13. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

13. BÖLÜM: DEFTER

Sefa YÜCEL

Odanın ortasındaki kaba masaya, geyik derisinden yapılmış yıpranmış bir harita serilmişti.
Köyleri, dağ geçitlerini ve krallığın sınır karakollarını kaba çizgilerle gösteriyordu. Çizimler ilkeldi; mesafeler orantısız, yükseltiler birkaç karalamayla belirtilmişti.
Altan derinin üzerine eğildi ve uzun süre hiçbir şey söylemedi.
[Bu harita işe yaramaz, Yüzbaşım.]
Biliyorum. Harita için bakmıyorum. Kimin çizdiğine bakıyorum.
Çizgiler tek elden çıkmıştı ama farklı zamanlarda; mürekkebin rengi üç ayrı tonda soluyordu. Yıllar içinde eklenmişti. Köyün etrafındaki alan ayrıntılıydı, uzaklaştıkça kabalaşıyordu.
Bu haritayı çizen adam otuz kilometrelik bir dünyada yaşamış. Ötesini duyduklarıyla çizmiş.
[O halde model kurabilirim ama sadece size anlatılanlardan. Ölçüm yok, uydu yok, keşif yok. Kurduğum her şey birinin hafızasına dayanacak ve hafıza yalan söyler.]
O zaman güven derecesi ver. Her cümleye bir sayı koy.
[Anlaşıldı.]
Altan başını kaldırdı.
"Muhtar. Otur ve konuş. Ben sormadıkça durma."
Konuşma iki saat sürdü.
Altan bir kez bile plan sormadı. Sadece rakam sordu.
Karakol ne kadar uzakta — iki günlük yol, at üstünde bir buçuk. Karakolda kaç asker var — bilinmiyor, ama Barlas'ın birliği oradan çıkıyor ve altmış kadar olduğu söyleniyor. Kızıl Geçit ne kadar dar — iki araba yan yana geçmez. Yamaçlar tırmanılır mı — kışın hayır. Bu yoldan başka yol var mı — yaz aylarında bir patika, şimdi kapalı.
Sonra Altan asıl soruya geldi.
"Bu bölgede daha önce bir krallık devriyesi kayboldu mu?"
Turgut duraksadı. "Ne demek kayboldu?"
"Yola çıktı ve dönmedi. Hiç oldu mu?"
"Ben... Sekiz yıl önce. Batı yolunda bir tahsildar birliği. Altı kişi. Haydutlar dediler."
"Sonra ne oldu?"
Yaşlı adamın yüzündeki renk değişti.
"Krallık iki hafta sonra seksen atlı gönderdi," dedi. "Üç köy taradılar. Kimseyi bulamadılar. Sonra üç köyden de onar adam alıp geçidin başında astılar. 'Bir daha olmasın diye' dediler."
Odaya sessizlik çöktü.
Altan doğruldu ve sırtını duvara yasladı. Ayakta durmak on dakikadan uzun sürüyordu artık ama hâlâ oturmayı tercih ediyordu.
"Teşekkür ederim," dedi. "Aradığım cevap buydu."
"Şimdi dinle," dedi Altan. "Önümüzde dört yol var ve dördünü de birlikte kapatacağız. Sonuncusu kapanmazsa, kalan tek şey odur."
Elara ocağın başından döndü. Turgut asasını dizlerinin üzerine koydu.
"Birinci yol: köyün kapısında direnmek. Yirmi üç adam, hiçbiri kılıç tutmamış, hiçbiri kan görmemiş. Karşılarında on dört atlı ve dört arbalet. Kapı ahşap, palisad kütük. Süvari palisada saldırmaz; ateşe verir ve bekler."
Kimse itiraz etmedi.
"İkinci yol: kaçmak. Yirmi beş hane, çocuklar, yaşlılar, kışın ortasında, dağa. Kaç kişi ilk geceyi çıkarır?"
Turgut başını salladı. "Yarısı."
"İyimsersin. Üçte biri."
Altan bir nefes aldı.
