9. bölüm · Kisses Driven by Hate
9
Kütüphanenin koridorunda yankılanan ayak sesleri tamamen kesildiğinde, etrafımdaki o bembeyaz, göz alıcı ışık bile tenimdeki o buz gibi hissi yok etmeye yetmedi. Sırtımı arkamdaki masaya yaslayıp derin bir nefes aldım. Ciğerlerime batan hava artık rutubet ya da naftalin kokmuyordu ama içimde bir yerlerde o dolabın kapısı hala üzerime kapalıydı.
Avucumu açıp baktım, tırnaklarımın etime gömüldüğü yerler kan oturmuş, morarmıştı. Fiziksel acı umrumda bile değildi. Beni asıl darmadağın eden şey, Deniz’in o son bakışıydı. O kız... Benim yıllardır kimseye göstermediğim, kendi içimde bile üzerine kilit vurduğum o aciz, titreyen çocuğu görmüştü. İşin en berbat tarafı, beni o kuyudan çekip çıkaran da onun o yumuşak, sakin fısıltısı olmuştu.
"Siktir," diye mırıldandım dişlerimin arasından. Telefonumu cebimden çıkarıp ekrana baktım. Sıla’dan gelen düzinelerce cevapsız çağrı ve mesaj vardı.
>“Teoman neredesin?”
>“Aşkım cevap ver, meraktan delireceğim.”
Mesajları okurken içimde yükselen o tiksinti hissine engel olamadım. Sıla’nın bu yapışkan, her şeyi kontrol etmeye çalışan tavrı normalde beni sadece sıkardı, ama şu an kütüphanedeki o klostrofobik krizin ardından bu mesajlar boğazıma dolanan birer ilmek gibi hissettiriyordu.
Kütüphaneden çıkıp koridorun loş ışığında yürümeye başladım. Adımlarım beni okulun çıkışına değil, nedense kütüphanenin hemen alt katındaki elektrik panolarının olduğu teknik odaya doğru götürdü. Bu okulun sistemi durup dururken çökecek bir sistem değildi.
Teknik odanın kapısının önünde, nöbetçi personelin stajyer çocukla hararetli bir şekilde tartıştığını duyunca adımlarımı yavaşlattım. Karanlık bir köşeye çekilip onları dinlemeye başladım.
"Oğlum nasıl fark etmezsin?" diyordu yaşlı olanı. "Birisi resmen kütüphanenin şalterini indirip sistemi kilitlemiş. Yukarıda çocuklar mahsur kalmış, müdür duyarsa hepimizi kovar!"
Stajyer çocuk kekeleyerek cevap verdi. "Abi valla ben yapmadım. Ben içeri girdiğimde uzun boylu bir kız... Şey Sıla vizyon kulübünden Sıla çıkıyordu buradan. Elinde telefon vardı, aceleyle uzaklaştı. Ben onun bir şey kurcaladığını düşünmedim ki!"
Kulaklarımda bir patlama sesi yankılandı. Beynimdeki tüm kanın çekildiğini hissettim.
O kilitli kapı, o zifiri karanlık, nefesimin tükenişi, çocukluğumun kabusu... Hepsi Sıla’nın o küçük, kıskanç ve hastalıklı oyununun bir parçasıydı. Deniz’i cezalandırmak, ya da aklınca Deniz'i rezil etmek için yapmıştı bunu. Ama benim o karanlıkta ne hale geleceğimi, ruhumun nasıl parça parça olacağını bilmiyordu. Ya da umursamamıştı.
Gözlerim karardı. Yumruklarımı o kadar sıkı sıktım ki, az önce kütüphanede açılan yaralarım yeniden sızlamaya başladı. Teknik odanın önünden ayrılıp hızla üst kata, okulun çıkışına doğru yürüdüm. İçimdeki öfke, az önceki panik krizinden çok daha yıkıcı, çok daha amansızdı.
Bahçeye çıktığımda yağmur çiselemeye başlamıştı. Sıla, kendi arkadaş grubuyla birlikte kapının önündeki çardakta oturmuş, gözü kapıda beni bekliyordu. Beni görür görmez, endişeyle hızla yerinden kalktı ve bana doğru koştu.
"Teoman! Aşkım, iyi misin? İçeride kalmışsın, o kadar korktum ki..." diyerek ellerini göğsüme koymaya çalıştı.
