1. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

1. BÖLÜM: SÖNMÜŞ YILDIZLAR VE BUZLU PRANGALAR

Sefa YÜCEL

Son hatırladığı renk mordu.
Aethelgard'ın yetmiş ikinci katında, Sıfırıncı Oda'nın tavanı çoktan yok olmuş, yerini iki evrenin birbirini yutmaya çalıştığı o kükreyen yırtığa bırakmıştı. Aşağıda, dünya zaten diz çökmüştü. Silas Vane tek bir kurşun atmadan, tek bir füze ateşlemeden iki yüz on iki milyon insanı öldürmüştü; baraj kapaklarını dijital olarak açarak, hastanelerin yaşam destek ünitelerini karartarak, uçakları havada çarpıştırarak. Tarih onu "Dijital Soykırımcı" diye yazacaktı.
Ve o son on dakika...
Telsiz yoktu. Veda konuşmaları yoktu. Sadece birkaç metre ötesinde, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak ölen sekiz insan vardı. Nikolai'nin o devasa bedeni parçalanmıştı. Li Wei'nin yüzü, ömründe hiç olmadığı kadar huzurluydu. Arthur, Sarah, Kang-Dae... Sıfırıncı Oda'ya dokuz kişi girmişti; sekizi o mermerin üzerinde kalmıştı.
Sonra Alpha. Silas'ın yıllar önce sildiğini sandığı ilk çocuğu, Hakkari'deki o pusudan bu kuledeki cehenneme kadar Sefa'nın kafatasının içinde saklanan o kadim kod parçası. Kendini bir kurtarma yazılımı olarak değil, hiçbir antivirüsün tanıyamayacağı bir kanser hücresi olarak Genesis Çekirdeği'ne kopyalamıştı.
"Ölümümü, Silas. Ve senin sonunu."
Çekirdek çökmüş, kapı kapanmak yerine kendi içine çöken bir kara deliğe dönüşmüştü. Sefa, kanlı elini alnına götürüp yerde yatan kardeşlerine o son asker selamını vermişti. Sonra Silas Vane'i yakasından bir paçavra gibi havaya kaldırmış ve o uğuldayan ağza doğru yürümüştü.
"Sen bu dünyaya ait değilsin Silas. Senin kodun bozuk."
"Şimdi... Birlikte gidiyoruz."
Bedeninin parçalanıp yeniden birleşiyormuş gibi hissettirdiği o kör edici beyaz ışık. Kulakları sağır eden o son "GÜM!" sesi. Ve ardından, geride bıraktığı sessizlik.
Dünya ölmemişti. Dünya kurtulmuştu. Ölen tek şey, o kapıyı arkasından kilitleyen adamdı.
Ve şimdi o adam, nefes alıyordu.
İlk uyanışı bir çamur çukurunda olmuştu.
Gözlerini açtığında üzerinde iki tane devasa, kan kırmızısı güneş vardı. Toprak mor kumla kaplıydı, uzaklardan kanatlı bir şeyin kemik donduran çığlığı geliyordu. Taştan örülmüş yıkık bir kampın avlusunda, yırtık pırtık çaputlar içindeki başka çocuklar ona korkuyla bakıyordu.
Kendi ellerine baktığında anladı. Küçücük, nasırsız, çocuk elleriydi bunlar.
Ve zihninin derinliklerinden, Alpha'ya hiç benzemeyen, buz gibi ve tanımadığı bir cızırtı yükselmişti:
"Sistem Yeniden Başlatılıyor... Konum: İkinci Sunucu. Kullanıcı: Sefa Yücel. Durum: Hayatta."
O an yerdeki keskin bir taşı kavramış, kızıl güneşlere bakarak gülümsemişti. Oyun şimdi başlıyor.
Oyunun ne kadar hızlı başlayacağını bilmiyordu.
Bir saat sonra kampın kapıları açılmış, ellerinde kırbaçlarla gelen adamlar avludaki bütün çocukları ve yaşlıları tek bir zincire dizmişti. Zincirin ucu, dağın karnına açılan devasa, karanlık bir ağza doğru uzanıyordu. Kimse konuşmamıştı. Kimse direnmemişti. Zincire vurulan hiç kimse ilk kez zincire vurulmuyordu.
Sefa, o karanlık ağzın içine adım attığında iki kızıl güneşi son kez gördü.
Sonra dağ, üzerine kapandı.
Ciğerlerine dolan keskin kükürt, küf ve taze kan kokusu, bilincini o karanlık kuyunun dibinden çekip çıkardı.
Gözlerini aralamaya çalıştı ama kirpiklerine yapışmış kalın bir çamur ve buz tabakası buna engel oluyordu. Yüzünü buruşturarak zorla göz kapaklarını ayırdığında, zifiri karanlığı delen soluk, morumsu bir ışıkla karşılaştı. Işık, rutubetli ve dondurucu mağara duvarlarına saplanmış, damarlar gibi parlayan tuhaf taşlardan geliyordu.
