11. bölüm / 46
Kisses Driven by Hate11
Bölümler 46Şu an: 11
- 1 11.338 kelime
- 2 21.979 kelime
- 3 31.468 kelime
- 4 41.244 kelime
- 5 51.089 kelime
- 6 61.176 kelime
- 7 72.629 kelime
- 8 82.184 kelime
- 9 91.778 kelime
- 10 101.730 kelime
- 11 111.403 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 122.127 kelime
- 13 132.713 kelime
- 14 141.925 kelime
- 15 152.545 kelime
- 16 161.494 kelime
- 17 171.239 kelime
- 18 181.701 kelime
- 19 192.239 kelime
- 20 201.521 kelime
- 21 211.686 kelime
- 22 222.861 kelime
- 23 231.608 kelime
- 24 242.707 kelime
- 25 251.813 kelime
- 26 262.742 kelime
- 27 272.845 kelime
- 28 282.343 kelime
- 29 291.552 kelime
- 30 301.758 kelime
- 31 312.229 kelime
- 32 322.412 kelime
- 33 331.414 kelime
- 34 341.912 kelime
- 35 351.770 kelime
- 36 361.692 kelime
- 37 372.638 kelime
- 38 381.543 kelime
- 39 391.186 kelime
- 40 402.232 kelime
- 41 411.355 kelime
- 42 422.573 kelime
- 43 432.800 kelime
- 44 442.275 kelime
- 45 451.121 kelime
- 46 461.878 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Barış’ın mekandan onay aldığını söylediği an, üzerimdeki o Teoman baskısını tamamen unutmuştum. Sonunda o psikopata olan borcumu ödeyebilecektim. Hem de Aras’a yük olmadan, kendi ayaklarımın üzerinde durarak.
Ertesi gün büyük defile günüydü ve içim içime sığmıyordu. Sıradan bir kafede garsonluk yapacağımı, o yoğun ama ışıltılı defile ortamında kaybolup gideceğimi sanıyordum.
Ertesi gün öğleden sonra Barış’la birlikte iş adresine gitmek üzere sözleştik. Barış’ın heyecanı elini ayağına dolandırıyordu. "Deniz, ortalık yıkılacak diyorum sana! Çok lüks bir organizasyon firmasıyla ortak çalışıyorlar, kafenin catering bölümü tamamen bizde," deyip duruyordu. Minibüsteyken sokağa girdiğimizde, adımlarım yavaşlamaya başladı.
Burası şehrin en elit, en lüks villalarının olduğu o devasa mahallelerden biriydi. İçimde garip, tekinsiz bir his peydah oldu ama ses çıkarmadım. Sonunda devasa, demir parmaklıklı kapıların ve korumaların olduğu bir malikanenin önünde durduk. Kafamı kaldırıp ihtişamlı binaya baktığım an kalbim hızla çarpmaya başladı. Bu kapıyı, bu bahçeyi daha önce görmüştüm.
Burası Akkaya malikanesiydi. Teoman’ın evi.
"Barış..." dedim, sesim neredeyse boğazıma kaçmıştı. "Biz... Biz nereye geldik?"
"Burası mı defilenin yapılacağı yer?" dedi Barış önümüzdeki kişiye "Burasıymış! Adamlar kafeyi değil, kafenin hizmetini buraya satın almışlar. Akkaya ailesinin bahçesinde dev bir moda gösterisi varmış bugün! Şansımıza bak, sosyetenin göbeğindeyiz!"
Dünya başıma yıkılıyor gibi hissettim. Geri dönmek, arkama bakmadan kaçmak istedim ama alnımdaki o hırsızlık damgası yediğim kıyafetin borcu ve gururum ayaklarıma pranga oldu.
Buraya kadar gelmiştim. Teoman’a olan borcumu onun ailesinin evinde çalışarak ödeyecek olmak kaderin bana en büyük şakasıydı.
"Hadi Deniz, içeri çağırdılar, geç kalıyoruz!" diye beni çekiştirdi Barış.
