6. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

6. BÖLÜM: ÖLÜ ADAMIN ZARI

Sefa YÜCEL

Otuz iki gün.
Kuzey Krallığı'nın o isimsiz madeninde geçen her gün, Altan'ın zihnindeki takvime atılan yeni bir çentikti. Vardiyalar değişmiş, kırbaçlar inip kalkmış, zayıf olanlar taş tozunun insafına yenik düşmüştü. Altan'ın kolundan bu sürede dokuz kişi çıkmıştı; üçü ceset, altısı sakat.
Altan ise köşesindeki sessiz bir hayaletti.
Sol omzunu düşük tutuyordu. Sol bacağını hafifçe sürüyordu. Kazmasını iki elle değil, tek elle ve beceriksizce sallıyordu; kotayı ancak dolduracak kadar, hiçbir gardiyanın "bu çocuk toparlanıyor" diye düşünmeyeceği kadar. Ayakta durduğu her saniye, bedenine yalan söylemesini emrediyordu.
Bunun bir bedeli vardı. Sakat görünen bir köle daha çok dayak yerdi. Otuz iki günde dört kez kırbaç, iki kez tekme yemişti; hiçbiri ciddi değildi, hepsi gereksizdi ve her biri kabul edilmiş bir maliyetti.
Ama o zayıf derinin altında bambaşka bir şey oluyordu.
[Partikül rezervi: hedefin %94'ü.]
[Uyarı: bugünkü doldurma seansı için önerilen konum, güneybatı kolu, terk edilmiş üçüncü havalandırma cebi.]
Alpha'nın hava akımı modeli altı gün sürmüştü. Yedinci günden itibaren Altan artık rastgele nefes almıyordu. Ocakta öyle noktalar vardı ki, hava aylardır dönmez, toz çökmez, asılı kalırdı; kimsenin uğramadığı, kimsenin dayanamadığı kör cepler. Diğer köleler oralardan kaçardı. Altan her mola arasında oraya gider, sırtını duvara yaslar ve on beş dakika boyunca yavaş, derin, sabırlı nefesler alırdı.
Herkes o tozun onları öldürdüğünü sanıyordu.
Altan otuz iki gündür orada silah dolduruyordu.
Görünüşte hâlâ sıska ve çelimsizdi. Ama kaburgaları kaynamış, iç organlardaki hasar tamamen silinmiş, kas liflerinin arasına çelik tel gibi gergin yeni bir doku örülmüştü. Bu cehennem kendi zehrini ona içirmiş, o da zehri yakıta çevirmişti.
Fiziksel gücünün artması madenin mimarisini değiştirmiyordu.
Alpha ile yaptıkları yüzlerce zihinsel simülasyon her defasında aynı kırmızı satırla bitiyordu.
[Simülasyon 412: Gardiyan silahlarının ele geçirilip Rün Asansörü'ne saldırı.]
[Sonuç: kapı kalkanında imha. Başarı ihtimali: %0.00]
[Simülasyon 413: Havalandırma bacalarından tırmanış.]
[Sonuç: otuzuncu metrede gaz yoğunluğu nedeniyle boğulma. Başarı ihtimali: %0.00]
[Simülasyon 447: Vardiya Amiri'nin tılsımının çalınması.]
[Sonuç: tılsım kan bağıyla mühürlü olabilir. Doğrulanamıyor. Ancak asansöre binseniz bile yukarıda garnizon var. %0.00]
Dördüncü yüz kırk yedi simülasyon, diye düşündü Altan. Ve hepsi aynı yere çıkıyor.
Burası bir hapishane değildi. İçine girilen ama asla çıkılamayan kapalı bir kutuydu.
Bir istisna dışında.
Bu kutunun tek bir kapısı vardı ve o kapıdan sadece artık nefes almayanlar geçiyordu.
Vardiya çanı madenin derinliklerinde yankılandığında köleler kazmalarını bırakıp yere yığıldı. Altan her zamanki köşesine çekildi. Yanına sürünerek gelen ihtiyar, elindeki gri sıvıdan bir yudum alıp titreyerek öksürdü. Öksürüğün sonunda avucuna baktı; avucunda koyu bir leke vardı.