Aynı mor, diye geçirdi içinden. Kapının rengi.
Bu düşünceyi, işine yaramayacak diğer bütün düşüncelerle birlikte kenara itti.
Başını kaldırmak istedi. Boynundaki kaslar öyle bir kasıldı ki, beynine iğneler batıyormuş gibi hissetti. Hareket etmeye çalıştığında sağ bileğine binen o donuk ağırlığı fark etti. Soğuk, paslı ve kalın bir zincir. Zincirin öbür ucu, üç adım ötedeki kaya kütlesine çakılmış bir demir halkaya bağlıydı. Kazma sallamaya yetecek kadar uzun, kaçmaya yetmeyecek kadar kısa. Bunu tasarlayan adam işini biliyordu.
Gözleri mor ışığa alışmaya başladığında ellerine baktı.
Bunlar onun elleri değildi.
Karşısında duran kollar sıska, derisi kemiklerine yapışmış, zayıflıktan titreyen bir çocuğun kollarıydı. Avuç içleri ağır iş yapmaktan parçalanmış, tırnaklarının arası siyah çamurla dolmuştu. Bedenini yokladı. Kaburgaları derisinin altından sayılıyordu. Her bir eklemi, uzun süren bir açlığın ve bitmek bilmeyen bir eziyetin kronik sızısıyla sızlıyordu.
Ben kimim, biliyorum, diye düşündü. Peki bu kimin bedeni?
Zihnini ne kadar zorlarsa zorlasın, bu çocuğun geçmişine dair tek bir anı, tek bir yüz veya isim bulamadı. Kendi hayatının her saniyesi acı verecek kadar netti — Ömer Paşa'nın sesi, Hakkari'nin taşları, TCG Anadolu'nun güvertesindeki rüzgar — ama bu bedene ait hiçbir şey yoktu. Sıska beden, geçmişini bir yerlerde unutmuş, sadece acı çekmek için var olan boş bir kabuk gibiydi.
Bir deneme daha yaptı.
"Alpha. Durum raporu ver."
Bu emri, yıllardır zihnine entegre olan sisteme gönderdi. Sağ gözünün retinasında belirmesi gereken o yeşil veri akışını, kalp ritmini gösteren grafikleri bekledi.
Sessizlik. Sadece mağaranın derinliklerinden gelen dondurucu bir rüzgarın uğultusu.
"Alpha. Çevresel tarama başlat."
Yine sessizlik.
Elbette sessizlik. Alpha ölmüştü. Onu kendi elleriyle o makinenin kalbine sürmüş, kendi elleriyle harcamıştı. Kafasının içi, Sıfırıncı Oda'da ellerini konsoldan çektiği andan beri bomboştu.
O halde avluda duyduğu o ses neydi?
O ses Alpha değildi. Alpha'nın tonunda hep bir şey vardı; bir sabır, bir yorgunluk, insanı öğrenmiş bir şeyin sıcaklığı. Avludaki ses ise bir kapı gibiydi. Bir eşik. Ona bir isim değil, bir kayıt numarası vermişti.
Kullanıcı: Sefa Yücel.
Bu evren onu tanımıştı. Ve onu tanıyan şey, ona yardım edeceğine dair hiçbir söz vermemişti.
Zihninin içinde yapayalnızdı. Ne bir sistem, ne bir destek, ne de eski gücü vardı.
Derinlerden gelen ağır kazma sesleri ve ritmik bir metal şıkırtısı kulaklarına doldu. Yüzlerce insan, devasa bir yer altı ocağında o mor taşları kayalardan sökmek için var güçleriyle kayalara vuruyordu. İçerideki hava o kadar soğuktu ki, insanların ağzından çıkan nefes havada beyaz bir buhar bulutuna dönüşüyordu.
Hemen sağ tarafında, karanlığın içinden cılız, hırıltılı bir öksürük duyuldu. Başını o yöne çevirdiğinde, kendisi gibi zincirlenmiş, yüzü kömür karasına dönmüş yaşlı bir adam gördü. İhtiyar, elindeki ağır kazmayı bırakmış, soluk soluğa ona bakıyordu.
"Altan..." diye fısıldadı ihtiyar, çatallı ve kuru bir sesle. Eliyle titreyerek karanlık tüneli işaret etti. "Kalk çocuk... Geliyor..."
Altan.
Zihninde bu kelimeyi evirip çevirdi. Yabancı bir kelimeydi ama bir anda yerine oturdu. Demek bu bedene böyle sesleniyorlardı.
