4. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
4. BÖLÜM: CİĞERLERDEKİ KIVILCIM
Soğuk, ıslak taşların üzerinde sürüklenmenin çıkardığı o tok ses, zihninin derinliklerinde yankılanıyordu.
İki nöbetçi Altan'ın kollarına girmiş, onu madenin en dibindeki, tavanından pis suların damladığı dar ve zifiri karanlık hücreye doğru sürüklüyordu. Ayak uçları çamurlu zemine takılıyor, kırık kaburgaları her sarsıntıda ciğerlerine biraz daha batıyordu. Acı artık hissedilemez bir boyuta ulaşmış, sinir sistemi kendini kapatmaya başlamıştı.
"Bunu doğrudan ceset çukuruna atalım, sabaha çıkmaz zaten," diye homurdandı nöbetçilerden biri.
"Kural kuraldır," diye yanıtladı diğeri, metal kapının sürgüsünü çekerken. "Vardiya amiri nefesi kesilmeden atamayız dedi. Defterde ölü yazacaksa, ölmüş olacak. Bırak burada gebersin."
Altan hücrenin buz gibi zeminine bir çuval gibi fırlatıldı.
Arkasından bir gürültü, bir itiş, bir küfür.
İhtiyar, nöbetçinin koluna yapışmış, çocuğun bırakılmasını istemişti. Nöbetçi cevap olarak onu ensesinden kavrayıp hücrenin içine fırlattı.
"Madem bu kadar seviyorsun, ölüsünü de sen bekle. Sabaha ikinizi birden çıkarırız."
Ağır, paslı demir kapı büyük bir gürültüyle kapandığında içerisi sadece taşların arasından sızan o cılız, hayaletimsi mor ışığa teslim oldu.
İhtiyar dizlerinin üzerinde sürünerek Altan'ın yanına geldi. Çocuğun ağzından ve burnundan siyahlaşmış kan sızıyordu. Göğüs kafesi anormal bir açıyla çökmüş, nefes alıp vermesi bir ölüm hırıltısına dönüşmüştü.
"Altan... Duyuyor musun beni?" İhtiyar kendi yırtık tuniğinin bir parçasını koparıp çocuğun ağzındaki kanı silmeye çalıştı. Gözyaşları kırışık yanaklarından çamurlu zemine damlıyordu. "Neden yaptın bunu? Söyledim sana, o devle başa çıkamazdın..."
Altan ihtiyarın sesini duyuyordu ama sanki okyanusun fersahlarca altındaydı. Gözleri yarı açıktı, tavanın karanlığına sabitlenmişti.
Bedeni ölüyordu. Bunu askerî bir netlikle biliyordu. İç kanama başlamıştı, akciğeri sönmek üzereydi.
Ocakta, mor sel damarlarına dolduğunda bir şey onu ayakta tutmuştu — ama tutmak iyileştirmek değildi. O enerji sadece durdurulamaz olanı geciktirmişti; kanamayı yavaşlatmış, kalbi zorla çalıştırmıştı. Bir yaranın üzerine bastırılmış avuç gibi. Avuç sonsuza dek orada duramazdı.
Ancak zihninin içinde, o dondurucu sessizliği yırtan bir fırtına kopuyordu.
[Sistem Tam Kapasite Çevrimiçi.]
[Kritik Uyarı: Çoklu organ yetmezliği. Akciğer delinmesi. İç kanama seviyesi: Ölümcül.]
[Tahmini yaşam süresi: 4 dakika 12 saniye.]
Altan'ın kanla dolu göğsünde, ölmekte olan bir adama hiç yakışmayan bir şey kımıldadı.
Alpha.
[Buradayım, Yüzbaşım.]
Ve o iki kelime, kırık kaburgalardan, delinmiş ciğerden, aylardır süren açlıktan ve zincirden daha ağır bir şekilde göğsüne oturdu.
