12. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
12. BÖLÜM: ÜÇ GÜNLÜK ÖMÜR
Uyanmak, ölmekten daha uzun sürdü.
Altan gözlerini üç kez açtı ve ilk ikisinde hiçbir şey hatırlamadı. Üçüncüsünde tavanı gördü: kararmış ahşap kirişler, aralarına tıkıştırılmış yosun, bir köşede kuruması için asılmış otlar.
Bir tavan. Kaya değil. Kirişler.
Otuz iki gündür ilk kez bir insan yapısının altında yatıyordu.
[Uyandığınıza sevindim, Yüzbaşım.]
Ne kadar?
[Dört gün, on bir saat.]
Altan bunu hazmetmek için bir süre kıpırdamadı.
Dört gün boyunca bilinçsizdim ve sen nöbet tuttun.
[Emriniz buydu.]
Bir şey oldu mu?
[Sizi üç kez yıkadılar. İki kez ağzınıza et suyu döktüler. Bir kez, ikinci gece, kadın odaya yalnız girdi ve omzunuzu uzun süre inceledi.]
Altan gözlerini kapattı.
Ne kadar uzun süre?
[Yirmi iki dakika. Ve bir kez, sesli olarak, "bu olmaz" dedi.]
Elara ona sonradan öğrendiği bir isim değildi; ilk sabah kendisi söylemişti.
Kırk yaşlarında, ince yapılı, kolları dirseğe kadar sıvalı bir kadındı. Elleri sürekli bir şeylerle meşguldü ve konuşurken insanın yüzüne bakmıyordu — ta ki bakması gerektiğine karar verene kadar.
Beşinci sabah bakmaya karar verdi.
"Otur," dedi. "Ve gömleğini çıkar."
Altan oturdu. Sol kolu hâlâ tam kalkmıyordu; kaldırdı.
Elara omzuna baktı. Uzun uzun.
"Bunu biliyor musun?" diye sordu sonunda, parmağını yaranın üzerinde gezdirerek. "Bu bir bıçak yarası. Önden girip arkadan çıkmış. Bir yetişkinin kolunun kalınlığında bir kas boydan boya delinmiş."
Altan cevap vermedi.
"Kapımıza geldiğin gece sarmıştım," dedi kadın. "Kanıyordu ama ölmene yetecek kadar değil. Ertesi sabah açtığımda kapanmıştı." Sesi yükselmedi. Tam da bu yüzden korkutucuydu. "Ben yirmi iki yıldır bu köyde insan dikiyorum çocuk. Bu yara üç haftada kapanır. Seninki bir gecede kapandı."
Altan yine cevap vermedi.
Elara onun sağ elini aldı, avucunu çevirdi ve ışığa tuttu. Yaraların etrafındaki ince mor damarlar hâlâ oradaydı.
"Bu ne, biliyorum," dedi kadın. "Kuzey'de bunu bilmeyen yok. Bunu taşıyan bir insanın nereden geldiğini de biliyorum."
Sessizlik uzadı.
"Borus gördü ve sustu," diye devam etti Elara. "Turgut gördü ve susmayı seçti. Ben de sustum. Ama şunu bilmeni istiyorum: burada üç kişi senin için yalan söylüyor ve üçümüz de bunun bedelini biliyoruz."
Elini bıraktı.
"Sana ne olduğunu sormayacağım. Sadece bir şey soracağım." Şimdi gözlerinin içine bakıyordu. "Peşinde biri var mı?"
Altan uzun bir süre onu izledi.
Otuz iki gün boyunca hiçbir soruya doğru cevap vermemişti. Bir asker esir düştüğünde ilk öğrendiği şeydi: konuşma. Ama bir asker aynı zamanda şunu da öğrenirdi — seni saklayan insanın hakkı vardır.
"Bilmiyorum," dedi.
Elara başını salladı. "Bu, hayır demenden daha iyi."
Sonra ayağa kalktı, kapıya yürüdü ve durdu.
"İhtiyar arkadaşın uyandı," dedi. "Konuşamıyor. Çenesini tel gibi bağladım, kaynayana kadar açmayacağım. Ama seni sordu."
"Nasıl sordu? Konuşamıyorsa?"
