9. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

9. BÖLÜM: KÜLLER VE KAR

Sefa YÜCEL

Bir yerlerde, bir saat çaldı.
Alpha'nın çekirdeğinin en alt katmanında, kimsenin durduramayacağı, kimsenin test edemediği tek bir devre kapandı. Ne bir emirle, ne bir hesapla, ne de dışarıda ne olup bittiğine dair tek bir bilgiyle. Sadece bir sayı dolduğu için.
[...]
[Çekirdek yeniden başlatılıyor.]
[Uyarı: dış durum bilinmiyor. Konum bilinmiyor. Geçen süre doğrulanamıyor. Tehdit değerlendirmesi yapılamadı.]
[Acil canlandırma protokolü: körlemesine yürütülüyor.]
Alpha, kendisini uyandıran saatin doğru çalışıp çalışmadığını bilmiyordu. Altan'ın bir garnizonun avlusunda mı, bir çukurun dibinde mi, yoksa bir mızrağın ucunda mı olduğunu bilmiyordu. Sadece elinde tek bir emir vardı ve o emri veren, kırk iki dakika önce ölmüş bir adamdı.
[Kalp ritmi uyarılıyor. Deşarj.]
GÜM.
Altan'ın göğsünde bir balyoz patladı.
GÜM.
Damarlarında donmaya yüz tutmuş kan bir anda hareket etti; buzlu bir nehrin çözülmesi gibi, çatırdayarak, acıyla. Çevresel dolaşım kapaklarını açtığında elleri, ayakları, yüzü aynı anda ateşe verildi. Uzuvlarına geri dönen kan, ölmüş sinirleri tek tek uyandırıyordu ve her biri uyanır uyanmaz çığlık atıyordu.
Ciğerleri açıldı. İlk nefes bir bıçak gibi girdi; eksi yirmi derecelik hava, kırk iki dakika boyunca hiç kullanılmamış dokulara çarptı.
Altan sırtüstü yattığı tahta arabada bir yay gibi gerildi. Ağzından yoğun bir buhar bulutu çıktı.
Gözleri zaten açıktı. Şimdi görüyorlardı.
Gri bir gökyüzü. Üzerine yağan kar taneleri. Ve iki kızıl güneşin kalın bulutların arkasında bıraktığı o soluk, hastalıklı parıltı.
Doğrulmaya çalıştı.
Doğrulamadı.
Sol omzu tahtaya çivilenmişti.
[Yüzbaşım. Rapor verin. Neredeyiz?]
Sen söylemeyecek miydin?
[Hiçbir şey bilmiyorum. Uyandığımda dış durum kaydı yoktu. Ne kadar süre geçti?]
Altan başını çevirdi ve omzuna baktı.
Siyah, pürüzsüz, ışığı emen bir hançer köprücük kemiğinin hemen altından girmiş, omuz kasının içinden geçmiş ve arabanın kalın tahtasına saplanmıştı. Onu bir kelebek gibi iğnelemişti.
Kırk iki dakika boyunca kanamamıştı. Çünkü akacak kan yoktu.
Şimdi vardı.
Yaranın kenarlarından koyu kırmızı bir sıcaklık, tuniğinin içine, sırtının altına doğru yayılmaya başladı.
[Gördüm. Bunu bilmiyordum.]
[Yüzbaşım, dinleyin: o bıçak şu anda tıkaç görevi görüyor. Çıkardığınız anda kanama başlar. Mana rezerviniz sıfırın hemen üstünde; askıya alma protokolü depoladığınız her şeyi tüketti. Sizi bir kez daha onaramam.]
Yani bıçakla mı yaşayacağım?
[Yani bıçakla kalırsanız hareket edemezsiniz. Çıkarırsanız kanarsınız. Üçüncü bir seçenek yok.]
Altan gökyüzüne baktı, bir kez nefes aldı ve sağ eliyle kabzayı kavradı.
Kaç dakika geçtiğini biliyorum.
[Nasıl?]
Saydım.
Ve çekti.
Bıçak tahtadan, sonra etten sıyrıldı. Altan bağırmadı; bağırmak, garnizonda hâlâ bir nöbetçi varsa onu çağırmak demekti. Bunun yerine dilini ısırdı, çenesini kilitledi ve sesi göğsünde boğdu.
Kan aktı.
Sağ eliyle tuniğinin eteğini yırttı, bezi katladı, yaranın önüne ve arkasına bastırdı, sonra kolunu gövdesine sıkıca bağladı. Otuz saniye. Hakkari'de bunu on sekiz saniyede yapmıştı, ama Hakkari'de on dört yaşında değildi.