"Bugün iki kişiyi daha yukarı taşıdılar," diye fısıldadı. Sesindeki teslimiyet bir haber değil, bir kabul gibiydi. "Yakında sıra bana gelecek. Hissediyorum. Taşların tozu artık kemiklerimi kemiriyor."
Altan cevap vermedi. Ama içeriden konuştu.
Alpha. Bir bedenin ölü sayılması için hangi belirtiler gerekir?
[Kalp atışının durması. Solunumun kesilmesi. Vücut ısısının ortam sıcaklığına düşmesi. Göz bebeklerinin ışığa tepkisizliği.]
Bunları bende yapay olarak tetikleyebilir misin?
Kısa bir cızırtı oldu. Alpha'nın trilyonlarca işlemi süzdüğü o mekanik duraksama.
[Teorik olarak mümkün. Depoladığınız mana sayesinde merkezî sinir sisteminize doğrudan müdahale edebilirim. Nabzınızı dakikada iki vuruşa indirir, metabolizmanızı askıya alırım. Vücut ısınız madenin soğuğuyla eşitlenir. Bir hekim bile ölü teşhisi koyar.]
Bedeli.
Hiçbir taktik avantaj bedavaya gelmezdi. Bunu on beş yılda öğrenmişti.
[İki bedel var, Yüzbaşım. Birincisi süre. Sürdürülebilir azami süre kırk iki dakikadır. Kırk ikinci dakikada kalbinize şoku vermezsem beyin ölümünüz geri döndürülemez şekilde gerçekleşir. Gerçekten ölürsünüz.]
İkincisi?
Alpha bir an sustu.
[İkincisi benim.]
[Ben ayrı bir cihazda çalışmıyorum. Sizin sinir sisteminizin içindeyim. Metabolizmanızı askıya aldığımda beslendiğim biyoelektrik akış da düşecek. Tahminim şu: askıya alma süresinin bir noktasında ben de kapanacağım.]
[Yani sizi geri getirecek olan şey, o sırada uyuyor olacak.]
Altan hiç kıpırdamadan karanlığa baktı.
Kapanırsan kırk ikinci dakikada seni kim uyandıracak?
[Kalkış için bir tetik bırakabilirim. Çekirdeğime bir zamanlayıcı yazıp minimum enerjiyle çalışan tek bir devreyi açık tutarım. Bir saat kurmak gibi. Ama bu saatin doğruluğunu test edemem, çünkü test etmek için bir kez ölmemiz gerekir.]
[Dürüst olacağım. Bu bir hesap değil, bir bahis.]
Sapma payı?
[Bilinmiyor. Erken uyanırsam bir arabanın içinde canlı bir ceset olarak yakalanırsınız. Geç uyanırsam hiç uyanmazsınız.]
Altan gözlerini kapattı.
Ve tam da bu yüzden, otuz iki gündür yaptığı şeyin asıl sebebini düşündü.
Kırk iki dakikaya güvenilemezdi. O halde kırk iki dakikayı esnetmek yerine, yolculuğu kısaltmak gerekiyordu.
İhtiyar, dedi yüksek sesle. "Ceset arabaları yukarı ne zaman çıkıyor?"
Yaşlı adam şaşkınlıkla ona baktı. "Günde bir kez. Üçüncü çandan hemen sonra. Ölüleri sabahtan toplarlar, arabaya istiflerler, çan çalınca asansöre sürerler."
"Bekletiliyorlar mı?"
"Bekletilir. Bazen bir vardiya boyunca arabada kalırlar; asansör taş taşıyorsa ceset sonra çıkar."
Altan'ın çenesi kasıldı.
Alpha. Duydun mu?
[Duydum. Eğer üçüncü çandan çok önce ölürseniz arabada beklersiniz ve kırk iki dakika asansöre binmeden dolar.]
Yani ölüm anını dakikasına kadar seçmem gerekiyor.