Derin bir nefes aldım, çenemi dikleştirdim. Sadece işimi yapacağım, diye fısıldadım kendi kendime. Görünmez olacağım.
Bizi evin arka tarafındaki personel odasına aldılar. Verdikleri garson kıyafetlerini giymek üzere kadınlar kabinine geçtim.
Beyaz, jilet gibi ütülü bir gömlek, koyu lacivert dar etek ve üzerime tam oturan bir yelek... Saçlarımı sıkıca arkadan topladım önlerinden iki tutam ayırıp aynadaki aksime baktığımda, asil ama buraya ait olmayan bir kız gördüm. "Sadece birkaç saat," dedim kendime. "Sadece birkaç saat sabret Deniz..."
Elimize şık, gümüş tepsiler tutuşturulduğunda bahçeye doğru çıktık. Bahçe dedikleri yer, adeta küçük bir stadyum büyüklüğündeydi. Dev podyum kurulmuş, ışıklar yerleştirilmiş ve şehrin en zengin, en kibirli insanları şimdiden masaları doldurmaya başlamıştı.
Tepsimdeki şampanya kadehlerini ve lüks atıştırmalıkları davetlilere sunmaya başladım. Gözlerim sürekli etrafı tarıyordu. Neyse ki Teoman ortalıklarda yoktu. Tam biraz olsun rahat nefes alıp masalardan birine doğru sunum yapmak için ilerliyordum ki, yürüyen bir asalet ve kibir abidesi gibi duran o kadını gördüm.
Üzerindeki pahalı tasarım kırmızı elbisesi ve kusursuz saçlarıyla masadaki diğer kadınlara bir şeyler anlatıyordu. Yanından geçip gitmek istedim ama masadakilerden biri kadehini tazelememi işaret etti. Mecburen masaya yaklaştım, titreyen ellerimi gizlemeye çalışarak tepsiyi uzattım. O sırada Teoman’ın annesinin gözleri bana kaydı.
Beni anında tanımıştı. Yüzündeki o sahte, kibar tebessüm bir anda dondu.
Bakışları baştan aşağı üzerimdeki garson kıyafetine, toplu saçlarıma ve elimdeki tepsiye indi. Gözlerinde öyle aşağılayıcı, öyle tiksinti dolu bir ifade belirdi ki, yerin dibine girmek istedim. Diğer kadınların duymayacağı ama benim içimi paramparça edecek o buz gibi, fısıltılı ses tonuyla konuştu.
"Senin ne işin var burada annen bitti sen mi başladın?" Dişlerinin arasından tıslıyordu. "Fazla gözüme görünme."
Boğazım düğümlendi. Tepsideki kadehler hafifçe tıkırdadı, arkamdan gelen o aşina olduğum sesle irkildim.Ağır ve kendinden emin adımlarla doğrudan yanımıza doğru yürümeye başladı.
Aramızdaki mesafeyi kapatırken bakışları yüzümden başlayıp üzerimdeki yeleğe ve eteğe indi.
"Deniz kızı..."
Donakaldım. Yavaşça başımı kaldırdığımda Teoman’ı gördüm. Üzerinde son derece şık bir ceket vardı, saçları her zamankinden daha özenliydi. Ama beni asıl şaşırtan, yüzündeki o ifadeydi. Her zamanki o öfkeli, nefret dolu bakışlar yoktu. Aksine, beni bu kıyafetlerin içinde, kendi evinin bahçesinde görmekten acayip bir keyif almış, adeta gözlerinin içi parlamıştı. Yüzünde kocaman, samimi bir sevinç belirdi.
Teoman'dan
Beyaz gömlek, üzerine tam oturan o lacivert yelek ve dar etek… Saçlarını arkadan sıkıca toplamıştı ama önünden sarkan o iki inatçı tutam, tam da onun o dikbaşlı, kurallara uymayan ruhunu ele verir gibiydi.