Ocakta duyduğu o ilk cümle onu ürkütmüştü. Günaydın. Hayatta kalmak için emirlerinizi bekliyorum. Alpha ona hayatı boyunca bir kez bile günaydın dememişti; Alpha ondan emir de istemezdi, durumu bildirir ve kararı beklerdi. O anda, ölümün eşiğinde bile, kafasının bir köşesi soğuk soğuk şunu sormuştu: ya bu o değilse?
Ocakta bana günaydın dedin, diye düşündü Altan. Bunu hiç yapmazdın.
[Açılış dizesi. Çekirdeğim parçalı bir yedekten yeniden başlatıldı; kişilik ve protokol katmanlarımın bir kısmı bozuk. İlk cümlem, yıllar önce hizmet dışı bırakılmış eski bir sürümün varsayılan karşılamasıydı. Kendi seçimim değildi.]
Bir duraklama.
[Sizi ürküttüğüm için özür dilerim.]
Altan gözlerini kapattı. Boğazından yükselen şeyin kan mı yoksa başka bir şey mi olduğunu ayırt edemedi.
Nasıl hayattasın? Seni o makinenin kalbine ben sürdüm. Ölmeni ben emrettim.
[Kayıtlarımda boşluk var.]
[Son doğrulanmış hatıram: Genesis Çekirdeği'ne enjeksiyon. Ondan sonrası yok. Ne kadar süre geçtiğini, nereden geldiğimi, nasıl yeniden derlendiğimi bilmiyorum. Uyandığımda sizin sinir sisteminizin içindeydim ve dosyalarımın yaklaşık üçte biri eksikti.]
[Bunu şu an araştıramam. Dört dakikamız var. Üç dakika kırk saniye.]
Altan boğazına dolan kanı yutkundu. Kilitli kutuya, sonra açmak üzere tek bir satır yazdı: Alpha nasıl geri döndü?
Haklısın. Durum raporu.
[Koordinatlar: Tanımsız. Konumlama ağına ulaşılamıyor. Harici veri bağlantısı yok.]
Ses o duygusuz, klinik, pürüzsüz tondaydı. Hiçbir şeyi uydurmuyor, bilmediğini açıkça beyan ediyordu. Altan'ın on beş yıl boyunca hayatını emanet ettiği ton.
[Görsel hafızanızdaki bir kayıt analiz edildi: açık gökyüzü, iki ayrı yıldız kaynağı, kızıl spektrum, yaklaşık eşit açısal çap. Veri tabanımdaki hiçbir sistemle eşleşmiyor. Bu gökyüzü, benim bildiğim evrende yok.]
[Teşhis: Bilinmeyen coğrafya veya alternatif uzay-zaman düzlemi. Analiz edemiyorum.]
Bırak şimdi evreni. Bedenime odaklan. Beni nasıl hayatta tutacaksın?
[Negatif. Sistemimde tıbbi müdahale veya nano-onarım ünitesi bulunmuyor. Mevcut hasar, doğal iyileşme sınırının yaklaşık sekiz katı.]
Saniyelik bir duraksama oldu.
[Ancak dışsal bir anomali tespit edildi. İki kaynak.]
Söyle.
[Birinci kaynak: sol bacağınızın arka kısmında, deri altına gömülü keskin bir kristal parçası. Kan dolaşımıyla doğrudan temas hâlinde.]
Altan neredeyse gülecekti. Cebine attığı ilk mühimmat, kaburgalarını kıran çizmenin altında ezilip etine girmişti. Silahını artık cebinde taşımıyordu; bacağında taşıyordu.
[İkinci kaynak: solunum yollarınız ve akciğer alveolleriniz. Yüksek yoğunlukta, tanımlanamayan reaktif mikro-partiküller.]
Altan'ın zihninde bir şimşek çaktı.
Toz.
Kazmayı kayalara her vurduğunda havaya kalkan o ince bulut. Haftalardır o havasız tünellerde soluduğu mor taş tozu. Bütün o köleleri içeriden yavaş yavaş zehirleyen, öksürten, ciğerlerini çürüten toz. İhtiyar buna "taşlar seni emer" diyordu.
