7. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

7. BÖLÜM: KIRK İKİ DAKİKA

Sefa YÜCEL

Boğa'nın devasa gövdesi, mor taşların soluk ışığını keserek Altan'ın üzerine karanlık bir dağ gibi çöktü.
Adamın nefesindeki çürümüş et ve ekşi ter kokusu, tünelin ağır havasına karışıyordu. Yüzünün yarısındaki yanık izi, o ışıkta hâlâ iyileşmemiş bir yara gibi parlıyordu.
"Geciktim mi?" diye hırıldadı kel dev. "Geciktim demek."
Altan hâlâ oturuyordu. Sol omzu düşük, sol bacağı bükük, sırtı kayaya yaslı. Otuz iki gündür oynadığı çocuk.
[Üçüncü çana yedi dakika. Pencere beş dakikada açılıyor. İlk iki dakikayı ölmeden geçirmelisiniz.]
Anlaşıldı.
[Ve bir şey daha, Yüzbaşım. Kırılmayı ben seçeceğim. Ona nereye vuracağını siz söyleyeceksiniz.]
Nasıl?
[Kafaya inen tek bir darbe beyin sarsıntısı yaratır ve protokolü başlatamam. Onu gövdeye yönlendirin. Öfkeli bir adam, en çok aşağılandığı yere vurur.]
Altan başını kaldırdı ve devasa adamın gözlerinin içine baktı.
"Bir aydır seni bekliyordum," dedi. Sesi fısıltıdan farksızdı ama tünelin sessizliğinde herkes duydu. "Cesaretini toplaman bu kadar mı sürdü?"
Çemberi oluşturan kölelerin arasından bir uğultu geçti. Köşedeki iki gardiyan birbirine baktı.
Boğa'nın yüzündeki alay yerini saf bir nefrete bıraktı. "Sen ne dedin?"
"Bir çocuğu öldürmek için üç gün düşündün." Altan konuşurken elini yavaşça karnının üzerine koydu — bilerek, göze batacak kadar açık bir hareketle. Otuz iki gündür orada duran kapkara morluğun tam üstüne. "Buraya, değil mi? Bir daha aynı yere vuracaksın. Çünkü aklına başka bir yer gelmiyor."
Boğa'nın gözü oraya kaydı.
Hedef verildi.
[Doğru. Devam edin.]
İlk yumruk karnına indi.
Altan onu bekliyordu ama kabul edilebilir olması, acımaması anlamına gelmiyordu. Otuz iki gün boyunca ördüğü o çelik tel dokusu darbeyi yaydı, yumruk artık organlara doğrudan ulaşmadı — ama nefes yine kesildi, safra yine boğaza yürüdü, gözler yine karardı.
Yere kapaklandı. Ellerini yere yaydı. Ve kalkmadı.
Kalkmak, iyileşmiş bir bedenin işiydi.
"Kalk," diye böğürdü Boğa, çizmesini böğrüne geçirerek. "Kalk da tekrar konuş!"
İkinci tekme. Üçüncü.
Altan her seferinde gövdesini bir parça çevirdi; kaburgayı değil, kalın sırt kaslarını verdi. Her seferinde Boğa'nın ayak sesinin ritmini dinledi. Her seferinde, kendi kafasının içindeki sayacı işletti.
Bir dakika kırk beş.
[Bir dakika elli iki. Sayacınız üç saniye ileri, Yüzbaşım. Nabzınız yüksek.]
Düzelt.
[Düzelttim.]
Ağzından kan geldi. Bu sefer numara değildi; yanağının içi gerçekten yırtılmıştı. Bunu not etti — sonra işine yarayacaktı.
İki dakika. Pencere açıldı.
[Onaylıyorum. Şu andan itibaren ölebilirsiniz.]
Ve tam o anda plan neredeyse bitiyordu.
Boğa geri çekildi.
Soluk soluğaydı. Yerdeki sıska çocuk artık ne konuşuyor, ne kıpırdıyordu; sadece çamurun içinde büzülmüş, öksürüyordu. Bir hiyerarşi savaşında bunun adı vardı: iş bitmişti. Adam mesajını vermişti. Herkes görmüştü.
