20. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

20. BÖLÜM: ON DEMİR PARÇASI

Sefa YÜCEL

Yirmi dokuz adam koştu.
Altan koşmadı.
Bunun sebebi cesaret değildi, plan da değildi. Bunun sebebi çok basit bir cümleydi ve o cümleyi Kuzgun iki gece önce çöp yığınının başında söylemişti:
Çan çaldığında elinde künye olan on kişi loncaya giriyor.
Çan çaldığında.
Başında değil.
Bu sınavda hiç kimse künyeyi alarak kazanmıyordu. Künyeyi tutarak kazanıyordu. Ve ortada duran o küçük demir yığınına ilk ulaşan on adam, kalan on dokuz adamın tek hedefi haline geliyordu.
O yığın bir ödül değildi.
Bir işaretti. Ve üzerine düşen ilk kişiye yapıştırılıyordu.
Alpha.
[Buradayım.]
Bugün senden tek bir şey isteyeceğim ve bütün gücünü ona vereceksin.
[Söyleyin.]
Ben bakacağım. Sen hatırlayacaksın.
[Ne kadarını?]
Her parlamayı. Her sıçrayışı. Nereye düştüğünü, hangi ayağın üstünü örttüğünü, kumun hangi yöne savrulduğunu. Bugün gözlerim ben olacağım, hafızam sen olacaksın.
[Anlaşıldı.]
[Bir soru sorabilir miyim?]
Sor.
[Yirmi dokuz kişi size doğru koşarsa ne yapacaksınız?]
Koşmayacaklar. Bana koşmak için önce ortadan geçmeleri gerekiyor ve ortada bir duvar var.
Duvar üç saniyede oluştu.
Yirmi dokuz adam, dört bir yandan, aynı noktaya, aynı anda vardı. Öndekiler yığına eğildi. Arkadan gelenler öndekilere çarptı. Yandan gelenler ikisinin arasına girdi.
Kimse dövüşmeye başlamadı. Dövüşmeye başlayamadılar. Kolunu kaldıracak yer yoktu.
Ortada, otuz kişilik bir insan kütlesi, kendi ağırlığıyla kendini eziyordu.
Ve kumun üstündeki on demir parçası, o kütlenin ayaklarının altında kayboldu.
Tribünlerde bir uğultu koptu. Seyirci kılıç bekliyordu; itiş kakış görüyordu.
Altan arenanın kenarında, duvarın dibinde duruyordu ve kıpırdamıyordu.
Gözleri kütlenin ortasında değildi.
Kütlenin kenarındaydı.
[İlk parlama. Saat iki yönü, yığından yaklaşık altı adım dışarı. Sağdaki adamın topuğu üzerine bastı.]
Gördüm. Sayıyorum: bir.
[İkinci. Saat beş, dört adım. Havada döndü, kuma yattı, sonra bir diz üstüne çöktü.]
İki.
[Üçüncü — hayır. Aynı parça. Yer değiştirdi.]
Düzelt.
[Düzelttim.]
Kütlenin içinde biri bağırdı. Bir dirsek bir çeneyi buldu. İlk kan orada aktı ve kimse görmedi bile.
Altan bekledi.
Bir kalabalık, kendini bir noktaya sıkıştırdığında, içindeki küçük ve sert her şeyi dışarı tükürürdü. Kum bunu yapıyordu. Ter bunu yapıyordu. Ve on demir parçası da bunu yapıyordu.
Onlar yığını yağmalıyordu.
Altan kenarını topluyordu.
Arenanın orta kenarında, elinde boş deri torbayla duran adam onu izliyordu.
Ayı postu bugün üzerinde değildi; sınav görevlisinin siyah kuşağını takmıştı. Künyeleri kuma döken oydu.
Torgan.
Altan adını iki gün önce Kuzgun'dan öğrenmişti ve o günden beri bu adamın bugün burada bir görevi olacağını hesaplıyordu. Sınavı yönetiyorsa, sınavı bozabilirdi.
Torgan yavaşça yürüdü ve kütlenin arka tarafındaki iki adama bir şey söyledi.
İkisi de döndü ve Altan'a baktı.
Alpha.
[Gördüm. İki hedef. Ayrılıyorlar; biri sağdan, biri soldan geliyor.]
Ne kadar sürer?
[Yürüyorlar, koşmuyorlar. Sizi ciddiye almıyorlar. Yirmi saniye.]