Bileklerini tutup kendimden uzaklaştırdım, geri çekilmek zorunda kaldı. Yüzümdeki ifadeyi gördüğünde gözlerindeki o sahte endişe anında yerini saf bir korkuya bıraktı. Çünkü beni hiç böyle görmemişti. Ben her zaman mesafeli, kibirli ya da sakindim, ama şu an karşılarında duran adam, zincirini koparmış bir canavardan farksızdı.
"Teoman... Ne yapıyorsun?" diye kekeledi.
"Teknik odadaki şalter," dedim. Sesim o kadar kısık, o kadar derinden ve buz gibi çıkmıştı ki, etraftaki arkadaşları bile bir adım geri çekildi. "Ne yaptığını biliyorum, Sıla."
Sıla’nın rengi saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz oldu. Dudakları titredi, gözlerini kaçırmaya çalıştı. "Ben... Ben sadece... Deniz’i içeride bırakmak istedim. Sana ulaşamadım... O kızla beraber görmek istemiyorum seni kıskanıyorum seni aşkım sende beni anla"
"Kıskanıyorsun?" diye kükredim. Sesim bahçedeki ağaçları titretecek kadar güçlü çıktı. Üzerine doğru bir adım attım, aramızdaki mesafeyi sıfıra indirdim. "Sen benim hayatımla oynadın. Sen beni karanlığa gömdün!"
"Teoman, yemin ederim amacım seni korkutmak değildi! Deniz’i rezil etmek istedim sadece, kapıların otomatik kilitleneceğini bilmiyordum!" Ağlamaya başlamıştı, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ama içimdeki zerre acıma duygusu uyanmadı.Ona baktığımda sadece tiksinti görüyordum. Benim hayatımdaki yeri, zırhımın bir parçası olmaktan ibaretti. Ama o zırh, az önce o kütüphanede, Deniz’in elleri arasında zaten kırılıp dökülmüştü.
"Bitti," dedim, sesimi yeniden o öldürücü sakinliğe kavuşturarak. "Sıla, seninle işim bitti. Bir daha sakın karşıma çıkma. Adımı ağzına alma. Eğer yüzünü bir kez daha görürsem, seni bu okulda değil, bu şehirde yaşatmam. Defol git gözümün önünden."
Arkamı dönüp yürümeye başladığımda arkamdan hıçkırarak adımı seslendiğini duydum ama dönüp bakmadım bile. Sıla benim için artık yoktu. Hiç olmamıştı.
Ertesi sabah okula geldiğimde dün yaşanan krizin izlerini tamamen silmiştim.
Bu olay yüzünden büyük ihtimalle müdürün odasına çağrılacaktık. Umrumda değildi. Gerekirse okulu satın alır, o cezayı iptal ettirirdim. Benim tek derdim, savunmasız halimi gören Deniz'in şu an ne düşündüğüydü.
Koridorun sonundaki dolabının önünde durduğunu gördüm. Kitaplarını düzenliyordu. Saçları omuzlarına dökülmüştü, yüzünde dünün yorgunluğu vardı ama o hala temizdi...
Adımlarım doğrudan ona yöneldi. Etraftaki öğrencilerin fısıltılarını, Sıla’dan ayrıldığım dedikodusunun çoktan yayıldığını biliyordum ama hiçbiri umrumda değildi. Deniz’in dolabının önüne geldiğimde, tam arkasında durdum. Gölgem dolabının üzerine düştüğünde irkilerek arkasını döndü.
Beni karşısında gördüğünde gözleri hafifçe büyüdü... Dolabın kapağını sertçe kapatıp konuştu.
"Pislik herif ne işin var senin burada çevremde gezinme bu aralar hep etrafımdasın elimden bir kaza çıkacak!" dedi.
"Sanada günaydın Deniz kızı..."
"Uzaklaş! Yeter artık seni görmek istemiyorum."
Dolabına doğru bir elimi yaslayarak onu hafifçe alanımın içine aldım.
"Okey. Ama dün..."
"Dün yaşananları unuttum o kadar umrumda değilsin ki korkma Aras'a bişey söylemem," dedi Deniz, çenesini dikleştirerek. Korkmuyordu benden artık. İşte bu beni çıldırtıyordu. Beni zayıf anımda yakalamıştı, artık karşımda o eski çekingen kız yoktu.
"Korktuğumu mu sanıyorsun? Umrumda bile değil ben buraya sana te-"
"Uzatma artık git diyorum anlamıyormusun!"
Dolabın üstündeki elimi geri çekip sertçe dolaba vurdum. Tam ağzımı açıcakken arkadan biri seslendi.