[Evet. Üçüncü çandan en fazla beş dakika önce. Bir dakika erken olursa marj daralır, bir dakika geç olursa arabayı kaçırırsınız ve ertesi güne kadar bir cesedin yanında canlı yatarsınız.]
Altan sırtını kayaya yasladı.
Otuz iki gün boyunca her çanı saymıştı. Nabzını, kazma vuruşlarını, gardiyan devriyelerinin adım sayısını. Herkes bunu takıntı sanmıştı.
Kutunun tek kapısı var, diye düşündü. Ve o kapı günde bir kez, beş dakikalığına açılıyor.
"İhtiyar," dedi Altan. "Sana bir şey söyleyeceğim ve sözümü kesmeyeceksin."
Yaşlı adam yutkundu.
"Buradan çıkıyorum. Yarın değil, öbür gün değil; üçüncü çandan hemen önce. Bir ceset olarak. Ve sen de benimle geliyorsun."
İhtiyarın elindeki kase titredi.
"Altan..." Sesi kırıldı. "Ben yaşlı bir adamım. Bacaklarım titriyor, ciğerlerim bitik. Sen bir şekilde ölü taklidi yapabiliyorsun, gördüm, anlamadım ama gördüm. Ben yapamam. Bende o... o her neyse, o yok." Başını salladı. "Beni burada bırak. Kimseye bir şey söylemem. Git."
"Ölü taklidi yapmana gerek yok."
"Ne?"
"Arabaya sadece ölüleri koymuyorlar." Altan sesini alçalttı. "Bunu bana ilk gün sen söyledin. Ölenleri veya bir daha kazma tutamayacak kadar sakatlananları. Ben ölü olarak çıkacağım. Sen sakat olarak çıkacaksın."
İhtiyar donakaldı. Ağzı açıldı, kapandı.
"Ama sakatları... Sakatları da çukura atıyorlar. Canlı canlı."
"Biliyorum."
"Bunu biliyor musun?"
"Bu yüzden işe yarıyor," dedi Altan. "Onlar seni ölmeye atacaklar. Ben seni oraya inmek için göndereceğim. Fark, kimin ne beklediğinde."
İhtiyar uzun bir süre konuşamadı. Sonra kırışık elleriyle yüzünü ovuşturdu ve o an, ilk kez, korkudan başka bir şey söyledi:
"Bir sorun var."
"Söyle."
"Sen 'ölürken' orada birinin ağlaması gerekiyor. Senin ölümünü onaylayacak bir tanık. Bunu bana sen söyledin." Yaşlı adam Altan'ın gözlerinin içine baktı. "Eğer aynı gün ben de yere yığılırsam, kim ağlayacak?"
Altan durakladı.
Bunu hesaplamıştı ve çözümü hoşuna gitmiyordu: ihtiyar önce ağlayacak, sonra bir sonraki gün kendini sakatlatacak, iki ayrı arabaya bineceklerdi. Bir gün ara. Bir günde her şey olabilirdi.
"İki araba," dedi. "Bir gün arayla."
"Hayır." İhtiyar başını iki yana salladı. "Sen o çukurda bir gün tek başına kalırsan, ben yukarı çıktığımda kemiklerini bile bulamam."
"Başka yolu yok."
"Var." Yaşlı adamın sesi bir anda tuhaf bir şekilde durulaştı. Titreme gitmişti. "Kotayı doldurmayan köle günlerce dövülür, sonra sakat sayılır. O yol yavaş. Ama bu ocakta bir yol daha var ve o yol aynı gün biter."
Altan gözlerini kıstı.
"Boğa'ya el kaldıran köle," dedi ihtiyar, "akşama kalmaz arabaya yüklenir."
Hücrede, ocakta, tüm o dünyada bir sessizlik oldu.
"Sen seni öldürmeye gelen adamın karşısına dikileceksin," dedi ihtiyar. "Ben de arkandan geleceğim. Seni kurtarmaya çalışan aptal bir ihtiyar gibi görüneceğim. Bu kimsenin tuhaf bulmayacağı tek şey. Sonra o beni bir kez vuracak — ve bir kez yeter. Bu kemikler bir kez fazlasıyla yeter."