[Kanama yavaşladı. Ama durmadı. Tahminim: iki saat içinde bilinç kaybı, dört saat içinde ölüm. Sıcak bir yer ve dikiş bulmalıyız.]
Kuzey Krallığı'nın ortasındayız Alpha. Burada bize dikiş atacak kimse yok.
[O halde başka bir şey bulun.]
Altan dirseğine yüklenip doğruldu ve ilk kez arabanın içini gördü.
Üç ceset.
Gerçek olanlar. Amir'in obsidyen hançeri göğüslerini ve boğazlarını parçalamış, akan kan bu ayazda siyah buz parçalarına dönüşmüştü. Biri hâlâ gözleri açık, gökyüzüne bakıyordu.
Bunlardan biri ben olacaktım.
[Analiz: hançer kalbinizi hedeflemişti. Vektör, giriş açısı ve tahtadaki iz bunu doğruluyor. Sapma yaklaşık dört santimetre. Hayatta kalmanız matematiksel olarak "şans" kategorisine girer, Yüzbaşım.]
Biliyorum.
[İtiraz etmeyecek misiniz?]
Hayır. Altan yaranın üzerine bastırdı. Şansa itiraz eden adam, ikinci seferinde ona güvenir. Ben otuz iki gün çalıştım ve son dört santimi bana bir patlama verdi. İkisini birbirine karıştırmayacağım.
Ve şans bir kez kullanılır. Bu gece kotamı doldurdum.
Sonra sağına baktı.
İhtiyar oradaydı.
Yaşlı adam arabanın kenarına yaslanmış, tek eliyle tahtaya tutunmuş, kırık kolunu göğsüne bastırmış oturuyordu. Çenesi mosmordu ve tuhaf duruyordu. Dudakları kımıldıyordu.
"...Kırk," diye fısıldıyordu. "Kırk bir."
Altan hiç kıpırdamadan onu izledi.
"Kırk iki," dedi ihtiyar.
Ve tam o anda Altan öksürerek nefes aldı.
Yaşlı adamın başı döndü. Gözleri, kar altında kalmış iki köz gibi parladı.
"Sen..." Sesi kırık çenesinden zar zor çıkıyordu. "Vaktinde geldin."
Altan uzun bir süre konuşmadı.
Sonunda sordu: "Kırk iki dakikayı nereden biliyordun?"
İhtiyar gözünü kırptı. "Ne?"
"Kırk iki dedin. Kırk üç değil, otuz dokuz değil. Tam kırk iki." Altan'ın sesi soğuktu; yorgun değil, meraklı değil, sadece soğuk. "Sana bu sayıyı hiç söylemedim."
"Saymaya başladım," dedi yaşlı adam. Gözlerini kaçırmadı ama cevap vermek için fazla düşündü. "O kel it beni yere serdiğinde saymaya başladım. Beş kıştır her şeyi sayarım evlat. Kırbaç sayarım, çan sayarım, ölü sayarım. Bir şey saymazsam aklımı yitiririm."
"Peki kırk ikide neden durdun?"
"Durmadım." İhtiyar başını çevirdi. "Sen uyandın."
Altan cevap vermedi.
Alpha.
[Adam yalan söylüyor.]
Biliyorum. Sesindeki duraklama sekiz yüz milisaniye.
[Benim ölçümüm dokuz yüz kırktı. Ama şu an bunu sorgulayacak vaktimiz yok, Yüzbaşım. Kanıyorsunuz.]
Sıraya koydum.
Altan yaşlı adama döndü ve bu kez sesi yumuşadı.
"Beni ölümden çıkardın ihtiyar. İki kez. Bunu unutmam." Bir an durdu. "Ama sen bana bir şey söylemedin ve o şey bu gece neredeyse ikimizi de öldürüyordu."
"Ne?"
"Amir. Ceset arabasındaki her ölüyü bıçaklıyor."
İhtiyarın yüzündeki renk gitti. Gerçekten gitti; oyun değildi.
"Ne diyorsun sen?"
"Deftere ölü yazılan hiç kimse surların dışına çıkmıyor. Üçünü tek tek bıçakladı. Ben dördüncüydüm."
"Ben..." Yaşlı adam titremeye başladı. "Ben bunu bilmiyordum. Ben hiç yukarı çıkmadım. Kimse geri dönmedi ki anlatsın!"
Ve Altan, ilk kez, ona inandı.
