4. bölüm / 46
Kisses Driven by Hate4
Bölümler 46Şu an: 4
- 1 11.338 kelime
- 2 21.979 kelime
- 3 31.468 kelime
- 4 41.244 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 51.089 kelime
- 6 61.176 kelime
- 7 72.629 kelime
- 8 82.184 kelime
- 9 91.778 kelime
- 10 101.730 kelime
- 11 111.403 kelime
- 12 122.127 kelime
- 13 132.713 kelime
- 14 141.925 kelime
- 15 152.545 kelime
- 16 161.494 kelime
- 17 171.239 kelime
- 18 181.701 kelime
- 19 192.239 kelime
- 20 201.521 kelime
- 21 211.686 kelime
- 22 222.861 kelime
- 23 231.608 kelime
- 24 242.707 kelime
- 25 251.813 kelime
- 26 262.742 kelime
- 27 272.845 kelime
- 28 282.343 kelime
- 29 291.552 kelime
- 30 301.758 kelime
- 31 312.229 kelime
- 32 322.412 kelime
- 33 331.414 kelime
- 34 341.912 kelime
- 35 351.770 kelime
- 36 361.692 kelime
- 37 372.638 kelime
- 38 381.543 kelime
- 39 391.186 kelime
- 40 402.232 kelime
- 41 411.355 kelime
- 42 422.573 kelime
- 43 432.800 kelime
- 44 442.275 kelime
- 45 451.121 kelime
- 46 461.878 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Direksiyonu kavrayan ellerim titremiyordu ama zihnim fırtınalı bir deniz gibi çalkantılıydı. Alkol damarlarımda bir lav gibi akıyor, Deniz’in o dik kafalı, meydan okuyan bakışları ise bu lavı besleyen oksijen oluyordu. Şehrin boş caddeleri, gözlerimin önünde loş bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Bir an için yolu tamamen kaybettiğimi, sadece onun gözlerini gördüğümü hissettim.
"Bana hamle yapmak ha..." diye mırıldandım kendi kendime, dudaklarımın kenarı tekrar yukarı kıvrıldı. "Göreceğiz Deniz kızı. Kimin oyununda, kimin zarını fırlatıyorsun, göreceğiz."
Tam ana caddeye bağlanacakken, gecenin karanlığını aniden mavi ve kırmızı ışıklar böldü. Kulakları tırmalayan kısa bir siren sesi boş sokakta yankılandı. Yolun sağ kenarına çekilmiş bir polis aracı ve önünde dikilen iki üniformalı adam tam karşımdaydı. Biri elindeki feneri doğrudan benim ön camıma doğru sallıyordu.
'Hadi ama, tam sırasıydı yani.'
Ayağımı hafifçe gazdan çektim, araba homurdanarak yavaşladı ve polisin işaret ettiği sağ şeride, kaldırımın kenarına yanaştı. Motoru kapatmadım. Alkolün verdiği o pervasız cesaret ve Deniz’den aldığım o vahşi heyecan dalgası, mantığımın tamamen önüne geçmişti. İçimde korkuya dair en ufak bir kırıntı bile yoktu, aksine, tehlike beni daha da sarhoş ediyordu.
Polis memuru, ağır adımlarla sürücü kapısına doğru yürüdü. Elindeki fenerin ışığı dikiz aynasından yüzüme vuruyordu. Camı sonuna kadar indirdim.
Memur, elini hafifçe şapkasına götürüp dik bir duruş aldı. Gözleri yüzümdeki o umursamaz, sinir bozucu gülümsemeye takılmıştı.
"İyi geceler delikanlı," dedi, sesi mesafeli ve şüpheciydi. "Gecenin bu saatinde biraz hızlı mıyız? Alkol var mı acaba?"
Kafam o kadar dumanlıydı ki, memurun kurduğu cümle beynimin içinde sanki ağır çekimde döndü.
"Ne memuru alkol bey?.."
Polisin kaşları anında çatıldı. Ne dediğimi fark ettiğinde yüzü ciddileşti, durumun bir şaka olmadığını anlatmak istercesine feneri doğrudan gözlerimin içine tuttu. "Delikanlı, arabadan in. Alkolmetreyi üfleyeceksin."
"Hiç sanmıyorum,evim şurada zaten bakın şurada-" dedim,
Memur kapı koluna uzanmak için bir hamle yaptı, arkadaki diğer polis telsizine dokundu... Bu gece burada takılamazdım. Benim yarım kalan bir oyunum vardı.
Gözlerimi kırpmadan polisin yüzüne baktım, sırıttım ve sağ ayağımla gaz pedalına sonuna kadar yüklendim.
VROOUMMM!