"Üçüncü yol: ödemek. Kalan yarıyı bulursunuz, üç gün sonra arabalar dolar, Barlas gider. Ve bahara üç ay kala ambar boşalır. Bu kapıdan çıkan ölüm daha yavaş, o kadar."
"Peki dördüncüsü?" dedi Elara.
Altan ona baktı.
"Dördüncüsü senin dün sorduğun şey," dedi. "Kızıl Geçit."
Turgut öne eğildi. Gözlerinde ilk kez, korkuyla karışık bir şey parladı; umut denen o tehlikeli şey.
"Orası dar," dedi yaşlı adam hızlıca. "Yamaçlar sarp. Kaya yuvarlarsak—"
"Evet," dedi Altan. "Yuvarlarsınız. Belki üçünü ezersiniz. Belki beşini. Sonra kalan dokuzu yamacın dibinde toplanır, arbaletleri kurar ve sizi tek tek indirir. Diyelim ki mucize oldu ve hepsini öldürdünüz."
Durdu.
"Sekiz yıl önce ne olduğunu az önce sen anlattın."
Turgut'un yüzü düştü.
"Bir devriye kaybolmaz," dedi Altan. "Bir devriye aranır. Ve arayan seksen kişi gelir. On dört adamı öldürürseniz üç gün kazanırsınız ve iki hafta kaybedersiniz. Köyünüz üç gün sonra değil, ayın sonunda yanar; ama bu sefer komşularınızla birlikte yanar."
Elara ellerini önlüğüne sildi. Sesi çok alçaktı.
"Yani hiçbir yol yok."
"Dört yol yok," dedi Altan. "Yollar bitti. Şimdi asıl işi konuşabiliriz."
Altan masaya döndü ve parmağını haritanın üzerinde değil, havada gezdirdi.
"Bu adamlar buraya kızgın oldukları için gelmedi. Barlas dün ne dedi, kelimesi kelimesine hatırlıyor musun?"
Turgut düşündü. "Doğu ocağında isyan çıkmış. Ocak durmuş. Konsey açığı kapatıyormuş."
"Aynen öyle. Barlas'ın sizinle bir derdi yok. Barlas'ın bir defteri var ve defter eksik."
Altan öne eğildi.
"Bir madende otuz iki gün geçirdim." İlk kez, bu odada, bunu açıkça söylüyordu. Elara başını kaldırdı ama bir şey demedi. "Orada bir gardiyan vardı; adamın kırbacından herkes ölesiye korkardı. Sonra fark ettim ki adamın asıl gücü kırbacında değildi. Her akşam imzaladığı kota defterindeydi. Kota tuttuğu sürece istediğini yapabiliyordu, tutmadığı gün kendisi de bir hiçti."
"Barlas da öyle mi?"
"Barlas da öyle. O da bir defter taşıyor. Ve o defter tahılla dolmuyor."
"Neyle doluyor?"
Altan cevap vermek yerine sordu:
"Konseyin eksik olan şeyi tahıl mı, mana mı?"
Turgut'un ağzı açıldı ve kapandı.
"Mana," dedi. "Ocak durdu diye eksik. Bizden tahıl istiyorlar çünkü bizde mana yok."
"Doğru. Sizden tahıl istiyorlar çünkü sizde mana yok." Altan sesini alçalttı. "Ya olsaydı?"
Odada kimse konuşmadı.
"Bu köy hiç ham mana gördü mü?"
"Hayır," dedi Turgut. "Bu yamaçlarda damar yok. Ocaklar üç günlük yol doğuda. Biz mana taşını sadece tılsımcıların elinde, işlenmiş halde gördük."
"Bir avuç ham mana ne eder?"
Turgut bir süre düşündü ve verdiği cevap kendi sesini korkuttu.
"Bir avuç... Bir avuç iyi taş, bu köyün bir yıllık vergisini öder."
[Yüzbaşım. Bunu söylemeden önce bir şey hesaplamamı ister misiniz?]
Söyle.
[Kapının yüz on dört adım gerisinde gömülü olan taş, madende çıkardığınız her şeyden kırk kat yoğun. Eğer adamın rakamı doğruysa, o tek parça bu köyün birkaç yıllık vergisini karşılar.]