"Bu bir tanık değil," dedi Altan yavaşça. "Bu bir kurban."
"Bu bir tercih." İhtiyar hafifçe gülümsedi ve o gülümsemede, yıllardır bu çukurda gördüğü hiçbir şeye benzemeyen bir şey vardı. "Sen bana kaçış yolu göstermedin çocuk. Sen bana bir görev verdin. Beş kıştır kimse bana bir şey vermedi."
Altan uzun uzun ona baktı.
Alpha.
[Adamın planı sizinkinden iyi, Yüzbaşım.]
Biliyorum. Bu beni rahatsız ediyor.
[Neden?]
Çünkü bir köle böyle düşünmez. Bir subay böyle düşünür.
Boğa'nın gelmesi bir tesadüf değildi.
Son üç gündür Altan, otuz iki gün boyunca titizlikle koruduğu görünmezliği bilerek delik deşik etmişti. İki koldan aşağı, birinin duyacağı mesafede, "o dayaktan kalkan çocuk" olduğunu söyletmişti. Kotasını iki gün üst üste fazla doldurup gardiyanın ağzından bir övgü koparmıştı. Boğa'nın adamlarından birinin geçtiği koridorda, kimseye bakmadan, sesli sesli gülmüştü.
Bu ocakta hiyerarşi kırılganlıktan beslenirdi. Boğa'nın altında parçalanıp yaşayan, sonra iyileşip gülen bir çocuk, Boğa'nın tahtına atılmış ikinci ve çok daha büyük bir taştı.
Cevabın gelmesi üç gün sürdü.
Üçüncü çana yedi dakika kala, madenin girişinden ağır adım sesleri duyuldu.
Altan gözlerini açtı.
Zamanlama doğru.
[Yedi dakika. Marj iki dakika. Protokol beklemede.]
Devasa, kel gövde köleleri sağa sola iterek ilerliyordu. Yüzünün yarısındaki yanık izi, mor taşların ışığında canlı bir yara gibi parlıyordu. Arkasında iki adamı vardı ve bu kez ellerinde birer kazma sapı taşıyorlardı.
"Küçük fare!" diye kükredi Boğa. Sesi tünelde yankılandı. "Duydum ki yürüyormuşsun. Duydum ki gülüyormuşsun."
Etrafındaki köleler bir çember oluşturdu. Kimse kaçmadı; bu ocakta seyretmek de bir tür yemekti.
Uzaktaki köşede, iki gardiyan duvara yaslanıp kollarını kavuşturdu. Müdahale etmeyeceklerdi. Kota tutuyordu ve korku da kotanın bir parçasıydı.
Altan ayağa kalkmadı.
Sol omzu düşük, sol bacağı bükük, sırtı kayaya yaslı, otuz iki gündür oynadığı o kırık çocuk olarak oturmaya devam etti. Yüzünü kaldırdı ve devasa adamın gözlerinin içine baktı.
"Geciktin," dedi.
Boğa'nın adımı bir an duraksadı.
Altan'ın hemen arkasında, gölgede, ihtiyar sessizce ayağa kalktı. Titreyen elleriyle yerdeki kazmasını kavradı. Yüzünde korku vardı — gerçek korku, oynanmamış korku — ve tam da bu yüzden kimse bunun bir plan olduğunu düşünmedi.
Alpha, dedi Altan zihninden. Katalizör geldi. Beş dakika sonra öleceğim.
[Emir onaylandı. Metabolik askıya alma protokolü hazır. Zamanlayıcı kuruldu.]
[Yüzbaşım — bir şey söyleyebilir miyim?]
Söyle.
[Eğer saatim şaşarsa ve uyanmazsanız: sizinle çalışmak bir onurdu. İki dünyada da.]
Altan, karnına inecek ilk yumruğu beklerken hafifçe gülümsedi.
Kırk iki dakika sonra görüşürüz, Alpha.
Boğa kırbacını değil, yumruğunu kaldırdı.
Ölü Adamın Yürüyüşü başlıyordu.