Lüks arabanın motoru bir canavar gibi kükredi. Lastikler asfalta tutunmaya çalışarak çılgınca döndü, etrafa keskin bir yanık kokusu ve duman yayıldı. Polis memuru son anda kendini geriye doğru atmasaydı, arabanın çamurluğu onu altına alacaktı. Aynadan arkama baktığımda, memurun yere kapaklandığını, diğerinin ise çoktan arabalarına doğru koştuğunu gördüm.
"İşte şimdi oyun gerçekten başladı!" diye bağırdım gecenin karanlığına doğru.
Direksiyonu sertçe sola kırdım, arabanın arkası savruldu ama profesyonel bir hamleyle kontrolü elimde tuttum. Arkamda tekrar çalmaya başlayan o acı siren sesleri, damarlarımdaki adrenalini zirveye çıkardı. Şehrin labirent gibi sokaklarına daldım. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine atıyordu ama bu kez sebebi alkol değil, saf tehlikenin kendisiydi.
Eve geldiğimde kendimi yatağa erzak paketi gibi attım. Bugün olanları düşünürken gözlerim yavaş yavaş kapandı.
Ertesi sabah gözlerimi açtığımda başımdaki o zonklayan ağrı dün gecenin tüm faturasını önüme çıkardı. Yataktan kalkıp aynaya baktığımda, boynumdaki o hafif darmadağınık haller ve gözlerimdeki o kehribar ışıltı halâ yerindeydi. Üzerime beyaz tişörtümü geçirip mavi gömeliğimi giyip arabaya atladım. Okul bahçesine girdiğimde, dün gece Aras'la yaşadığım o garip dostluk ve Deniz'in kapısındaki o vaat zihnimde dönüp duruyordu.
Arabadan indim, ceketimi omzuma attım ve okul binasının ağır demir kapısından içeri süzüldüm. Koridor her zamanki gibi uğultulu, kalabalıktı. Sıla beni görür görmez her zamanki gibi koluma girmek için hamle yaptı.
"Teoman! Dün gece nelerdeydin, aradım açmadın?" diye cıkladı yanımda yürürken.
"İşim vardı Sıla," dedim, sesimdeki o soğuk ve mesafeli tonu koruyarak. Gözlerim kalabalığın arasında gezindi, bir kişiyi arıyordu, tam o anda, koridorun diğer ucunda belirdi. Deniz.
Üzerinde okul üniforması, saçlarını açmış, yüzünde darmadağın bir uykusuzluğun ama bir o kadar da gergin bir kararlılığın izleri vardı. Yanında Aras yürüyordu. Aras’ın yüzünde dün geceki o yıkımdan sonra benim sayemde bulduğu o garip, dik duruş vardı. Beni gördüğünde Aras hafifçe başıyla selam verdi, aramızdaki o "sahil sırrı" gözlerinde okunuyordu.
Ama benim gözlerim Aras'ta değildi. Doğrudan Deniz’e kilitlendim.
Deniz beni gördüğü an adımları yavaşladı. Gözlerindeki o panik dalgasını, dün gece bana verdiği o sözün ağırlığı altında nasıl ezildiğini çok net görebiliyordum. Sıla’nın kolunu hafifçe üzerimden silkeleyip adımlarımı doğrudan onlara doğru yönelttim.
Koridordaki uğultu benim onlara doğru yürüyüşümle sanki yavaş yavaş çekiliyor, hava ağırlaşıyordu.
Deniz’in tam önünde, aramızda sadece birkaç adım kalacak şekilde durdum. Ellerimi cebime soktum, başımı hafifçe yana eğip dün geceki o tehlikeli, her şeyi bilen gülümsememi yüzüme taktım.
"Günaydın Deniz kızı," dedim, sesimi sadece onun duyabileceği bir tonda, ama Aras’ın da fark edeceği bir yakınlıkla eğilerek. "Gecen güzel geçmiştir umarım. Malum... Bugün benim için çok büyük bir gün."
Deniz'den
Dün geceki o kabus gibi anlar sırayla zihnimden geçti. Sırf evden gitsin, bücür kardeşimi uyandırmasın ve o Barış’ı daha fazla ezmesin diye ona o sözü vermiştim. “Okulda,” demiştim. Şimdi ise o sözün altında eziliyordum.
Teoman’ın gözlerindeki o yırtıcı, ne istediğini bilen karanlık pırıltıyı gördüğümde nefesim kesildi. Herkesin içinde, o koridorun ortasında beni o sözle köşeye sıkıştırıyordu.
"Aras," dedim aniden sesimin titremesini engelleyerek. Teoman’ın gözlerinin içine bakmayı reddedip doğrudan Aras’ın koluna yapıştım. "Hadi, sınıfa geçelim. Sınıfta konuşuruz."
