14. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
14. BÖLÜM: PROVA
Bir yalan, söylenmeden önce yürütülmelidir.
Altan bunu on beş yıl boyunca sınır köylerinde öğrenmişti. İnsanlar yalanı ezberlerdi, sonra karşılarına biri geçip sorardı ve ezberledikleri şey ağızlarında dağılırdı. Çünkü ezberlenen bir cümle, yaşanmış bir hatıra gibi durmazdı.
O yüzden hikâyeyi anlatmadılar. Provasını yaptılar.
Turgut'un evinin ocağı başında, bir gece boyunca, Altan üç kişiye kendi hikâyelerini yaşattı.
"Kurdu kim gördü?"
"Ben gördüm," dedi Borus.
"Hangi gün?"
"Üç... Dört gün önce."
"Hayır." Altan başını salladı. "'Dört gün önce' diyen adam hesap yapıyordur. Sen ne dersin?"
Borus düşündü. "Fırtınanın kesildiği sabah."
"İşte bu. İnsanlar günü değil, havayı hatırlar." Altan öne eğildi. "Yanında kim vardı?"
"Kimse—"
"Yanlış. Bir avcı kurt izine tek başına girmez ve Barlas bunu bilir. Kim vardı?"
Borus duraksadı, sonra ocağın yanındaki iri yarı genci işaret etti. "Yalçın."
"Yalçın." Altan gence baktı. "Sen o sabah ne giydin?"
Genç adam ağzını açtı ve hiçbir şey söyleyemedi.
"Bak," dedi Altan. "Sorgulayan adam senin hikâyeni dinlemez. Hikâyenin kenarlarını dinler. Ne giydiğini, hangi elinle tuttuğunu, üşüyüp üşümediğini sorar. Çünkü yalan söyleyen adam ortayı hazırlar, kenarları hazırlamaz."
O gece dört kez baştan başladılar.
Sabaha karşı, Yalçın hangi eldiveni kaybettiğini, Borus'un hangi ayağının ıslandığını ve ikisinin de yarığın ağzında ne kadar tereddüt ettiğini anlatabiliyordu.
Hiçbiri olmamıştı.
Hepsi olacaktı.
"Bugün gidiyorsunuz," dedi Altan.
Borus kaşlarını çattı. "Nereye?"
"Çukura."
Odada kimse konuşmadı.
"Hikâyeye göre siz oraya girdiniz. O halde gireceksiniz." Altan masaya yaslandı. "Barlas sana yarığın içini soracak. Kokusunu soracak. Sıcak olup olmadığını soracak — ve sıcak, çünkü orası donmuyor. Bunu bilmeyen adam anlatamaz."
Elara ocağın başından döndü. "Onları o çukura mı yolluyorsun?"
"Evet."
"Orada kurt var. Orada başka şeyler de var — herkes bilir."
"Biliyorum," dedi Altan. "İçeri girmeyecekler. Yarığın ağzına kadar inecekler, on dakika kalacaklar, dönecekler. On dakika bir adama bir ömür anlatacak kadar şey verir."
"Sen gelmiyor musun?"
"Ben yüz metre yürüyemiyorum."
Söylemesi düşündüğünden zor oldu.
[Yüzbaşım.]
Söyleme.
[Söylemeyecektim. Sadece kaydediyordum.]
Altan gözlerini ihtiyara çevirdi.
Yaşlı adam kapının yanında duruyordu; çenesi bağlı, kolu göğsünde, dün gece yere yazdığı üç kelime hâlâ tahtanın üzerinde duruyordu.
BEN GİDERİM
"Sen de gideceksin," dedi Altan. "Ama seni oraya yolladığım için değil."
İhtiyar başını hafifçe eğdi.
"Seni yolluyorum çünkü o yolu benden başka bilen tek kişi sensin. Ve çünkü sen oraya iki kez girdiğini söyledin." Altan sesini alçaltmadı; odadaki herkes duysun istiyordu. "Bu gece dönerken bana ikinci seferi anlatacaksın."
Yaşlı adamın gözleri kıpırdamadı.
Ama Altan bir şey gördü: adam yutkunmadı. İnsanlar yalan söyleyeceklerini bildiklerinde yutkunurdu. Yutkunmayan bir adam ya doğruyu söyleyecekti ya da hiçbir şey söylemeyecekti.
Gittiler.