"Bir daha ağzını açarsan," dedi Boğa, tükürerek, "seni gerçekten öldürürüm."
Ve arkasını döndü.
Altan'ın kanı dondu.
Alpha —
[Gördüm. Gidiyor.]
Gitmesine izin veremezdi. Boğa'nın bugün onu öldürmemesi, planın çökmesi demekti. Ertesi gün depo yarıya inerdi, üçüncü çanı bir daha bu kadar kusursuz denk getiremezdi, ihtiyar bir gün daha o taşları soluyamazdı.
Altan konuşmak için ağzını açtı — ve sesi çıkmadı. Ciğerlerinde konuşacak hava yoktu. Öksürükten başka bir şey çıkarabilecek durumda değildi.
Köşedeki gardiyanlardan biri esnedi.
Ve tam o anda, arkasından bir gölge geçti.
İhtiyar.
Yaşlı adam titreyen elleriyle kazmasını iki eliyle kavramış, koşarcasına, sendeleyerek Boğa'nın arkasından geliyordu. Yüzünde saf, oynanmamış bir dehşet vardı; kimse bunun bir plan olduğunu düşünmedi, çünkü değildi. İhtiyar gerçekten korkuyordu. Sadece korkusuna rağmen yürüyordu.
"YETER!" diye bağırdı. Sesi çatladı. "Yeter artık, canavar!"
Kazmayı savurdu.
Boğa dönmedi bile. Kolunu geriye savurup sapı havada yakaladı, sonra çelik gibi ters eliyle ihtiyarın çenesine bir tokat indirdi. Yaşlı adam bir paçavra gibi savrulup kayalara çarptı ve yere yığıldı.
Ama Boğa artık gitmiyordu.
Çünkü bir ihtiyar ona el kaldırmıştı. Ve bu, herkesin önünde, çemberin ortasında olmuştu.
"Demek böyle," diye kükredi kel adam, dönerek. Yüzü kıpkırmızıydı. "Demek fare arkadaş edinmiş."
Alpha, dedi Altan. Ne yaptığını gördün mü?
[Gördüm. Adam öfkeyi yeniden ateşledi. Zamanlama hatasız.]
Altan, çamurun içinde, kan tükürerek güldü.
Bir subay böyle düşünür demiştim.
İhtiyar, kayaların dibinde yan yatıyordu. Çenesi parçalanmıştı, sağ kolu tuhaf bir açıyla bükülmüştü ve gözleri açıktı.
Ve o gözler Altan'ı arıyordu.
Altan onunla bir saniyeliğine göz göze geldi. Bir baş hareketi yoktu, bir işaret yoktu. Sadece bir bakış.
Kalk diyemem. Kalkma zaten. Kırık kol yeter. Yeter ihtiyar. Bilet alındı.
Yaşlı adam gözlerini kırptı.
Sonra başını çamura bıraktı ve hareketsiz kaldı. Nefes alıyordu — sığ, düzenli, bilinçli. Ölü taklidi yapmıyordu. Kırık taklidi yapıyordu ve kırık gerçekti.
[İkincil hedef hakkında bir şey söyleyemem, Yüzbaşım. Onun nabzını göremem, onun içini bilemem. Sadece sizin gördüğünüzü görürüm.]
Ben görüyorum. Yaşıyor.
[Üç dakika kırk saniye.]
Boğa üzerine yürüyordu.
Altan son hamlesini yaptı.
Titreyen kollarına yüklendi, dizlerinin üzerinden doğruldu ve — otuz iki gündür ilk kez — sol omzunu düzeltti. Bir karış. Sadece bir karış. Kimsenin fark edemeyeceği kadar küçük, ama Boğa'nın tam karşısında dururken sırtını dikleştirmeye yetecek kadar.
Kan tükürdü, dişlerini gösterdi ve kel adamın gözlerinin içine baktı.
"Bir ihtiyara vurdun," dedi. "Sen bu ocağın kralı değilsin. Sen bu ocağın en büyük korkağısın."
Bunu Boğa için söylememişti.
Çember için söylemişti.
Yüz kölenin kulağına, o gün her şey bittikten sonra da orada kalacak tek cümleyi bıraktı. Yarın, bir hafta sonra, bir kış sonra, bu tünellerde birileri fısıldayacaktı: Boğa'ya bunu söyleyen bir çocuk vardı.