"Deniz günaydın... Nasılsın ve bunun ne işi var burada?"
Yüzümde alaycı bir tavırla arkama döndüm.
"Bıdık asıl senin ne işin var burda-"
"Beni zorbalama yoksa ayağımın altına alırım seni-"
"Ne yaparsın ne yaparsın hahahaha"
"Babama şikayet ederim ömür boyu hapis yatarsın-"
"Nerde o günler... Babana söyle Teoman Akkaya'yı hapse at de-"
"Arası bıçakladığını bilmediğimi mi sanıyorsun. Suçu Kutay'a atıp kurtulmaya çalışan sendin. Bunu babama söylemem yeterli olucak."
Kaşlarımı kaldırarak gülümsedim.
"Akıllı bıdık seni, başka ne biliyorsun?"
"Çok şey biliyorum hemde çok-"
Konuşurken dayanamadım ve sağ yanağına tokadı yapıştırdım. Başı geriye giderken yakasına yapışıp sertçe kafa attım. Elimi kaldırıp tekrardan yanağına tokat atıcakken Deniz ikimizin ortasına geçti. Barış'ın tam önünde durup kendini siper etti... Havada kalan elime baktı.
"Sen busun işte! Katilsin, pisliksin, yüzsüzsün... Ailenin yüz karasısın. Baban doğru olanı yapıyor-"
Barış, Deniz'e ve bana bakıp konuştu
"Babası ne yapıyor Deniz?" sorusu koridorun gürültüsü arasında asılı kaldı. Ama benim zihnimde yankılanan tek şey, Deniz’in o zehirli, beni tam kalbimin ortasından vuran kelimeleriydi. "Ailenin yüz karasısın. Baban doğru olanı yapıyor."
Sırtımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki. Babamın beni hiç düşünmeden bir yere kapatmasını, kemiklerime kadar işleyen o buz gibi sevgisizliği ve her fırsatta beni bir hiç gibi hissettirişi... Deniz bunu biliyordu. Dün gece kütüphanede, can çekişirken ona gösterdiğim o aciz zayıflığı şimdi yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Beni kurtaran elleri, şimdi beni en derin yaramdan deşiyordu.
Havada asılı kalan elim yavaşça indi ama yumruğumu o kadar sıktım ki, dün gece tırnaklarımı geçirdiğim avcumdaki yaralar yeniden patladı, sızım sızım sızladı. Adrenalinden acıyı hissetmiyordum bile. Sadece içimdeki o vahşi hayvanın kafesini parçalamak istediğini duyuyordum.
"Çekil önünden, Deniz kızı," dedim. Sesim fısıltıdan farksızdı ama koridordaki tüm fısıldaşmaları bıçak gibi kesecek kadar soğuk ve keskindi.
Deniz milim kıpırdamadı. O kahverengi gözlerinde dün gece beni o kuyudan çıkaran o yumuşak, şefkatli kızdan eser yoktu. Şimdi karşımda sadece benden nefret eden, benden tiksinen bir yabancı duruyordu.
"Çekilmiyorum," dedi çenesini daha da dikleştirerek. "Birine daha zarar vermene izin vermeyeceğim. Hele ki sırf senin pisliklerini yüzüne vurduğu için! Gerçekleri duymak zoruna gidiyor dimi."
Arkasındaki Barış, burnundan ve dudağından sızan kanı elinin tersiyle silmeye çalışarak korkuyla bana bakıyordu. Korkmakta haklıydı. Haddini bilmeyen her asalak gibi sınırları zorlamış ve bedelini ödemişti.
"Gerçekler öyle mi?" dedim, üzerlerine doğru bir adım daha atarak. Gözlerindeki o meydan okuyan parıltı sönmedi. Eğilip kulağına doğru fısıldadım, sesimin sadece onun duyacağı kadar kısık olmasına dikkat ettim.
"Haklısın ben o karanlığın ta kendisiyim. Ve babam... Benim canımı ne kadar yakarsa, ben de etrafımdakilerin canını o kadar yakarım. Bunu dün anlamış olman gerekirdi."
Doğrulup gözlerimi arkasındaki Barış’a diktim. Barış korkudan titreyen gözlerini benden kaçırdı.
"Bu burada bitmedi, bıdık," dedim alaycı bir sırıtışla. "Babanın gücü benim soyadımı bu okuldan silmeye yetmez. O yüzden o küçük dilini içeride tut, yoksa bir dahaki sefere sadece burnun kırılmakla kalmaz, o çok güvendiğin hayatını elinden alırım." Barış korkuyla yanımızdan ayrıldı. Bakışlarım Deniz'i bulduğunda koridorun diğer ucundan "Neler oluyor orada?" diye bağıran ses yükseldi. Arkamı döndüğümde Aras'la göz göze geldim.