Altan kaldı.
Bir komutanın en zor işi emir vermek değildi; emri verdikten sonra beklemekti. Bunu her seferinde yeniden öğreniyordu ve her seferinde daha kötü oluyordu.
Elara ona bir kâse çorba getirdi, sonra karşısına oturdu ve gitmedi.
"Konuş," dedi Altan.
"Sana bir şey soracağım ve bu sefer cevap vermeni bekliyorum."
"Sor."
"Bu köy sana ne borçlu?"
Altan kaşığı bıraktı.
"Anlamadım."
"Anladın." Elara ellerini dizlerine koydu. "Sen buraya ölmek üzere geldin. Biz seni içeri aldık, yıkadık, besledik. Dört gün. Sonra sen uyandın ve o günden beri bu köyü kurtarmaya çalışıyorsun. Neden?"
"Beni içeri aldığınız için."
"Yalan." Kadının sesi sertti. "Bir insan bir kâse çorba için hayatını riske atmaz. Sen başka bir şey ödüyorsun."
Ocaktaki odun çatırdadı.
Altan uzun bir süre ateşe baktı.
"Barlas neden geldi?" dedi sonunda.
"Ocakta isyan çıkmış."
"Evet."
"Ne olmuş?"
Altan cevap vermedi.
Elara'nın yüzündeki ifade yavaş yavaş değişti. Şifacıydı; ölmek üzere olan insanların yüzlerini okumayı öğrenmişti ve bir yüz kapandığında bunu görürdü.
"Sen oradaydın," dedi.
"Evet."
"Sen mi başlattın?"
"Hayır." Altan kâseyi kenara itti. "Ben sadece o ocağın en tepesindeki adamın sarsılmaz olmadığını yüz kişiye gösterdim. Sonra kaçtım. Yangını başkaları çıkardı ve bedelini de başkaları ödüyor."
"Sen bunu bilerek mi yaptın?"
"Kaçmak için yaptım."
"Sonucunu biliyor muydun?"
Altan başını kaldırdı ve ona baktı.
"Hayır. Ve bu, işi daha kötü yapıyor. Daha iyi değil."
Elara uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra ayağa kalktı, kâseyi aldı ve kapıya yürüdü.
"Sana kızmam gerekirdi," dedi arkasını dönmeden. "Ama sanırım bu köyde senden başka hiç kimse yaptığı bir şeyin hesabını böyle tutmuyor."
Karanlıktan bir saat sonra döndüler.
Borus içeri girdiğinde yüzü kireç gibiydi ve konuşmadan önce ocağın başına gidip ellerini ateşe tuttu. Elleri titriyordu ve bu soğuktan değildi.
"Girdik," dedi.
"Ne gördün?"
"Yarığı buldum. İçeri on adım indim." Borus yutkundu. "Sıcak. Buz gibi bir dağın içinde sıcak. Ve aşağıdan bir ışık geliyor — mor. Yağan kar oraya inmeden buharlaşıyor."
"Koku?"
"Anlatamam."
"Anlatacaksın," dedi Altan. "Barlas soracak."
Borus gözlerini kapattı.
"Tatlı," dedi. "Bir leş kokusu bekliyorsun ama tatlı geliyor. Ve boğazında kalıyor. Yıkansan çıkmıyor."
Altan başını salladı. "Bu yeter. Bunu söylersen kimse şüphelenmez, çünkü bunu uyduran adam 'pis kokuyordu' der."
Sonra kapıya baktı.
Yalçın içeri girdi. Arkasında ihtiyar.
Ve ihtiyarın sol elinde bir şey vardı.
Yaşlı adam masaya yaklaştı ve elindekini bıraktı.
Bir kemik parçasıydı. Bir insanın ön kolu; kısa, incelmiş, bir ucu eski bir kırıkla yanlış kaynamış.
Ve kemiğin orta yerinde, dışarıdan içeri doğru, mor damarlar geçiyordu — taşın içindeki damarlar gibi, ama kemiğin içinde.
Elara elini ağzına götürdü. "Bu ne?"
"Kanıt," dedi Altan.
[Yüzbaşım, bu kemik iyileşmiş bir kırık taşıyor. Kırık kaynadıktan sonra bu kişi en az bir yıl daha yaşamış.]
Biliyorum. Çukurda gördüğüm bacağı sürüyen adamın kırığı gibi.
