30. bölüm · MİLANLI
Güvenin Bedeli
📖 32. Bölüm: "Güvenin Bedeli"
(Aden’in Bakış Açısı)
Bu orman evindeki dördüncü günümdü. Altın bir kafesin içindeydim; yaralarım tamamen iyileşmişti, önüme her gün en lüks yiyecekler geliyordu ama dışarıdaki silahlı nöbetçiler bana nerede olduğumu her an hatırlatıyordu.
Bu dört gün boyunca ne bir taşkınlık yapmıştım ne de kaçmaya çalışmıştım. Çünkü bir Soykan, kapana kısıldığında duvarları yumruklamazdı; duvarların kilidini açacak o zayıf noktayı arardı. Ve benim zayıf noktam, her gün odama ürkek adımlarla giren Elif’ti.
Ona bir mahkum gibi değil, bir dost gibi yaklaşmıştım. Sert yüzümü onun yanında yumuşatmış, yaralarımı sararken gösterdiği o şefkate aynı samimiyetle karşılık vermiştim. Ve bu sabırlı oyunum, dördüncü gecenin yarısında meyvesini verdi.
Elif odama elinde taze demlenmiş bir çayla girdiğinde gözleri kıpkırmızıydı. Tepsiyi masaya bırakırken hıçkırığını gizleyemedi.
"Elif... Ne oldu?" diye sordum, yatağın kenarından kalkıp yanına giderek. Elimle onun titreyen omzunu kavradım. "Sana bir şey mi yaptılar?"
Elif başını iki yana salladı, gözyaşları yanaklarından süzüldü. "Sadece... çok korkuyorum Aden Hanım," diye fısıldadı, sesindeki o çaresizlik içimi sızlattı ama zihnimdeki o avcı pusuya yattı. "Gölge... O adam yarın gece buraya geliyor. Sizinle nihai bir anlaşma yapacağını söylediler. Eğer o buraya gelirse ve siz onun istediğini vermezseniz... Buradaki herkesi, beni de öldürür. O çok acımasız."
"Biliyorum," dedim, sesimi daha da sakinleştirerek onun bana daha çok sığınmasını sağladım. "Ama bana yardım edersen, ikimiz de buradan sağ çıkabiliriz. Bu evden çıkış yok mu Elif? Ormanın içindeki nöbetçileri atlatmanın bir yolu olmalı."
Elif yutkundu, odanın kapısına doğru korkuyla bakıp bana biraz daha yaklaştı. "Ön kapıdan imkansız, orası tamamen taramalı tüfekli adamlarla dolu," diye fısıldadı. "Ama... ama bu lüks odanın altındaki mahzende, evin arkasındaki nehir kıyısına çıkan eski bir odun tahliye tüneli var. Kilitli. Anahtarı sadece bu evin sorumlusunun belinde duruyor. Yarın gece Gölge gelmeden önce o adam buraya denetime gelecek."
Aradığım ipucunu altın tepside almıştım. Yarın gece Gölge geliyordu ve o tünelin anahtarı eve denetime gelecek olan adamdaydı. Elif’in elini sıkıca tuttum, gözlerinin içine baktım. "Korkma," dedim, bu kez tamamen gerçek bir kararlılıkla. "Yarın gece ikimiz de bu cehennemden çıkıyoruz."
Elif’in verdiği o kritik bilginin üzerinden saatler geçmiş, ertesi günün akşamı olmuştı. Planımı yapmış, denetim sorumlusunun odaya girmesini bekliyordum. Ancak hava karardıktan hemen sonra, ormanın derinliklerinden gelen tuhaf bir uğultu evin içindeki o sessizliği bıçak gibi kesti.
GÜÜÜÜÜM!
Evin çok yakınlarında patlayan bir el bombasıyla oturduğum koltuk sarsıldı. Pencereler zangırdadı. Hemen ardından orman evinin bahçesindeki o korumaların telsizlerinden peş peşe panik dolu feryatlar yükselmeye başladı:
"Saldırı altındayız! Giriş kapısı çöktü! Milanlı geldi! Tek başına içeri giriyor, acil dest—"
RATATATATATA!
Telsizdeki ses, kulakları tırmalayan ağır bir makineli tüfek serisiyle kesildi. Dışarıda tam bir katliam başlamıştı. Karan... Benim o çamurların içinde bıraktığım yaralı aslan, şehri ve ormanı birbirine katıp izimi bulmuştu.
"Aden Hanım!" Elif panikle odama daldı, korkudan titriyordu. "Geldiler... Kapıdaki adamları tek tek indiriyorlar!"
"Korkma, arkamda dur!" dedim. Masanın üzerindeki ağır porselen demliği elime aldım. Tam o sırada odanın kapısı sertçe açıldı ve belindeki o anahtarla içeri giren ev sorumlusu adam, "Yürü gidiyoruz, seni buradan kaçırmam lazım!" diyerek kolumu kavramaya çalıştı.
Daha elini bile uzatamadan, elimdeki porselen demliği adamın tam şakağında patlattım. Adam acıyla sarsılıp yere yığıldığı an üzerine kapandım ve belindeki o gizli mahzen anahtarını tek bir hamlede söküp aldım. "Elif, mahzene!" diye bağırdım.
Tam odadan çıkacaktık ki, evin alt katındaki o büyük ahşap kapı büyük bir gürültüyle menteşelerinden sökülerek içeri uçtu.
BAAM! BAAM! BAAM!
Merdivenlerden yukarı doğru yükselen o ağır, dondurucu adımların sesini duydum. Elimde anahtarla koridorun köşesinde donakaldım. Merdivenlerin başında beliren siluet, baştan aşağı çamur, barut ve düşman kanına bulanmış olan Karan’dan başkası değildi.
Sol omzundaki sargı tamamen kan içindeydi, yüzünde acımasız, insanüstü bir öfke vardı. Elindeki namlusu tüten silahı yan tarafa doğru fırlattı. Gözleri koridorda beni, elimdeki anahtarla dimdik ayakta gördüğü an o Azrail ifadesi saniyeler içinde un ufak oldu.
Nefes nefese bana doğru koştu, aramızdaki mesafeyi tek bir büyük adımla kapatıp sağlam eliyle beni göğsüne sertçe çekti. Yaralı olmasına rağmen beni o kadar sıkı kucakladı ki, kaburgalarımın sızladığını hissettim.
"Aden..." diye fısıldadı, sesi günlerdir uyumamanın ve yaşattığı o vahşi gazabın etkisiyle darmadağındı. Başını saçlarımın arasına gömdü, derin bir nefes aldı. "Buldum seni... Dünyayı yaktım ama buldum seni."
Geri çekilmedim ama ona sarılmadım da. Hafıza oyunumu bozacak tek bir hareket yapmadım. Elimdeki mahzen anahtarını onun gözünün önüne doğru kaldırdım, yüzüme o bildiği kibirli Soykan tebessümünü yerleştirdim.
"Geç kaldın, Milanlı," dedim, sesimdeki o sarsılmaz inatla. "Ben zaten kendi çıkış biletimi bizzat aldım. Ama madem buradasın... Bahçedeki o pislikleri temizlememe yardım edebilirsin."
Karan, o kan ve çamur içindeki yüzüyle bana baktı. Karşısındaki kadının bu esaret altında bile teslim olmadığını, aksine ipleri eline aldığını gördüğünde, dudak kenarında o dondurucu ama tapar gibi bakan gururlu tebessüm belirdi.
"Sen nasıl istersen, karıcığım," diye fısıldadı. "Hadi, bu evi içindekilerle birlikte cehenneme çevirelim."