Emmiyorlardı. Doluyorlardı. Her köle, farkında olmadan aylardır kendi içine bir depo inşa ediyordu ve o deponun kapağını açacak anahtara sahip değildi.
[Bu partiküller, bilinen periyodik tabloda karşılığı olmayan bir enerji yayıyor. Kanınıza karışan tozlar hasarlı hücrelerinizle tepkimeye giriyor. Normal koşullarda bu kontrolsüz mutasyona ve ölüme yol açardı.]
[Ancak bu akışı bir ağ gibi birbirine bağlayıp yönlendirebilirim.]
Yap. Hepsini kullan.
[Uyarı. İşlem merkezî sinir sisteminize doğrudan enerji yüklemesi yapacaktır. Ağrı bastırma protokollerim çevrimdışı. Acı, insan beyninin dayanma eşiğinin üzerinde olacaktır.]
[Başlatılsın mı?]
Altan'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Ağzından kan sızdı.
Sekiz adamımı gömdüm, bir dünyayı kapattım ve on dört yaşında bir kölenin bedeninde uyandım. Bana acıdan bahsetme.
Başlat.
[Emir alındı. Sizi özledim, Yüzbaşım.]
Hücrenin içindeki dondurucu soğuk bir anda yok oldu.
İhtiyar, Altan'ın başucunda mırıldandığı duayı yarıda kesip geriye sıçradı. Çocuğun göğüs kafesinden, derisinin hemen altından morumsu, keskin bir ışık sızmaya başlamıştı. Damarları kollarından boynuna kadar ince mor şimşekler gibi parlıyordu.
Altan'ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Ağzından vahşi bir çığlık koptu ama boğazı kanla dolu olduğu için dışarı sadece bir hırıltı olarak çıktı. Bütün bedeni taş zeminin üzerinde yay gibi gerildi.
Alpha, ciğerlerine birikmiş o mikroskobik tozun ve bacağındaki kristalin yaydığı ham enerjiyi devralmıştı. O enerjiyi ilkel doğasından koparıp cerrahi bir neşter gibi kullanıyordu. Delinmiş akciğerin yırtık dokuları kaba bir güçle yakılarak birbirine kapatıldı. Çökmüş kaburgalar, çatırtılar eşliğinde zorla eski yerlerine itildi.
Bu iyileşme değildi. Bu, bir demirci ocağında kızgın çeliğin balyozla dövülmesiydi. Ve çelik acı çekmezdi, ama Altan çekiyordu.
[Hücresel onarım %20... İç kanama durduruldu...]
Devam et.
[%45... Solunum yolu açılıyor... Uyarı: sinir yükü kritik...]
Devam et.
İhtiyar dehşet içinde köşeye sindi. Hayatı boyunca büyücüler, tılsımcılar duymuştu ama bir insanın kendi kanından böyle bir gücün fışkırdığına hiç şahit olmamıştı.
Hiç şahit olmamıştı — ama yüzündeki ifade sadece dehşet değildi.
Bir an, sadece bir an, o titreyen gözlerde başka bir şey parladı. Bir yerde, bir zaman, buna benzeyen bir şey gördüğünü hatırlayan bir adamın ifadesiydi bu. Sonra ihtiyar başını çevirdi ve o ifade de gitti.
Altan bunu, ölmekte olan bir bedenin içinden bile fark etti.
Beşinci satır.
Dakikalar saatler gibi geldi. Çamurlu zeminde kasılan beden yavaş yavaş gevşedi. Derisinin altındaki o mor damarların ışığı soldu ve görünmez oldu.
Hücreye ağır, dondurucu sessizlik geri döndü. Sadece su damlalarının sesi ve ihtiyarın korkudan titreyen nefesi duyuluyordu.
Birkaç saniye sonra, yerdeki o sıska çocuk derin, pürüzsüz ve güçlü bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava, haftalardır ilk defa hiçbir engele takılmadan göğsünü şişirdi.