[Aynısı değil. Bu kemik ondan çok daha eski.]
Altan kemiği aldı, çevirdi, ışığa tuttu.
"İhtiyar," dedi. "Bunu nereden aldın?"
Yaşlı adam kömür parçasına uzandı ve tahtaya yazdı.
YARIĞIN AĞZINDA DURUYORDU
Altan durdu.
"Duruyordu mu?"
AYAKTA. DİKİLMİŞ.
Odadaki hava değişti.
"Bir kemik kendi kendine dikilmez," dedi Borus boğuk bir sesle. "Birisi onu oraya dikmiş."
"Evet," dedi Altan.
Alpha. Çukurda gördüklerimizi hatırla. Boynunda kırık halka olan, bize bakan ve gitmemize izin veren.
[Hatırlıyorum.]
O bize saldırmadı. Bugün de bunlara saldırmadı. Ve yarığın ağzına bir işaret bıraktı.
[İşaret mi, uyarı mı?]
Bilmiyorum. Ama ikisi de aynı şeyi gerektirir: birinin görmesini istiyor.
Altan kemiği masaya bıraktı ve ihtiyara döndü.
"Bana ikinci seferi anlatacaktın."
Yaşlı adam uzun bir süre kımıldamadı.
Sonra diz çöktü ve yazdı.
BİRİNCİ SEFERDE İÇERİ ATILDIM
Ocaktaki ateşin sesi bir anda çok yüksek geldi.
Altan hiçbir şey söylemedi.
Kömür tekrar hareket etti.
ÇIKTIM
Ve sonra ihtiyar kömürü bıraktı, ayağa kalktı ve kapıya yürüdü. Kimse onu durdurmadı. Kapı arkasından kapandı.
Tahta zeminde üç satır kaldı.
Alpha.
[Dinliyorum.]
O çukurdan sağ dönen olmadığını bana kendisi söylemişti.
[Söylemişti.]
Ve şimdi bir kez atıldığını, bir kez de çıktığını söylüyor.
[Yüzbaşım, bir ihtimal daha var ve size onu söylemek zorundayım.]
Söyle.
[O adam çukurdan çıktıysa, çukurdakilerin arasında bir süre kalmış olabilir. Ve orada gördüğünüz varlıkların hepsi konuşamıyor değildi. Biri size bir kelime söyledi.]
Altan gözlerini kapattı.
Yani bana "onlardan biri olabilir" diyorsun.
[Ben hiçbir şey demiyorum. Elimde iki veri var ve ikisi de aynı yöne bakıyor. Karar sizin.]
Elini gördüm. Elleri normal. Damarlar boynuna çıkmamış.
[Henüz.]
Sabah yaklaşırken Turgut odaya girdi. Elinde iki kat kumaşa sarılı taş vardı.
"Yarın," dedi.
"Yarın," diye onayladı Altan.
"Söylediğin gibi yapacağız. Hiçbir şey istemeyeceğiz."
"Hiçbir şey. Ve bir şey daha: sen konuşmayacaksın."
Turgut şaşırdı. "Ben muhtarım."
"Sen muhtarsın, o yüzden korkuyorsun. Korkan adam çok konuşur." Altan Borus'u işaret etti. "Konuşan o olacak. Sen sadece başını sallayacaksın ve bir kez, sadece bir kez konuşacaksın."
"Ne diyeceğim?"
"'Krallığın malıdır, krallığa aittir.' Bu kadar. Başka tek kelime yok."
Turgut ağzını açtı, kapadı, sonra başını salladı.
"Ya kabul etmezse?"
Altan sırtını duvara yasladı.
"Etmezse ilk yol açılır," dedi. "Kapıda direniriz. Yirmi üç adam, on dört atlı. Ve o zaman ben de ayakta durmasam bile o kapıda olurum."
"Sen savaşamazsın."
"Savaşmam gerekmiyor." Altan gözlerini kapattı. "Bir kapıda ölen adam sayısı önemli değildir. Kimin son durduğunu insanlar hatırlar."
Odaya sessizlik çöktü.
Dışarıda, palisadın ötesinde, kar yeniden başlamıştı.
Ve iki kilometre kuzeyde, buzulun kıyısındaki bir yarığın ağzında, kimsenin görmediği bir yerde, dikilmiş bir kemiğin bıraktığı boşluk hâlâ duruyordu.