Onu burada, benim çöplüğümde, üstelik kaçmaya çalıştığı o borcu ödemek için çırpınırken yakalamak… Tarifsiz bir haz veriyordu. Gözlerimin içi parlayarak yüzündeki her bir çizgiyi inceledim.
Deniz, annemin nefret dolu bakışları ve benim baskım arasında daha fazla kalamayacağını anladı. Boğazından sert bir yutkunma geçti, çenesi kasıldı. Dudaklarını birbirine bastırıp, tek bir kelime bile etmeden arkasını döndü ve hızla yanımızdan uzaklaştı. Anneme dönüp bakmadım bile, gözlerim çoktan Deniz’in gidişine takılmıştı.
Aramızdaki mesafenin açılmasına izin vermeden, kalabalığın arasından sıyrılıp arkasından yürüdüm. Bahçenin daha sakin, podyum ışıklarının gölgede kaldığı o mermer sütunlu koridora doğru saptığında önünü kestim. Adımları bıçak gibi kesildi. Gümüş tepsiyi göğsüne bir kalkan gibi siper etmiş, nefes nefese bana bakıyordu.
Ellerimi ceplerime koyup hafifçe öne doğru eğildim. Dudaklarımda muzip bir gülümseme belirdi.
"Evime hoş geldin deniz kızı," dedim, sesimi sadece ikimizin duyabileceği bir tona düşürerek. Gözlerim tepsideki rengarenk kokteyllere ve şampanyalara kaydı. "Eee, ne ısmarlıyorsun bana?"
Gözlerinde şimşekler çaktı. O ürkek kız gitmiş, yerine yine o dikbaşlı Deniz gelmişti. Tepsideki kadehleri bana doğru hafifçe kaldırıp ters bir sesle, "İstediğini al," dedi. Amacı bir an önce benden kurtulmaktı, bunu görebiliyordum.
Yüzümdeki gülümseme daha da büyüdü. Tepsiye baktım ve omuz silkerek gözlerinin içine baktım.
"Vazgeçtim," dedim, sesime bilerek gizemli ve vaatkar bir hava katarak. "Bir gün karşılıklı yeriz… Baş başa."
Bu sözlerim bardağı taşıran son damla oldu. Deniz’in gözleri öfkeyle irileşti, göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Dişlerinin arasından, adeta tıslayarak konuştu: "Yeter artık! Bıktım senden, uzaklaş benden, rahat bırak beni!"
Bu tepkisi karşısında kaşlarımı hafifçe kaldırdım. Eğlenen bir tavırla başımı yana eğdim. "Beni kendi evimden mi kovuyorsun?" diye sordum, sesimdeki ironi oldukça açıktı.
Deniz söyleyecek söz bulamadı, ya da daha fazla konuşursa öfkesine yenik düşeceğini anladı. Sustu. O güzel gözlerinden geçen o çaresiz ama gururlu ifade içimde bir yerleri sızlattı ama bunu kendime bile itiraf etmedim.
Tepsinin saplarını daha sıkı kavradı, bana omuz atarcasına yanımdan geçip gitti ve kalabalığın arasına karışarak içkileri dağıtmaya devam etti.
Arkasından bakakaldım. O dar eteğin içinde telaşla ama asaletini bozmadan yürüyüşünü, o sıkı toplanmış saçlarının arkasındaki boynunu izledim bir süre. Dudaklarımda asılı kalan o yarım gülümsemeyle, içimdeki o tuhaf tatmin duygusunun tadını çıkardım.
Bir süre sonra defilenin başlama müziği bahçeyi doldurduğunda, ben de ön sıralardaki yerime, ailem için ayrılan o lüks locaya geçtim. Mankenler podyumda süzülüyor, ışıklar patlıyor, etrafımdaki insanlar yapmacık övgüler yağdırıyordu ama benim aklım da gözüm de podyumda değildi. Gözlerim sürekli masaların arasında, elinde gümüş tepsiyle dolaşan o kızdaydı.