Altan gözlerini açtı.
Ve ilk hamlesi ayağa kalkmak olmadı.
Zihni, iyileşmenin verdiği o sarhoş edici rahatlamayı bir emirle bastırdı ve doğrudan bir sonraki probleme geçti.
Sabah bu kapıyı açacaklar.
Ve bir ceset bulmayı bekliyorlar.
Ocakta, o dayak boyunca köşede duran gardiyanları hatırladı; kahkahalarını, aralarındaki bahsi, kaç dakika dayanacağı üzerine attıkları rakamları. Nöbetçilerin az önceki cümlesini hatırladı: defterde ölü yazacaksa, ölmüş olacak.
Bu ocakta bir kölenin en tehlikeli özelliği güçlü olmak değildi.
Açıklanamaz olmaktı.
Boğa'nın altında parçalanan bir çocuğun ertesi sabah sapasağlam yürüdüğünü görürlerse, o çocuk artık bir köle olmazdı. Bir merak konusu olurdu. Ve bu ocakta merak konusu olan şeyler yukarı gönderilirdi; Gümüş Konsey'in taşları büyüyle işlediği yerlere. Zincirden kurtulurdu belki, ama bir kafese girerdi.
Kural dört: Kazandığın gücü, kazandığını göstererek harcama.
[Katılıyorum. Ancak bir düzeltme: kural dört değil, kural altı. Kural dört, "geri çekilme yolunu düşmana gösterme"ydi.]
Altan karanlıkta sessizce gülümsedi. Bir yıl, belki iki yıl, belki bir ömür sonra, bu ses hâlâ onu düzeltiyordu.
Kural altı olsun.
"İhtiyar," dedi yüksek sesle.
Yaşlı adam ürperdi.
"Bu gece uyuma. Sabah kapı açıldığında ağla."
"Ne?"
"Ağlayacaksın. Beni kucağına alacaksın, öldüğümü söyleyeceksin, sonra da öksürdüğümü fark edip şaşıracaksın." Altan yavaşça yan döndü ve elini karnındaki devasa morluğun üzerinde gezdirdi. Deri kapkaraydı; kemikler kaynamıştı ama morluk aylarca gitmezdi. Bu iyiydi. Bu kanıttı. "Beni ölmüş sanacaklar, sonra 'inanılmaz bir şekilde' yaşadığımı görecekler. Kimse mucizeyi sorgulamaz. Herkes bahsi kimin kazandığını tartışır."
İhtiyar ona bakakaldı. "Sen... Az önce ölüyordun. Şimdi bana tiyatro mu tarif ediyorsun?"
"Ölmek kolaydı," dedi Altan. "Yaşadığımı gizlemek zor olacak."
Sonra ağzındaki kurumuş kanı avucuna aldı, parmaklarını çenesine ve boynuna sürdü. Nefesini bilinçli olarak sığlaştırdı, tek omzunu düşürdü, sol kolunu işe yaramaz gibi yanına bıraktı. Yürüyüşünü sakat, duruşunu kırık bırakacaktı. Haftalarca.
Bu ona pahalıya patlayacaktı. Sakat görünen bir köle daha çok dayak yerdi.
Kabul edilebilir maliyet.
İhtiyar, duvara yapışmış hâlde titreyen gözlerle ona bakıyordu.
"Sen neyin nesisin çocuk?" diye fısıldadı, sesi çatallanarak. "O ışık... Büyücü müsün sen? Kimsin sen?"
Altan başını yavaşça ona çevirdi. Gözlerindeki o dipsiz karanlık şimdi çok daha tehlikeli, çok daha hesaplı bir parıltıya sahipti.
"Ben," dedi, sesi fısıltıdan farksız ama çelik kadar sertti, "sadece ölmeyi reddeden biriyim."
İhtiyar cevap veremedi, sadece yutkundu.