Biliyorum.
[O taş aynı zamanda tek yakıtınız. Onu verirseniz elinizde hiçbir şey kalmaz. Kanamanız tekrar açılırsa, bir daha hasta olursanız, bir daha kaçmanız gerekirse — hiçbir şey.]
Biliyorum.
[Karşı çıkmıyorum. Sadece kaydediyorum.]
Altan gözlerini açtı.
"Turgut. Kapıdan güneye doğru yüz on dört adım yürürsen sağ tarafta ikiz gövdeli bir çam var. İki metre yükseklikte ikiye ayrılıyor. Kuzey kökünden dört ayak batıya, karın otuz santim altında bir şey gömdüm."
Yaşlı adam kaşlarını çattı. "Ne gömdün?"
"Kanıt."
Borus getirdi.
Kalın eldivenli avuçlarında, iki kat kumaşa sarılı, avuç içi büyüklüğünde bir taş. Kumaşı açtığında oda bir anlığına aydınlandı; koyu mor, ağır, kendi içinde yavaşça nefes alan bir parıltı.
Elara elini ağzına götürdü.
Turgut bir adım geri gitti.
"Yüce tanrılar," diye fısıldadı Borus. "Ben ömrümde bu kadarını bir arada görmedim."
"Şimdi zor kısım," dedi Altan.
Taşı kimseden almadı; masanın üzerinde bıraktı.
"Barlas üç gün sonra geldiğinde bu taşı ona vereceksiniz. Ve o size tek bir soru soracak: bunu nereden buldunuz?"
Sessizlik.
"Yanlış cevap verirseniz, bu taş sizi vergiden kurtarmaz. Sizi astırır. Çünkü ham mana bulmuş ve krallığa bildirmemiş bir köy, hırsız değil hain sayılır. Değil mi?"
Turgut yutkundu. "Öyledir."
"O yüzden cevabı şimdi kuracağız. Ve herkes aynı cevabı verecek. Kelimesi kelimesine."
Altan masaya döndü.
"Bu kışın kurtları alışılmadık şekilde aşağı indi. Doğru mu?"
Borus başını salladı. "Doğru. Bu ay üç kez sürüye rastladık."
"Avcılarınız izlerini sürdü mü?"
"Sürdük. Kuzeydoğuya gidiyorlar, buzulun kıyısına."
"O halde hikâye şu," dedi Altan. "İki avcınız kurt izini sürerken buzulun kıyısında bir yarık buldu. İçeri girdiler ve karla örtülü, çökmüş eski bir kazı gördüler. Kimin, ne zaman kazdığı bilinmiyor. İçeriden bu taşı aldılar. Korktukları için üç gün kimseye söylemediler. Muhtar öğrenince derhal krallığa bildirmeye karar verdi."
Turgut ona baktı. "Ama böyle bir yer yok."
"Var," dedi Altan.
Odadaki üç kişi de sustu.
"Ne kadar uzakta?" diye sordu Borus.
"Buzulun kıyısında, iki kilometre kuzeyde bir çukur var." Altan sesini hiç değiştirmedi. "İçinde binlerce yıllık değil, on yıllardır biriken bir mana yığını var. Ben oradan geldim."
Elara ocağın kenarına tutundu.
"Orası..." Turgut'un sesi çıkmıyordu. "Orası Leş Çukuru."
"Evet."
"Oraya ölüler atılır!"
"Evet," dedi Altan. "Ve o ölüler ömürleri boyunca mana solumuş insanlar. Kimse geri almayı düşünmedi, çünkü kimse leşe bakmak istemiyor." Bir an durdu. "Krallık on yıllardır servetini kendi eliyle çöpe atmış. Ben sadece kimsenin eğilip bakmadığı yere baktım."
"Barlas buna neden inansın?" dedi Elara.
"İnanmasına gerek yok," dedi Altan. "İstemesi yeterli."
"Anlamadım."