Boğa'nın gözleri karardı.
Altan'ın yakasına yapıştı ve onu tek eliyle havaya kaldırdı.
Altan direnmedi. Havada çırpındı, ayaklarını salladı, adamın nasırlı bileklerini tırmaladı; boğulan bir çocuğun yapması gereken her şeyi yaptı.
İki dakika on.
[Onaylıyorum. Beklemede.]
"Sen," diye tısladı Boğa, elini sıkarken, "bir daha hiçbir şey söylemeyeceksin."
Onu kayalara çarptı.
GÜM.
Sırtındaki kemikler zonkladı ama kırılmadı. Altan ağzındaki kanı — biriktirdiği ve yeni gelenin hepsini — çenesinden aşağı bıraktı. Başını yana düşürdü. Göz kapaklarını yarı indirdi.
Boğa onu yere fırlattı.
Ve ağır demir çizmesini kaldırdı; doğrudan göğsünün ortasına, kalbin üzerine.
Alpha. Şimdi.
[Metabolik askıya alma protokolü: AKTİF.]
Beyninin derinliğinden çıkan dondurucu bir dalga omuriliğine yayıldı.
Kalbine giden elektrik sinyalleri kesildi. Güm... güm... eden o ritim yavaşladı, yavaşladı, durdu. Ciğerleri boşaldı ve bir daha dolmadı.
[Çevresel dolaşım kapatılıyor. Uzuvlar, boyun, yüz: kan çekiliyor.]
Bu tam bir donma değildi; Alpha ısıyı yok edemezdi, sadece yerini değiştirebilirdi. Kanı gövdenin en derinine, kalbin ve beynin çevresine sıkıştırdı. Elleri, ayakları, bilekleri, boynu ve yüzü dakikalar içinde tünelin taşı kadar soğuyacaktı.
Bir insanın bir cesedi kontrol ederken dokunduğu her yer.
Boğa'nın çizmesi göğsünde patladığında karşılaştığı şey direnen bir beden değildi. Gevşek, ağır, cansız bir et yığınıydı. Altan çamurun içinde birkaç metre sürüklendi ve kolları iki yana açılmış hâlde sırtüstü kaldı. Gözleri açıktı ve tavanın karanlığına bakıyordu.
Kel adam soluk soluğa kalmıştı. Yere tükürdü.
"Sonunda sustun."
Köşedeki gardiyanlar duvardan ayrıldı ve ağır ağır yaklaştı.
"Ne yaptın sen?"
"Ne yapmışım?" dedi Boğa.
"İki kişi." Gardiyan, mızrağının ucuyla Altan'ın hareketsiz göğsünü dürttü. Hiçbir şey olmadı. Eğilip iki parmağını çocuğun boynuna bastırdı; deri buz gibiydi ve altında hiçbir şey atmıyordu. Sonra parmağını gözünün önünde gezdirdi. Göz bebeği mor ışıkta bile kımıldamadı. "Amir bu hafta kota düştüğü için zaten kudurmuş durumda. Şimdi bir de defterine iki eksik yazacağım."
"Biri zaten ölmek üzereydi," dedi Boğa umursamazca. "Öbürü de kazma tutamıyordu."
"Karar senin değil." Gardiyan doğruldu ve kel adamın gözlerinin içine baktı. Bu ocakta ilk kez, birisi ona yukarıdan konuşuyordu. "Bu hafta üçüncüsü. Amir bunu sorarsa cevabını sen vereceksin."
Boğa cevap vermedi. Arkasını dönüp karanlığa yürüdü. Ama omuzları eskisi kadar geniş değildi.
Ve çemberdeki hiç kimse bunu kaçırmadı.
Bir ceset, diye düşünemedi Altan, çünkü artık düşünecek durumda değildi. Ama plan düşünmüştü onun için. Bir ceset bile bir şey yıkabilir.
İkinci gardiyan ihtiyarın yanına gitti, botuyla yaşlı adamı sırtüstü çevirdi. Parmaklarını boynuna koydu, bir an bekledi ve yüzünü buruşturdu.
"Bu yaşıyor."