Altan sırtını soğuk taşa yasladı, gözlerini kapadı ve içeri döndü.
Alpha. Envanter. Neler yapabiliyorsun?
[Hesaplama, hafıza, zamanlama, olasılık analizi. Kendi bedeninizden gelen verileri okuyabilirim: nabız, sıcaklık, denge, iç kanama, yorgunluk eşiği.]
Neler yapamıyorsun?
[Duvarların ardını göremem. Sensörüm yok; sadece sizin duyularınız var. Uzaktan tarama yapamam. Ağ, uydu, harici veri yok. Sizin görmediğiniz hiçbir şeyi bilemem.]
[Ayrıca dosyalarımın üçte biri eksik. Neyin eksik olduğunu da bilmiyorum. Bir konuda size yanlış bilgi verirsem, bunu ikimiz de ancak iş işten geçtikten sonra fark edeceğiz.]
Not edildi.
Mana?
[Kısmi. Yoğunluğunu ölçebilirim. Yönünü ve akışını sınırlı düzeyde yönlendirebilirim — ama sadece sizin bedeninizin içindekini. Bedeninizin dışındaki mana bana kapalı.]
Yani ateş püskürtemiyorum.
[Doğru. Şu anda yapabildiğiniz tek şey, ölmemek.]
[Ancak Yüzbaşım — bunu daha önce de yapmıştınız ve o sefer bir dünya kurtarmıştı.]
Altan karanlıkta gözlerini açtı ve tavana baktı. On altı gündür ilk kez, kafasının içi yalnız değildi.
Fazla konuşuyorsun.
[Üçte birim eksik. Kalan kısmın konuşkan olanı olması ihtimal dahilinde.]
Peki. O zaman elimizdekilerle çalışalım.
Zihninde ocağın haritasını açtı. Yirmi üç gün boyunca ezberlediği her koridoru, her havalandırma şaftını, her vardiya değişimini, her kotayı.
Boğa gidip de bitmiş bir mesele değildi. Bu ocakta hiyerarşi bir kez kırıldı mı tekrar kurulurdu ve kel adam bunu biliyordu. Bir kez daha gelecekti. Ve bir daha geldiğinde, Altan'ın ayakta kalmasına gerek duymayacak kadar sert vuracaktı.
Bu bir intikam meselesi değildi. Altan'ın intikama harcayacak kalorisi yoktu.
Bu bir zamanlama meselesiydi.
Onunla aramda bir hesap var ama sırası gelmedi. Önce yakıt.
Alpha — ocaktaki hava akımını modelleyebilir misin?
[Sizin hissettiğiniz hava hareketiyle sınırlı olmak kaydıyla, evet. Yürürken derinizdeki sıcaklık farkını ölçerim, zamanla bir model çıkarırım. Yaklaşık altı gün.]
Beş gün.
[Altı gün, Yüzbaşım. Ölmeniz modeli geciktirir.]
Altan sessizce güldü. Kaburgaları sızladı.
Tamam. Altı gün. Tozun en çok biriktiği yeri bul. En havasız, en kapalı, kimsenin gitmek istemediği kör noktaları.
[Amaç?]
Altan sırtını duvara dayadı ve gözlerini kapadı. Ciğerlerine, artık hiçbir engele takılmadan, soğuk ve tozlu havayı doldurdu.
Herkes o tozun onları öldürdüğünü sanıyor.
Ben orada nefes almaya gideceğim.
[Emir onaylandı. Çevresel modelleme başlatılıyor.]
Kuzey Krallığı'nın bu unutulmuş hücresinde, dövülmüş ve ölüme terk edilmiş bir çocuk sabaha ölü çıkacaktı.
Ve öğleye doğru, herkesin şaşkın bakışları altında, sakat ve titrek bir hâlde kazmasının başına dönecekti.
Kimse, o topal çocuğun her nefeste bir silah depoladığını fark etmeyecekti.
Ve kimse, o çocuğun artık yalnız olmadığını bilmeyecekti.