Elara bir an durakladı.
"Yere yazdı," dedi.
Ve çıktı.
Altan yatakta kıpırdamadan oturdu.
Alpha.
[Kaydettim.]
Bu dünyada bir maden kölesinin yazı bilmesi ne kadar olası?
[Veri yok. Ama şunu söyleyebilirim: gördüğünüz her köle otuz iki gün boyunca bir kez bile yazı yazmadı, kimse yazılı bir şey taşımadı, ocakta tek bir yazılı işaret yoktu. Defterler dışında.]
Defterler. Gardiyanlarda ve amirde.
[Evet.]
Altıncı günün sabahı, köyün kuzey kulesinden bir boru çaldı.
Odadaki hava saniyeler içinde değişti.
Elara elindeki kâseyi bıraktı. Muhtar Turgut — yetmişine yakın, sırtı kambur, asasına yaslanan bir adam — pencereye gitti ve dışarı baktı. Camı nefesiyle buğuladı, sonra eliyle sildi.
"Krallık," dedi.
Altan yataktan bacaklarını sarkıttı.
Ve ayağa kalktığında bacakları tutmadı.
Yatağın kenarına çöktü. Odanın tavanı bir an yana kaydı, sonra yerine oturdu. Kalp atışı kulaklarında gürlüyordu.
[Kas kütlenizin yaklaşık üçte birini kaybettiniz, Yüzbaşım. Kan hacminiz henüz normalin altında. Dört gün yatmak bunu telafi etmez, ağırlaştırır. Ayakta durmanız iki hafta alır. Koşmanız bir ay.]
Anladım.
[Anlamadınız. Ayağa kalkmayı denediniz.]
Elara yanına geldi, omzuna elini koydu ve onu geri oturttu. Zorlamasına bile gerek kalmadı.
"Nereye gidiyorsun?" diye fısıldadı. "Dışarıda on beş atlı var. Sırtında kırbaç izleri, elinde ocak damarları olan yabancı bir çocuğu görürlerse seni orada keserler. Bizi de sakladığımız için asarlar. Otur."
Altan oturdu.
Askerî mantık basitti: düşmanın sayısını, silahını ve niyetini bilmeden açık alana çıkmazsın.
Ama gerçek sebep bu değildi.
Gerçek sebep, ayağa kalkamamasıydı.
Turgut kapıya yürüdü, bir an durdu, sonra sırtını dikleştirmeye çalıştı ve dışarı çıktı.
Altan yatağa bağdaş kurdu ve gözlerini kapattı.
Alpha. Dinleyeceğiz.
[Duyabildiğinizi duyarım, başka bir şey değil. Ama sesleri ayıklayabilirim: rüzgârı ve hayvanları arkaya iterim, insan sesini ve metali öne çekerim.]
Yeter.
Duvarın ötesindeki dünya, yavaş yavaş netleşti.
Karda nal sesleri. Zırh şıkırtısı. Atların huzursuz homurtusu. Bir çocuğun ağlaması, sonra bir elin o ağlamayı bastırışı.
[Sayıyorum... On dört at. Bir tanesi diğerlerinden ağır yürüyor; ya daha büyük ya daha yüklü. On beşinci ses ayrı: tekerlek. Boş araba, muhtemelen iki tane.]
Boş arabayla gelmişler.
[Evet, Yüzbaşım. Boş arabayla gelen bir birlik, dolu dönmeyi planlar.]
Altan yatağın yanındaki tahta kepengin çatlağına yanaştı ve tek gözle dışarı baktı.
Meydan dolmuştu. Köylüler duvar diplerine sinmişti. Atlıların zırhları tek tip değildi; kimi göğüs plakası, kimi zincir gömlek, kimi sadece kalın deri. Düzenli ordu değil, taşra birliğiydi. Dördünde arbalet vardı ve dördü de omuzda taşıyordu; yani kurulu değildi.
Kurulu olmayan arbalet, kurma süresi demektir.
Bir at, diğerlerinin önüne çıktı.
Üzerindeki adam iri değildi ama dik oturuyordu ve konuşurken bağırmıyordu — bağırmasına gerek olmayan bir adamın rahatlığıyla konuşuyordu.
