse, bu şehri havaya uçururum Aden. Onların eline düşmemize izin vermem. Ama önce... önce bu zihnimdeki savaşı bitirmem lazım."
"Nasıl?" diye sordum, çaresizlik içinde.
Karan, masanın üzerindeki o eski, tozlu Milanlı dosyalarına uzandı. "Babamın, Yavuz Sancaktar'ın bir kaydı vardı. Burada, bu tünellerin en altında, Milanlı'nın başlangıcına dair bir arşiv. Eğer o arşive ulaşabilirsem, zihnimi bölen o cihazın etkisini tamamen kırabilirim. Ama oraya gitmek için... senin yardımına ihtiyacım var Aden."
"Ne yapmam gerekiyor?"
"Benimle geleceksin," dedi, gözlerini gözlerime dikerek. "Ama dikkatli ol. Çünkü yol boyunca hem o canavarla hem de benimle savaşacaksın. Hangi Karan’ın elini tutacağını, hangisinin sözüne güveneceğini seçmek zorunda kalacaksın."
O an, tünellerden gelen o boğuk ayak seslerini duydum. Gölge Konseyi'nin tetikçileri, artık çok yakınımızdaydı. Silahların mekanik sesleri, taş duvarlarda yankılanıyordu. Karan’ın içindeki o iki ruhun savaşı, artık dışarıdaki düşmanla birleşmişti.
Şimdi, Hayalet Şehir'in o karanlık koridorlarında hem kendi içimdeki korkularla, hem de zihnini kaybetmiş bir kralın iki farklı yüzüyle hayatta kalmaya çalışıyorduk.
Karan, o an tekrar otoriter haline büründü, gümüş silahını havaya kaldırdı ve Kamer’e baktı: "Kamer, tünel girişlerini patlat. Aden, benimle gel. Arşiv odasına gidiyoruz. Ve sakın unutma... arkanda bıraktığın o yaralı adam, sana sadece seni öldürecek kadar yakın olabilir."