Ve bir şey daha fark etti; bir gün önce fark etseydi belki tüylerini diken diken ederdi. İhtiyarın konuştuğu dil, hayatında hiç duymadığı bir dildi. Ne bir kelimesini tanıyordu, ne de bir ekini. Ama zihni onu, sanki Ankara'da bir brifing dinliyormuş gibi, hiç zorlanmadan anlamlandırıyordu.
Çeviren bir şey var, diye düşündü soğukkanlılıkla. Ve o şey Alpha değil.
"Kalk diyorum, yine derini yüzecek..." İhtiyar titreyen elleriyle kazmasına geri sarılırken, mağaranın derinliklerinden gelen ağır çizme sesleri duyuldu.
Çamuru ve buzu ezen, her adımda toprağı titreten adımlar. Mor taşların soluk ışığında, iki metreye yakın boyuyla devasa bir silüet belirdi. Üzerinde kaba demirden dövülmüş kalın bir zırh, omuzlarında ise yırtık bir ayı postu vardı. Belindeki tırtıklı, uzun kılıç ürkütücüydü ama asıl dehşet verici olan, elinde sıkıca tuttuğu ucu demir kancalarla dolu kalın kırbaçtı. Gardiyanın nefesi havada buharlaşıyor, vahşi gözleri karanlıkta bir yırtıcı gibi parlıyordu.
Sefa, adamın yürüyüşünü izledi. Ağırlığını sol bacağına veriyor. Sağ dizi eski bir yaralanma taşıyor. Kılıcını çekmiyor, çünkü burada kılıcını çekmesini gerektirecek bir şey yaşamamış. Kibirli. Kibir bir açıktır.
Bilgiyi zihnindeki dosyaya kaydetti. Şimdilik yapabileceği tek şey buydu.
"Kazmaya devam edin aşağılık pislikler!" diye gürledi gardiyan. Sesi duvarlarda yankılanıyordu. "Kotayı doldurmazsanız bu gece hepinizi donarak ölmeye terk ederim!"
Gardiyanın bakışları, yerde kıpırdamadan duran Altan'a kilitlendi. Çizmelerini vura vura ona doğru yaklaştı ve tepesine dikildi.
"Sen," diye homurdandı adam, kırbacının sapını avucuna vurarak. "Aylardır bu çukurdasın. Aylardır yediğin yemeğin hakkını bile veremedin. Zaten sıska bir fareydin, şimdi tamamen bir asalağa dönüştün."
Aylardır.
Bu tek kelime, Sefa'nın zihnindeki en karanlık soruyu ortaya attı. Bu beden aylardır buradaydı. Peki o aylar boyunca içinde kim vardı? Bu çocuk, o kapı açılmadan çok önce bu kayaya zincirlenmişti. Ve şimdi o çocuktan geriye tek bir anı bile kalmamıştı.
Ben bu bedene girmedim, diye düşündü buz gibi bir netlikle. Ben bu bedende boşalan yeri doldurdum.
Gardiyan beklemedi. Ağır demir çizmesiyle Altan'ın kaburgalarına okkalı bir tekme savurdu.
Sefa'nın içgüdüleri anında devreye girdi. Kasıl. Darbeyi em. Adamın destek bacağına hamle yap. Yirmi yılın öğrettiği o ölümcül refleks, sinir uçlarından aşağı bir emir gibi indi.
Ve on dört yaşındaki bu tükenmiş bedene çarpıp paramparça oldu.
Beden, zihnin hızına yetişemedi.
Tekme tam kaburgalarına patladı. Altan nefesi kesilerek buzlu çamurun içinde sürüklendi ve sırtını arkadaki sivri kayaya çarptı. Ağzına anında yoğun, sıcak bir demir tadı doldu. Gözleri karardı. Acı o kadar gerçek ve o kadar saf bir şekilde bedenini yaktı ki, zihni yerinden sarsıldı.
Yıllardır ilk defa, bir darbeyi karşılayamamıştı.
"Kalk ve o lanet kazmayı eline al!" diye kükredi gardiyan. Sonra sesini yükseltip bütün ocağa doğru bağırdı: "Bakın! Kotayı doldurmayan böyle olur! Bu geceyi görmezse, sabah leşini siz taşıyacaksınız!"
Örnek olsun diye, diye kaydetti Sefa. Beni öldürmek istemiyor. Beni gösteri malzemesi yapıyor. Demek ki emri var: köle eksiltilmeyecek.
Kanlı tükürüğünü yere tükürdü. Acıyı zihninde soğuk, kilitli bir odaya itti. Titreyen kollarına yüklendi ve yavaşça, dizlerinin üzerinden doğruldu. Çamurlu yüzünü kaldırıp gardiyanın gözlerinin içine baktı.