"Barlas bir asker değil, bir tahsildar. Onun işi bir defteri denkleştirmek ve bu kışı terfi ederek kapatmak." Altan öne eğildi. "Şimdi ona iki seçenek sun. Birincisi: bu köyü yakar, gençleri ocağa sürer, karakola yarım araba tahılla döner ve amiri ona 'bu kadar mı?' der. İkincisi: karakola bir avuç ham manayla döner ve 'garnizonun iki kilometre dışında, on yıldır kimsenin fark etmediği bir kaynak buldum' der."
Turgut'un gözleri büyüdü.
"İkincisi onu yükseltir."
"İkincisi onu yükseltir," diye tekrarladı Altan. "Ve daha iyisi: kaynağı bulan sizsiniz. Sizi yakarsa kaynağı doğrulayacak kimse kalmaz. Bu köy, o gün, onun için tahıl ambarı olmaktan çıkıp tanık olur."
Uzun bir sessizlik oldu.
"Bir şart daha," diye ekledi Altan. "Ondan hiçbir şey istemeyeceksiniz."
"Ne?"
"Vergi affı istemeyeceksiniz. Ödül istemeyeceksiniz. Hiçbir şey istemeyeceksiniz. Sadece bulduğunuzu bildirip başınızı eğeceksiniz." Altan'ın sesi buz gibiydi. "Bir şey isteyen köylü pazarlık ediyordur; pazarlık eden köylü bir şey saklıyordur. Hiçbir şey istemeyen köylü sadaktır. Ve sadık köylülere insanlar kendiliğinden bir şeyler verir."
Turgut yavaşça oturdu.
"Sen..." dedi yaşlı adam. "Sen kaç yaşındasın çocuk?"
Altan cevap vermedi.
"Bir eksik var," dedi Borus.
Herkes ona döndü.
"Hikâyeye göre iki avcı o çukura girip taşı almış. Barlas o iki avcıyla konuşmak isterse ne olacak? Ya da daha kötüsü — bizi oraya götürmemizi isterse?"
Altan başını salladı. "Doğru soru. Cevabı da basit: o çukura gerçekten girmiş biri olmalı. Çünkü Barlas oraya girdiğinizde neyi göreceğinizi soracak ve yalan söyleyen adamın gözü kaçar."
"Sen girdin," dedi Elara.
"Ben on dört yaşındayım, elimde ocak damarı var ve bu köyün avcısı değilim. Beni Barlas'ın karşısına çıkaramazsınız."
"O halde birimiz gidecek," dedi Borus. Sesi kararlıydı ama yüzü değildi. "Ben giderim."
"Sen kapıyı bekliyorsun. Sen kaybolursan köy fark eder."
"O zaman kim?"
Kapı gıcırdadı.
İhtiyar içeri girdi.
Çenesi hâlâ bağlıydı. Sağ kolu tahta çubukların arasındaydı. Kimse onu çağırmamıştı ve kimse ne zamandır kapının ardında olduğunu bilmiyordu.
Yavaşça diz çöktü. Sol eliyle ocaktan bir kömür parçası aldı.
Ve tahta zemine yazdı.
BEN GİDERİM
Altan uzun uzun ona baktı.
"Kolun kırık."
Kömür tekrar hareket etti.
ORAYA İKİ KEZ GİRDİM
Altan'ın parmakları masanın kenarında kasıldı.
"İki kez mi?"
İhtiyar başını kaldırdı. Kırık çenesinin ardından tek bir ses çıkmadı ama gözleri konuşuyordu ve söyledikleri şuydu: bir kez seninle.
Alpha.
[Görüyorum, Yüzbaşım.]
Onunla girdiğim tek seferdi. Ondan önce çıkmış olması için o çukurdan bir kez sağ dönmüş olması gerekir.
[Ve o çukurdan sağ dönen kimse olmadığını, size beşinci gün kendisi söylemişti.]
Ocaktaki odun çatırdadı.
Dışarıda kar yeniden başlamıştı ve rüzgâr palisadın kütüklerini yokluyordu.
Altan, tahta zeminde kömürle yazılmış üç kelimeye baktı, sonra yaşlı adamın gözlerine.
"Peki," dedi. "Gideceksin."
Ve içinden, kimseye söylemediği cümleyi ekledi.
Ve ben de seni izleyeceğim.
[İki gününüz kaldı.]