52. bölüm · MİLANLI
Hücredeki İsyan ve Firar
📖 2. Sezon 15. Bölüm: "Hücredeki İsyan ve Firar"
(Aden’in Bakış Açısı)
Zaman algımı tamamen yitirdiğim o yeraltı zindanında, kalbimi diri tutan tek şey Karan’ın yaşadığı gerçeğiydi. Yavuz Sancaktar’ın o sahte telsiz oyunu içimdeki korkak kadını öldürmüş, yerine sönmeyen bir intikam ateşi bırakmıştı. Taş duvarın ardındaki Gamze ile saatlerdir fısıldaşarak kurduğumuz o tehlikeli planın tam vaktindeydik.
"Gamze," diye fısıldadım çatlağa doğru, sesim buz gibi netti. "Ayak sesleri geliyor. Geliyorlar."
"Hazırım abla," dedi Gamze. Sesi acıdan titriyordu ama o da bu hücreden sağ çıkamayacağını çok iyi biliyordu.
Ağır döküm kapının arkasındaki kilit çarkları büyük bir gıcırtıyla dönmeye başladı. Kapı aralandığında, içeriye elindeki metal tepsiyi masaya bırakmak üzere ir yarı, maskeli bir gardiyan girdi. Bileklerimde gevşek bıraktığım, Gamze’nin tarifiyle tokasını kurcalayarak açmayı başardığım o kelepçeleri son bir kez birbirine çarptım. Çın. gardiyanın dikkati o yöne döndüğü an, tüm gücümle yataktan fırladım.
Elimdeki ağır demir kelepçe zincirini adamın boğazına dolayarak arkasından üzerine atladım! Adam neye uğradığını şaşırarak geriye doğru sendeledi, beni duvara çarpmaya çalıştı ama acıyı hissetmiyordum bile. "Gamze! Şimdi!" diye haykırdım.
Yan hücrenin kapısını açık bulan Gamze, sürünerek içeri daldı ve yerdeki yemek tepsisini kaptığı gibi gardiyanın şakağına sertçe indirdi! ÇAAAAT! Adam sersemleyerek yere yığıldığında, saniyeler içinde belindeki susturuculu silahı ve anahtarları söküp aldım. Gamze’nin ayaklarındaki prangaları hızla çözdüğümde ikimiz de nefes nefeseydik.
"Bu inin cehennemi olacak," dedim, odadaki gaz lambasını yere fırlatarak.
Alevler yerdeki eski yatakları ve rutubetli ahşapları bir anda sardı. Hücreden dışarı fırladığımızda, arkamızda Yavuz’un laboratuvar gibi kullandığı o yeraltı tünellerini, kimyasal varilleri tek tek ateşe vererek ilerledik. Siyah, yoğun bir duman labirenti kaplamıştı. Öksürerek, birbirimizin koluna tutunarak yukarıya, limanın o ıssız sığınağına çıkan merdivenleri tırmandık. Arkamızdaki patlama sesleri tünelleri sarsıyordu.
Kapıyı tekmeleyerek dışarı, o fırtınalı geceye çıktığımızda, ciğerlerimize dolan soğuk hava bile bizi kendimize getiremedi. Çünkü limanın etrafı çoktan bir savaş alanına dönmüştü.
(Karan’ın Bakış Açısı)
"YAKIN LAN BURAYI! TEK BİR TAŞ BİLE KALMAYACAK!"
Sol omzumdaki sargı sırılsıklam kan içindeydi, bilincim gitgide kapanıyordu ama gözlerimdeki o katliam ateşi sönmek bilmiyordu. Kamer ve arkamdaki onlarca araçlık Milanlı ordusuyla, Yavuz’un izini sürdüğümüz o eski liman deposunun kapısını kırarak içeri girmiştik. Tam o esnada, deponun altındaki yeraltı sığınaklarından gökyüzüne doğru devasa bir patlamayla siyah dumanlar yükselmeye başladı.
"Abi! Sığınak patlıyor, içeride kimse sağ çıkamaz!" diye bağırdı Kamer, kolumdan tutarak beni geriye çekmeye çalışırken.
"Bırak, Kamer!" diye kükredim, silahımı dumanların yükseldiği o demir kapıya doğrultarak. "Aden içeride! O buradayken ben tek bir adım geri atmam!"
Dumanların, alevlerin ve fırtınanın ortasında, o demir kapı büyük bir gürültüyle dışarıya doğru açıldı. İçeriden yükselen o cehennem ateşinin tam kalbinden iki siluet belirdi. Baştan aşağı is ve kül içinde kalmış, bembeyaz elbisesi kana bulanmış narin bir kadın... Ve hemen yanında, koluna tutunarak yürüyen kız kardeşi.
Aden...
Elindeki silahı sıkıca kavramış, zümrüt gözleri dumanların arasından doğrudan beni bulmuştu. Yaşıyordu. Benim için ölüme atlayan o kadın, şimdi o cehennemin içinden kendi tırnaklarıyla savaşarak çıkmıştı.
Silahımı yavaşça indirdim. Bacaklarımdaki derman tamamen tükendi, dizlerimin üzerine çöktüm. Gözlerimden akan yaşlar yüzümdeki barut lekelerini temizlerken, fırtınanın ortasında sadece ona baktım.
Aden, arkasındaki alevleri ve yanındaki Gamze’yi bırakarak bana doğru koşmaya başladı. Çakıl taşlarının üzerinde dizlerinin üzerine çöküp kollarını boynuma doladığında, sol omzumdaki acı tamamen yok oldu. Kokusu içime doldu.
"Geleceğini biliyordum," diye fısıldadı kulağıma, hıçkırıklarının arasında. "Ölmediğini biliyordum, Karan."
"Seni bu cehennemde bırakır mıyım hiç, Soykan kızı?" dedim, sağlam kolumla onu göğsüme, ait olduğu tek yere sabitleyerek.
Biz o limanda, alevlerin ve fırtınanın tam ortasında yeniden doğduk. Ama biliyorduk; Yavuz Sancaktar hâlâ dışarıdaydı ve bu savaş henüz yeni başlıyordu.