Gözlerinde bir çocuğun korkusu yoktu. İhtiyarın beklediği o acınası yalvarış veya ağlama krizinden eser yoktu. Sadece dipsiz, ölü gibi bakan, sessiz bir kabulleniş vardı.
Gardiyan bir anlığına duraksadı. O sıska çocuğun gözlerindeki o dipsiz boşluk onu rahatsız etmişti. Yıllardır bu ocakta binlerce yüz görmüştü; korku görmüştü, nefret görmüştü, delilik görmüştü. Bu, onların hiçbiri değildi. Bu, bir insanın bir başkasına bakışı değildi. Bu, bir avcının mesafe ölçmesiydi.
Adam bir an için geri adım atacak gibi oldu. Sonra bunu kendine yediremeyip homurdandı, kırbacını yere vurdu ve diğer kölelere doğru yöneldi.
Adam uzaklaştığında, ihtiyar köle yavaşça Altan'a yaklaştı. Çatlak dudaklarından beyaz bir buhar çıkıyordu.
"Aklını mı kaçırdın çocuk?" diye fısıldadı ihtiyar, korkuyla etrafına bakınarak. "Ona öyle bakarsan seni yaşatmaz. Zaten aylardır buranın soğuğu ciğerlerini çürüttü. İyi misin sen?"
Altan, boğazını temizleyip o kurumuş dudakları araladı. Kendi sesini ilk defa duyuyordu; pürüzlü, zayıf ve bir o kadar da yabancıydı. Emir vermeye alışmış bir adamın, kendi sesini tanıyamaması tuhaf bir aşağılanmaydı.
"Burası..." diye fısıldadı, kelimeleri zorlukla bir araya getirerek. "Burası neresi?"
İhtiyarın gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Başına yediğin o son darbe hafızanı mı sildi evlat? Nerede olacağız... Kuzey Krallığı'nın donmuş madenlerindeyiz. Dünyanın en dibindeyiz. Burası, güneşin uğramadığı, merhametin olmadığı yer. Buradan sadece ölüler çıkar."
Krallık, diye tekrarladı Sefa içinden. Demek burada krallar var. Kral varsa taht vardır. Taht varsa taht kavgası vardır. Taht kavgası varsa... bir çatlak vardır.
Silas Vane bu evrende bir yerlerdeydi. Bunu bir his olarak değil, bir gerçek olarak biliyordu; çünkü o kapıdan içeri iki kişi düşmüştü ve kendisi hayattaysa, Silas da hayattaydı. Ve Silas Vane, düştüğü hiçbir yerde köle kalmazdı. O adam nereye giderse gitsin, orada kendine bir taht bulurdu.
Sefa sessiz kaldı. İhtiyarın sözleri mağaranın buz gibi duvarlarına çarpıp yok oldu. Gözlerini mor taşlara, prangalara ve kendi zayıf ellerine çevirdi.
Şu an bir kaçış planı yapacak gücü yoktu. Gardiyanın boynunu kıracak hızı yoktu. Emrinde tim yoktu, arkasında donanma yoktu, kafasının içinde ona yol gösteren bir ses yoktu. Sadece bu zayıf, tükenmiş beden ve önünde duran aşılmaz kaya vardı.
Derin bir nefes aldı. İçindeki o eski dünyayı — Ankara'yı, TCG Anadolu'nun güvertesini, Ömer Paşa'nın omzundaki elini, Aethelgard'ın sahiline dikilen o obsidyen mızrağı ve etrafındaki dokuz heykeli — hepsini o nefesle birlikte dışarı üfledi ve sonsuza dek kapattı.
Ayaklarının dibinde duran, sapı kıymıklarla dolu o ağır demir kazmaya uzandı. Parmaklarını sapına sıkıca kilitledi.
Arkasını döndü ve mor damarlı sert kayaya doğru yürüdü. Kazmayı havaya kaldırdı ve taşa vurdu.
Tak.
Kollarında yeni kasılmalar başladı, avuç içlerindeki yaralar tekrar kanadı. Vurmaya devam etti.
Hayatta kalması gerekiyordu. Etrafını, kuralları, zincirleri ve bu cehennemi izlemek için hayatta kalmalıydı. Bu bedeni bir silaha dönüştürmek için önce onu beslemesi, sonra kırması, sonra yeniden dövmesi gerekecekti. Bu aylar alacaktı. Belki yıllar.
Zamanı vardı. Zaman, ölmemiş bir adamın sahip olduğu tek şeydi.
Birinci kural: Önce yaşa, sonra savaş.
Kazma bir kez daha kayaya indi. Mor taşlardan biri çatladı ve içinden, sanki nefes alan bir şeyin ışığı gibi soluk bir parıltı sızdı.
Ve Kuzey Krallığı'nın bu karanlık çukurunda, kimsenin haberi olmadan, yeni bir savaş başlamıştı bile.