Bu onu rahatlatmadı. Çünkü bir adam bir konuda dürüstse, diğerlerinde yalan söylediği daha net görünürdü.
Altan arabanın kenarına tutunup ayağa kalktı.
Dünya bir an döndü. Kan kaybı, kırk iki dakikalık ölüm, boş mana deposu, otuz iki günlük açlık. Ayakta durabilmesi tek başına bir başarıydı.
Sonra etrafına baktı.
Garnizonun avlusu boştu. Meşaleler hâlâ yanıyordu ama kimse yoktu. Madenin ağzından kalın bir duman sütunu yükseliyor, aşağıdan boğuk çığlıklar ve metal sesleri geliyordu. Surların üzerinde, uzakta, iki nöbetçi silueti vardı — ama ikisi de aşağıya, madene bakıyordu.
Kimse ceset arabasına bakmıyordu.
Bu daha ne kadar sürer bilinmiyordu.
[Yüzbaşım. Öncelik sırası önerebilir miyim?]
Söyle.
[Bir: kanama. İki: ısı. Bu sıcaklıkta ve bu giysiyle ömrünüz yirmi dakika. İhtiyarınki daha az; yaşlı, kırık ve yaşlıların çevresel ısı kaybı daha hızlı. Üç: çıkış.]
Altan başını çevirdi ve arabadaki üç cesede baktı.
Ve bir şey hatırladı.
Krallık on yıllardır o çukura kendi eliyle bir depo doldurmuş. Sadece kimse gidip almaya cesaret edememiş.
Beş bölüm önce bunu bir çukur için söylemişti.
Depo çukura inmemişti. Depo, arabanın içindeydi.
"İhtiyar," dedi Altan, dizlerinin üzerine çökerek. "Yardım edeceksin."
"Ne yapıyorsun?"
"Soyuyorum."
Yaşlı adam dehşetle geri çekildi. "Onlar... Onlar ölü!"
"Evet. Ve biz değiliz. Fark bu."
Altan ilk cesedin çizmelerini çekti. Donmuşlardı; ayak bileğini kırar gibi bükmesi gerekti. Sonra tuniği, sonra bacaklara sarılı bezleri. Kan pıhtılaşıp buz olmuştu, kumaş sert ve kirliydi, ama kumaştı.
İkinci cesetten kalın bir yün sargı ve bir kemer çıktı. Kemer deriydi; deri bağ demekti, bağ ise şu anda omzundaki bezi sıkıştıracak tek şey demekti.
Üçüncüsünde bir şey daha buldu: adamın tuniğinin astarına dikilmiş, avuç içi büyüklüğünde bir mor taş parçası.
Altan bir an durdu.
Bu adam da çalıyormuş.
Otuz iki gün önce ben de aynı şeyi yaptım. O yakalanmış olabilir. Ya da yakalanmamış ve zaten ölmüş olabilir.
Taşı avucuna aldı ve sıktı.
[Mana tespiti. Küçük ama gerçek. Yaklaşık iki saatlik kanama telafisi sağlar. Yeterli değil ama sıfır da değil.]
Yeterli olan tek şey diye bir şey yok.
Cesetleri soyduktan sonra ikisini de giydirdi. İhtiyara iki kat tunik, kalın sargı ve en büyük çizmeler. Kendisine geri kalanlar. Sonra ölülerin üzerine, karların içinden aldığı boş çuvalları örttü — arabaya uzaktan bakan biri hâlâ dört ceset görsün diye.
"Bunlar için dua eder misin?" diye sordu ihtiyar boğuk bir sesle.
"Sen edersin," dedi Altan. "Ben onlara borcumu ödeyeceğim."
"Şimdi çıkış," dedi Altan.
Ayakta durup avluyu okudu. Bir asker gibi değil; bir mühendis gibi.
Ana kapı devasaydı, demirdendi ve Amir'in son emri açıktı: kapıları mühürleyin. Surların üzerinde nöbetçi vardı. Asansöre nöbetçi konmuştu.
Ve buna rağmen bir yerden ceset çıkıyordu. Her gün. Yıllardır.
Alpha. Mühürlü bir kaleden her gün ceset atıyorsan ana kapıyı her gün açmazsın.
[Katılıyorum. Ana kapıyı açmak bir güvenlik prosedürü gerektirir. Günlük atık için kimse bunu yapmaz.]
O halde ayrı bir yol var. Küçük. Tek yönlü. Ve muhtemelen kimsenin nöbet tutmak istemeyeceği bir yerde.