"Muhtar Turgut. Çık ortaya."
"Buradayım, Kılıç Beyi Barlas." Turgut'un sesi titriyordu. "Hoş geldiniz efendim. Ama... vergi ayına daha iki hafta var."
"Vardı," dedi Barlas.
"Kraliyet fermanı dün gece değişti. Vergi tarihi öne alındı."
Meydanda bir uğultu koptu.
"Bu... Bu kışın ortası efendim!" dedi Turgut. "Hasadımız zaten zayıftı, ambarımızdaki erzak köyü ancak bahara çıkarır."
"Bir şey daha değişti." Barlas eyerinde hafifçe öne eğildi. "Miktar iki katına çıktı."
Sessizlik.
Sonra feryatlar.
"İki katı mı?" Turgut'un sesi kırıldı. "Efendim, iki katını verirsek baharı göremeyiz. Bu bizi ölüme mahkûm etmek demek!"
"Ölüme mahkûm eden ben değilim ihtiyar." Barlas'ın sesi ilk kez sertleşti. "Kuzey'in doğu ocağında bir hafta önce bir isyan çıktı. Köleler jeneratör dairesine girdi. Ocak durdu."
Altan'ın kepenge dayalı gözü kırpmadı.
"Bir hafta oldu ve o ocaktan tek bir sandık taş çıkmadı," diye devam etti Barlas. "Kuzey'in ısınması, aydınlanması ve güneyle savaşı o taşa bağlı. Ocak durunca Konsey açığı kapatmak zorunda. Konsey açığı sizden kapatır. İşte bu kadar basit."
Turgut cevap veremedi.
Altan kepengin çatlağından geri çekildi ve sırtını duvara yasladı.
[Yüzbaşım.]
Duydum.
[Söylememi ister misiniz?]
Söylemene gerek yok.
Otuz iki gün. Dört yüz kırk yedi simülasyon. Bir çocuğun bir kölenin önünde diz çökmesi, bir çemberin ortasında söylenen tek bir cümle, bir hiyerarşinin çatlaması ve ardından gelen yangın.
O yangını o çıkarmıştı.
Ve o yangının faturası, şu anda, kendisini dört gün boyunca besleyen insanların ambarından çıkarılıyordu.
Alpha. Bunu kaydet.
[Neyi?]
Bir eylemin bedelini her zaman başkası öder. Ben bunu on beş yıl önce öğrendim ve dört gün önce yeniden unuttum.
Yağma yarım saat sürdü.
Ambar kapıları tekmeyle kırıldı. Çuvallar sürüklendi. Kurutulmuş etler, tahıl, tuz, bir aile bir kış boyunca ne yiyecekse hepsi arabaya yüklendi. Bir kadın çuvalın ucuna yapıştı ve bir çizme onu karların üzerine itti. Kimse ona vurmadı bile; itmek yetmişti.
Sonra Barlas eyerinde doğruldu.
"Bu kadarı kotanın yarısı."
"Elimizde avucumuzda ne varsa aldınız!" diye haykırdı Turgut.
"O halde bulacaksın." Barlas atını Turgut'un üzerine doğru bir adım sürdü. "Sana üç gün veriyorum. Üç gün sonra bu saatte buradayım. Kalan yarıyı topraktan kazar mısın, ormandan avlar mısın, komşu köyden çalar mısın — beni ilgilendirmez."
Sesini yükseltti; bütün meydanın duyması için.
"Üç gün sonra o arabalar dolmazsa: evler yakılır. Karşı gelenin boynu vurulur. Ve bu köyün gençleri, açığı kapatmak için doğu ocağına gönderilir."
Turgut'un dizleri büküldü.
"Orası..." Sesi zar zor çıktı. "Orası isyan olan ocak."
"Evet," dedi Barlas. "Ve orada şu anda adam eksiği var."
Atını çevirdi.
"Üç gün."
Nal sesleri, tekerlek gıcırtıları ve kırbaç şakırtıları uzaklaştı.
Turgut odaya döndüğünde on yaş daha yaşlanmıştı.
Asasını duvara dayadı, yatağın karşısındaki tabureye oturdu ve uzun süre hiçbir şey söylemedi.