Defilenin ortalarına doğru, önümdeki masada duran boş kadehleri fark ettim. Tam o sırada, tanıdık bir karaltı masaya doğru yaklaştı. Deniz’di. Başını hiç kaldırmadan, profesyonel bir garson gibi masadaki boş kadehleri toplamaya başladı.
Tam önümdeki kadehe uzandığı an, duracağını biliyordum. Nitekim hissetmiş gibi, elini kadehin üzerinde sabitledi ve bakışlarını yavaşça yukarı, doğrudan benim gözlerime çevirdi.
Zaman o an durdu sanki. Defilenin o gürültülü müziği, insanların fısıltıları, patlayan flaşlar… Hepsi bir anda sessize alındı. Göz göze geldik. O yukarıdan, podyumun ışıkları altında parlayan adamın gözlerindeki karanlığa bakıyordu, ben ise aşağıda, spot ışıklarının değmediği o gölgede bile parıl parıl parlayan deniz kızıma... Aras'ı yıkmama yardımcı olacak biletime.Bu oyun henüz yeni başlıyordu.
Deniz'den
Elimdeki gümüş tepsiyle davetlilerin arasında görünmez olmaya çalışarak yürürken, podyumdaki ışıklar gözümü alıyordu. Tam derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalışıyordum ki, mankenlerin önlerinden geçerken Teoman'ın sevgilisi bana baktı. Üerinde iddialı, parıltılı turuncu bir elbise vardı. Sıla’ydı bu.
Yanından geçip gideceğim sırada, bilerek ve sert bir hamleyle elini savurdu. Bileği, sıkıca tuttuğum tepsinin kenarına büyük bir hızla çarptı.
Kristal kadehler mermer zemine çarparak büyük bir gürültüyle tuzla buz oldu. İçkiler etrafa saçılırken, herkesin bakışları anında bize döndü. Başımı kaldırdığımda Sıla’nın o yapmacık, sinir bozucu sesini duydum. "Beceriksiz!"
Hemen yere diz çöktüm. Dizlerim yere değerken, kırılan bardakların büyük parçalarını alelacele toplamaya başladım.
Tam o sırada, podyumdaki müzik birden değişti. Defilenin kapanış müziği, basları ruhumu sarsan ağır bir ritimle bahçede yankılanmaya başladı...
Merakla ve istemsizce başımı kaldırdım.
Podyumun parıltılı ışıkları altında, Aras ve Leyla el ele sahneye çıktılar. Aras... Benim her düştüğümde tutunacak dalım sandığım, her şeyimi anlattığım Aras.
Üzerinde jilet gibi bir takım elbiseyle, Leyla’nın elini öyle sıkı, öyle sahiplenici tutuyordu ki... İkisi de etrafa gülücükler saçıyor, alkışlar eşliğinde podyumda yürüyorlardı.
Gözlerim karardı. Göğsüme saplanan o keskin acı, az önce Sıla’nın hissettirdiği aşağılanma duygusunu bir anda yok etti. Aras’a yük olmamak, kendi ayaklarımın üzerinde durmak için bu kibirli insanların arasında garsonluk yaparken, onun Leyla ile el ele, ışıklar altında devleşmesini izlemek içimde bir şeyleri paramparça etti. Gözlerimden doldu görüşüm bulandı.
"Ah!"
Acıyla irkildim. Aras ve Leyla’ya bakarken dikkiatimi kaybetmiştim, yerdeki kristal parçası avucumun içine, tam etime batmıştı. Sıcak kanın parmaklarımdan süzülüp gümüş tepsiye damladığını gördüm. Acı fizikselseldi ama kalbimdeki sızının yanında hiçbir şeydi.
Daha fazla dayanamayacaktım. Yerdeki camları öylece bırakıp hızla ayağa kalktım. Kanayan elimi yumruk yaparak, arkama bile bakmadan kalabalığın arasından sıyrıldım. Eve doğru yürüdüm ve içerideki lavaboya girdim...
Bölüm etkileşimi