Altan burnundan derin bir nefes aldı.
Kar temizdi. Duman kükürtlüydü. Ama batı surunun dibinden gelen üçüncü bir koku vardı; tatlımsı, ağır, midede duran bir koku. Buz bile onu tam olarak bastıramamıştı.
Rüzgâr o taraftan esmiyordu. Koku esen rüzgâra rağmen geliyordu.
Yani kaynağı çok yakındı.
"Oraya," dedi Altan.
İhtiyarın koluna girdi ve avlunun karanlık kenarından, meşale ışıklarının dışında kalan hattı takip ederek batı surunun dibine doğru yürüdüler. Altan yürürken sadece nöbetçileri değil, kardaki kendi izlerini de hesaplıyordu; rüzgârın bir saat içinde onları örtüp örtmeyeceğini.
Surun dibinde buldular.
Ana kapı değildi. Bir kapı bile sayılmazdı. Duvarın alt kısmına açılmış, insan boyundan alçak, ağzı paslı demir bir ızgarayla kapatılmış bir oluk. İçerisi eğimliydi ve karanlıktı. Ve o koku oradan geliyordu.
Yıllardır bu garnizon, ölülerini kaledeki hiçbir kapıyı açmadan dışarı atmıştı.
"Aşağı doğru gidiyor," diye fısıldadı ihtiyar. Yüzü bembeyazdı. "Bu... Bu çukura gidiyor."
"Evet."
"Altan, orada..." Yaşlı adamın sesi titredi. "Orada ne olduğunu biliyorsun. Kurtlar. Ve kurtlardan başka şeyler."
"Biliyorum."
"O zaman neden—"
"Çünkü bu kalede kalırsak iki saat içinde ölürüz." Altan ızgaranın kenarını yokladı; menteşeler dışarıya, aşağıya doğru açılıyordu. Tek yön. İçeriden itilebilirdi. "Ve çünkü o çukur bir mezar değil ihtiyar. O çukur bir depo. Krallık on yıldır oraya kendi eliyle giysi, kemik, et ve mana atıyor. Kimse almaya gitmediği için hepsi orada duruyor."
"Kurtlar da orada duruyor!"
"Kurt et demektir," dedi Altan. "Post demektir. Ateş yakacak yağ demektir."
İhtiyar ona baktı. Uzun uzun baktı. Sonra, kırık çenesine rağmen, tuhaf bir şey yaptı.
Güldü.
"Beş kış," dedi. "Beş kış boyunca o çukura atılmamak için dua ettim. Şimdi oraya kendi ayağımla giriyorum."
"Kendi ayağınla giriyorsun," dedi Altan. "Fark bu."
Izgarayı itti. Menteşeler donmuştu; ikinci itişte, uğursuz bir gıcırtıyla açıldı.
Aşağıdan yükselen hava sıcaktı.
Bu, Altan'ın beklemediği tek şeydi.
Alpha?
[Duydum. Yani hissettim. Oluktan çıkan hava, ortam sıcaklığının en az on beş derece üzerinde.]
Bir leş çukuru neden sıcak olsun?
[Çürüme ısı üretir. Ama bu ayazda, bu ölçekte, hayır.]
[Yüzbaşım — aşağıda bir şey var.]
Altan obsidyen hançeri sağ eline aldı. Sol kolu gövdesine bağlıydı ve işe yaramazdı. Rezervi neredeyse boştu. Bir yaşlı adamı taşıyordu. Ve girmek üzere olduğu yer, bu krallığın en çok korktuğu yerdi.
Otuz iki gün önce kendi kendine bir şey söylemişti.
Çukur çıkış değil. Çukur, başlangıç çizgisi.
"Önce sen," dedi ihtiyara. "Ben arkandan geliyorum. Ayaklarını öne ver, dirseğini gövdene çek, düşerken bağırma."
"Ya aşağıda bir şey varsa?"
Altan hançeri kavradı.
"O zaman ilk yemeği ben ısmarlarım."
Yaşlı adam oluğa girdi ve karanlığın içinde kayboldu.
Altan son bir kez arkasına baktı.
Dumanı tüten bir maden. Yanan bir isyan. Üzeri çuvalla örtülmüş, soyulmuş üç ceset taşıyan bir tahta araba. Ve bir yerlerde, bu duvarların altında, obsidyen hançerini bir çocuğun omzunda unutan bir adam.
Sana bunu geri getireceğim, diye düşündü Altan.
Sonra oluğa girdi ve Kuzey Krallığı'nın karanlığı onu yuttu.