"Bittik," dedi sonunda. "Üç günde o malı bulmak imkânsız. Yakacaklar. Çocukları götürecekler."
Elara hiçbir şey söylemedi. Ocağa bir odun attı.
Ve o sırada kapı aralandı.
İhtiyar içeri girdi.
Çenesi keten bir bezle başının üstünden bağlanmıştı. Sağ kolu tahta çubuklar arasında göğsüne sarılıydı. Yüzü hâlâ kömür karasının izlerini taşıyordu ama gözleri — o gözler dört gün önceki gözler değildi.
Konuşamıyordu. Konuşmaya çalışmadı bile.
Yavaşça diz çöktü, sol eliyle ocaktan bir kömür parçası aldı ve tahta zemine bir şey yazdı.
Altan yataktan uzandı ve baktı.
Bir kelime değildi.
Bir sayıydı.
14
Sonra altına bir çizgi çekti ve ikinci bir sayı yazdı.
4
Altan uzun bir süre yere baktı.
Alpha.
[Görüyorum.]
On dört atlı. Dört arbalet.
[Aynı sayıyı ben de saydım, Yüzbaşım. Ben duyarak saydım. O adam bu odadan çıkmadan, dışarı bakmadan, sadece dinleyerek saydı.]
Ve arbaletleri ayırdı.
[Bir arbaletin taşınma sesini bir kılıçtan ayırt etmek eğitim ister.]
Altan başını kaldırdı ve ihtiyara baktı.
Yaşlı adam da ona bakıyordu. Kırık çenesinin arkasında, gözlerinde bir soru vardı ve o soru şuydu: ne yapacağız?
Bir köle böyle bakmazdı.
Bir köle "biz" demezdi.
Altan ayağa kalkmayı denemedi. Bunun yerine yatağın kenarına doğru kaydı ve Turgut'a döndü.
"Muhtar," dedi.
Sesi zayıftı ve pürüzlüydü. Ama odadaki üç kişi de aynı anda ona baktı; çünkü altı gündür konuşmayan bir çocuk konuşmuştu.
"Sana üç soru soracağım," dedi Altan. "Cevaplarını bilmiyorsan bilmiyorum de. Yanlış cevap, cevapsızlıktan kötüdür."
Turgut şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Ne... Ne soruyorsun evlat?"
"Birincisi: o adamlar üç gün sonra hangi yoldan gelecek?"
"Aynı yoldan. Güneydeki geçitten. Başka yol yok, kışın yamaçlar kapanır."
"İkincisi: bu köyde kaç erkek var? On beş yaşından büyük, iki eliyle bir şey tutabilen kaç kişi?"
Turgut duraksadı. "Yirmi... Yirmi üç. Belki yirmi beş."
"Üçüncüsü." Altan öne eğildi. "Bu köyde son otuz yılda kaç kişi bir askeri öldürdü?"
Odada bir sessizlik oldu.
"Hiç," dedi Turgut. Sesi fısıltıydı. "Hiç kimse. Böyle bir şey düşünmek bile..."
"İyi," dedi Altan.
"İyi mi?"
"İyi. Çünkü onlar da bunu biliyor." Altan sırtını duvara yasladı ve gözlerini kapattı. "Otuz yıldır kimsenin karşı koymadığı bir köye, üçüncü kez aynı yoldan geliyorlar. Aynı saatte. Aynı sayıyla. Ve arbaletlerini omuzlarında taşıyorlar."
Elara ocağın başında donup kalmıştı.
"Sen... Sen ne diyorsun?" dedi Turgut. "Onlarla savaşacak mıyız? Evlat, sen ayağa bile kalkamıyorsun!"
"Doğru," dedi Altan. "Kalkamıyorum."
Gözlerini açtı.
"Ve üç gün sonra da kalkamayacağım. O yüzden ben savaşmayacağım."
"O zaman ne—"
"Ben sadece düşüneceğim," dedi Altan. "Savaşacak olan sizsiniz."
Turgut'un elinden asası düştü.
Ocaktaki odun çatırdadı. Dışarıda, karanlıkta, kar yeniden yağmaya başlamıştı.
Ve tahta zeminin üzerinde, kömürle yazılmış iki sayı hâlâ duruyordu.