"Ooo hoşgeldin! Bende diyorum biri eksik."
"Arkadaşlarımı rahatsız etme onlara bulaşma diye kaç defa söyledim sana! Senin ne işin var burda--"
"Bulaşıcam lan!"
"Bak bana ne istiyorsan yap ama onların kılına bile zarar verme... Anlıyor musun lan beni-"
"Anlamıyorum... Anlamicamda."
Aras Deniz'e bakıp konuştu.
"Eğer seni birdaha onu rahatsız ederken görürsem-"
"Hiç bişey yapamazsın. Bunu sana kanıtlicam."
"Ben son sözümü söyledim, Teoman," dedi Aras, dişlerinin arasından tıslayarak. Sesindeki o korumacı, o kahraman edası midemi bulandırıyordu. "Ondan uzak duracaksın."
"Durmayacağım..." dedim, yüzüme yerleştirdiğim o en şeytani, en umursamaz gülümsemeyle. "Sadece bekle..."
Aras’ın sabrının son kırıntısı da o an yok oldu. Yakama yapışmak için hamle yaptığında,elini havada yakalayıp bileğini sertçe aşağı doğru büktüm. Acıyla inledi ama geri adım atmadı. Diğer elini savurmaya çalışırken, onu göğsünden sertçe iterek arkasındaki dolaplara fırlattım.
Metal dolaplar büyük bir gürültüyle sarsıldı. Koridordaki kızlardan birkaç çığlık koptu.
"Aras!" diye bağırdı Deniz, dehşet içinde öne atılarak. Ama ben çoktan Aras’ın üzerine çökmüştüm bile. Yakasından kavrayıp onu dolaba sabitledim.
"Bana bak," dedim, gözlerimi gözlerine dikerek. "Senin o ucuz adalet oyunların bana sökmez."
"Senden korkan senin gibi olsun. Adalet illaki bir gün yerini bulur." dedi Aras, yüzüme doğru. Gözlerinde zerre geri adım atma isteği yoktu.
Kahkaham koridorda buz gibi yankılandı. "Dene," dedim fısıldayarak. "Hadi dene. Bakalım senin adaletin mi daha hızlı, yoksa benim burayı cehenneme çevirmem mi?"
"Yeter!"
Deniz’in çığlığı ikimizin arasına bir duvar gibi indi. İkimiz de durup ona baktık. Gözleri dolmuştu ama bu sefer ağlamıyordu; öfkesi o kadar büyüktü ki, gözlerindeki yaşlar sadece nefretini parlatıyordu. Adımları doğrudan bana yöneldi. Göğsüme sert bir yumruk indirdi. Canımı yakmadı ama durmama yetti.
"Yeter artık, yeter!" dedi, sesi titreyerek. "Bırak onu... Ona vurma, vuracaksan bana vur. Ama ona dokunma!"
Yakasını bıraktığım Aras, arkamda öksürerek doğrulmaya çalışırken ben sadece Deniz’e bakıyordum. Kendini başkaları için feda edişi beni deli ediyordu...
"Sana vurmak mı?" dedim, üzerimdeki tozu silkeleyerek alaycı bir tavırla gülümsedim. "Sana vurmam Deniz kızı...Ama bu piçi seve seve döverim"
Arkamı dönüp koridorda ağır adımlarla yürümeye başladım. Kalabalık, önümde adeta Kızıldeniz gibi ikiye ayrılıyordu.
Sınıfın kapısından içeri girdiğimde Sıla oturduğu yerden kalktı ve bana doğru yürümeye başladı.
"Teo lütfen konuşalım bak benim senden başka kimsem yok..."
"Öyle mi? Annen ve baban yanında ailenle aran çok güzel seni seven sana değer veren insanlar var. Sıla sen benim seni sevdiğimi falan mı düşündün? Ben seni hiç bir zaman sevmedim. Şimdi git istediğin kadar ağla zırla umrumda değil açıkçası umrumda olan tek şey kendim."
"Lütfen son bir kez konuşalım..."
"Son sözümü söyledim."
Sıla sıramdan kalkıp çantasını iki sıra öndeki ikizimin yanına bıraktı.
Zil çaldığında Aras ve Deniz gülerek içeri girdi...