"Kolu kırık. Çenesi gitmiş. Bir daha kazma tutamaz."
"O zaman arabaya."
Altan'ı kollarından ve bacaklarından kabaca kaldırdılar. Bedeninin soğukluğu ve gevşekliği hiçbir zihinde soru bırakmadı. Onu, arka tünelde bekleyen o iğrenç kokulu, içi taş tozuyla kaplı tahta arabaya fırlattılar.
Sonra ihtiyarı getirdiler. Yaşlı adam inledi, kıvrandı, sağ kolunu tuttu — ve arabaya atıldığında, hiç kimsenin fark edemeyeceği bir şekilde, düşerken gövdesini Altan'ın yanına doğru çevirdi.
Kimse iki cesedin nasıl yattığına dikkat etmezdi.
Tekerlekler paslı raylarda acı bir gıcırtıyla dönmeye başladı.
Ve tam o anda, madenin derinliklerinden üçüncü çan çaldı.
[Kırk iki dakika. Geri sayım başladı.]
[Yüzbaşım — sistem kaynağı düşüyor.]
Biliyorum.
[Zamanlayıcıyı kurdum. Uyandırma tetiği çekirdeğimin en alt katmanına yazıldı. Onu ne ben ne siz durdurabiliriz.]
Alpha'nın sesi zayıflıyordu. Yeşil arayüz Altan'ın retinasında titredi, soldu, kenarlarından kararmaya başladı.
[Kırk bir dakika kırk saniye... otuz sekiz...]
[Yüzbaşım, benden sonra saatiniz kalmayacak. Sayamazsınız; beyniniz askıda. Zamanın nasıl geçtiğini bilemeyeceksiniz.]
Biliyorum.
[Korkuyor musunuz?]
Altan bunu cevaplamaya vakit bulamadı.
[Sizinle çalışmak bir onur—]
Ve Alpha gitti.
Hiçbir şey yoktu.
Kalp yoktu, nefes yoktu, ağrı yoktu, soğuk yoktu, ışık yoktu, sayı yoktu.
Altan hayatında birçok kez ölümün yakınından geçmişti. Hakkari'de kanla dolmuş bir hendekte, Aethelgard'ın yetmişinci katında ölü bir zırhın içinde, Sıfırıncı Oda'nın mermerlerinde. Ama hiçbirinde böyle bir şey yaşamamıştı.
Bu ölüm değildi. Ölüm sessizlikti; bu ise bekleyişti. Ve dünyada bir insanı ölümden daha çok yıpratan tek şey vardı: içinde hiçbir ölçü olmayan bir bekleyiş.
Kaç dakika geçmişti? Bir mi? Otuz mu? Kırk iki mi?
Bilmiyordu. Bilemezdi.
Ve sonra fark etti.
Kulakları çalışıyordu.
Duymak pasif bir şeydi. Kalp gerektirmezdi, nefes gerektirmezdi, hatta bilinç bile pek gerektirmezdi. Ses, kemikten geçip beyne ulaşırdı ve beyni tamamen kapatmamışlardı.
Tahta arabanın tekerlekleri paslı rayda dönüyordu. Gır... gır... gır...
Otuz iki gün önce, bu ocağa indiğinde, aynı şeyi yapmıştı. Bir çan sesi ve kendi nabzıyla kendine bir takvim kurmuştu.
Şimdi nabzı yoktu.
Ama tekerlek vardı.
Bir dönüş, diye saydı bilinci, karanlığın içinde. İki. Üç.
Tekerleğin çapını biliyordu; bu arabaları otuz iki gündür görüyordu. Rayın uzunluğunu biliyordu. Arabanın hızını, iten iki adamın adım ritminden hesaplayabilirdi.
Dört. Beş. Altı.
Uzakta, çok uzakta, dev bir zincirin gerildiğini duydu. Metalin metale sürtündüğü o derin, kadim uğultu.
Rün Asansörü.
Ve bir yerlerde, hemen yanı başında, kırık kollu yaşlı bir adam da nefes sayıyordu.
Yedi. Sekiz. Dokuz.
Kuzey Krallığı, dünyanın dibindeki mezarından iki ceset çıkarıyordu.
İkisi de sayıyordu.