Teoman’ın yüzündeki o kendinden emin gülümseme, Aras’ın kolunu sıkıca kavrayıp onu yanından adeta kaçırırcasına çekmemle birlikte bir anlığına gölgelendi. Çenesinin kasıldığını gördüm ama arkama bakmadım. Hızlı adımlarla, koridordaki kalabalığı yara yara Teoman’dan kaçtım. O zehirli aurasından ne kadar uzaklaşırsam o kadar iyiydi.
Sınıfın en arka sırasına kendimizi attığımızda derin bir nefes aldım. Kalbimin ritmi hâlâ düzelmemişti. Aras yanıma oturduğunda yüzündeki o garip, umut dolu ifade dikkatimi çekti. Dün gece arşiv binasından sonra adeta bir ölü gibi ayrılmıştı yanımdan ama şimdi gözleri parlıyordu.
"Deniz," dedi Aras, ellerimi masanın üzerinde kavrayarak. Elleri heyecandan titriyordu. "Sana söylemem gereken çok önemli bir şey var. Dün gece... o binadan çıktıktan sonra pes etmedim ve bir şey öğrendim."
"Ne öğrendin Aras? Ne oldu?" dedim şaşkınlıkla...
"Demir... Kardeşim ölmemiş Deniz!" dedi sesini alçaltarak ama içindeki o coşkuyu gizleyemeyerek. "O yangında ölmemiş. Birileri onu oradan çıkarmış, kurtarmış. Yaşıyor Deniz, kardeşim bir yerlerde halâ nefes alıyor!"
Duyduklarımla gözlerim büyüdü. "Ne? Gerçekten mi? Ama o yaşlı adam..."
"Yalan, ya da o öyle biliyor," dedi Aras, gözlerinden bir damla yaş süzülürken ama bu sefer mutluluktan. "Bulacağım onu. Teoman da dedi, o da ölmediğini-" Aras bir an duraksadı, sanki ağzından bir şey kaçırmış gibi sustu.
"Teoman mı?" dedim kaşlarımı çatarak. "Teoman ne alaka Aras?"
Tam Aras cevap verecekken, sınıfın kapısında beliren o sinir bozucu ses dikkatimizi dağıttı.
Sıla, arkasında o her zamanki kız grubuyla birlikte sınıfa girdi ve doğrudan bizim sıranın önünde durdu. Kollarını göğsünde kavuşturup bana tepeden, tiksinir gibi baktı.
"Bakıyorum da erkenden köşeleri kapmışsınız yine," dedi Sıla, sesindeki o iğneleyici tonla. "Denizciğim, anlamıyorum ki senin bu yetimhane çocuğuyla derdin ne? Sürekli peşindesin. Ama biliyor musun, dün gece Teoman’ı aradım ve telefonu kapalıydı. Acaba diyorum, erkek arkadaşımın kafası neden bu kadar dumanlı?"
"Sıla, git başımdan," dedim tahammülüm kalmamış bir sesle. "Seninle de, o saçma sapan kıskançlık krizlerinle de uğraşamam."
"Kıskançlık mı? Seni mi?" Sıla sesli bir kahkaha attı. "Teoman’ın senin gibi sıradan, ezik bir kıza bakacağını falan mı sanıyorsun? Kendini kandırma. O sadece seninle eğleniyor, farkında değilsin."
Aras tam ayağa kalkıp Sıla’ya haddini bildirecekken, içimin daraldığını hissettim. "Aras, kal lütfen. Ben bir lavaboya gidip geleceğim," dedim ve hızla sıradan kalkıp sınıftan çıktım. Sıla’nın arkamdan attığı o laflar umursayacağım son şeydi bile. Kafamın içi Teoman’la, dün geceki sözle ve Aras’ın söyledikleriyle çorbaya dönmüştü.
Kızlar tuvaletine girip kapıyı arkamdan kapattım. Aynanın karşısına geçip musluğu açtım, buz gibi suyu yüzüme çarptım. Sakinleşmem gerekiyordu. Aynadaki yansımama bakıp, "Sadece, sakin ol" diye fısıldadım kendime.
Tam havlu kâğıdı almak için döndüğüm sırada, tuvaletin dış kapısı yavaşça açıldı ve içeriye biri girdi.
"Sen... Senin ne işin var burada? Burası kızlar tuvaleti, delirdin mi sen!" diye bağırdım, panikle geriye doğru kaçmaya çalışırken.
Teoman hiçbir şey söylemeden adımlarını yavaşça bana doğru attı, beni köşeye sıkıştıracağını bilerek yaklaştı...
Bölüm etkileşimi