Yeter.
Altan duvardan ayrıldı.
Kaçmadı. Kaçan adam takip edilirdi ve takip edilen adam kalabalıktan uzaklaşırdı. O tam tersini yaptı: kalabalığa doğru yürüdü.
Kütlenin en dış halkasına, birbirine sırtını dayamış üç adamın arasındaki boşluğa girdi ve yere çöktü.
Yerde, kumun içinde, bir çift bacağın gölgesinde.
Yukarıdan bakan biri onu göremezdi.
[Sol yanınızda, iki karış ötede.]
Altan elini kumun içine soktu ve parmakları soğuk demire dokundu.
Çıkardı.
Avuç içi büyüklüğünde, kalın, ağır bir demir plaka. Üzerinde çapraz iki kılıç ve altında bir kurukafa.
Birinci.
Onu tuniğinin içine sokmadı.
Bir künyeyi üzerinde taşıyan adam, o künyenin ağırlığını yirmi dakika boyunca sırtında hissederdi. Ve etraftaki herkes onu ararken, arayanların gözü en çok kimin ellerine bakardı — ellerine ve göğsüne.
Altan künyeyi tekrar kuma gömdü.
Sonra doğruldu, iki adım attı, arenanın duvarına baktı, kapıya baktı, kum saatinin gölgesine baktı.
Alpha. Üç nokta ver.
[Duvardaki üçüncü sütun, kuzey kapının sol pervazı, kum saatinin ayağı. Kaydettim. Gömdüğünüz nokta bu üçünün kesişiminde.]
Güzel. İkincisini bulalım.
İkincisini bulmak dokuz dakika sürdü.
Bu dokuz dakikada Altan üç kez yere yattı, iki kez bir başkasının ayağına basıldı, bir kez de bir kalkanın kenarı sırtını sıyırdı. Çatlak kaburgaları her nefeste bağırıyordu ve o kaburgalara bir emir vererek susmuyorlardı.
Torgan'ın yolladığı iki adam onu iki kez kaybetti.
Birincisinde Altan bir kalkanın arkasına geçti ve kalkanın sahibi onun orada olduğunu fark etmedi.
İkincisinde ise adamlardan biri onu yakaladı; kolundan tuttu, havaya kaldırdı ve tam vuracakken Altan hiçbir şey yapmadı.
Sadece bağırdı.
"Künye onda!"
Ve elini adamın kendi göğsüne doğrulttu.
Üç adam aynı anda döndü.
Altan yere düştüğünde onu tutan adam çoktan üç kişinin altında kalmıştı.
[Yüzbaşım, bu... bu son derece adi bir hamleydi.]
Evet.
[Beğendim.]
Sen konuşma da hafızanı tut.
[Tutuyorum. İkinci parlama, saat on bir yönü, yığından on adım. Üzerinden iki kişi geçti, kum örttü.]
Altan oraya süründü ve kumu eşeledi.
İkinci künye elindeydi.
Onu da gömdü. Aynı yere değil; sekiz adım öteye, arenanın kenarına yakın bir noktaya.
Alpha. Üç nokta daha.
[Kaydettim.]
Söyle bakalım. Kaç künye kaldı ortada?
[Sekiz. İkisi sizde... yani kumda. Ortadaki kütlede altı tanesi el değiştiriyor. Kalan ikisi hâlâ kayıp.]
Yani yirmi yedi adam altı künye için dövüşüyor.
[Evet.]
Ve hiçbiri bunu bilmiyor.
[Hiçbiri saymıyor, Yüzbaşım. Bu arenada sayan iki kişi var ve ikisi de aynı kafatasının içinde.]
Sonraki on beş dakika Altan'ın hayatındaki en uzun on beş dakikaydı ve bunu diyebilmesi için epey bir şey yaşamış olması gerekiyordu.
Hiçbir şey yapmadı.
Arenanın kenarında, duvarın dibinde, iki cesedin arasında yüzükoyun yattı.
Ölü taklidi yapmadı; ölü taklidi yapan adam nefes almazdı ve nefes almayan adam on beş dakika dayanamazdı. Sadece yaralı taklidi yaptı, ki zaten yaralıydı.
Kum saatindeki kum aktı.
Ortadaki kütle dağıldı, gruplara ayrıldı, birbirini kovaladı. Künyeler el değiştirdi. Bir adam künyesini kaptırdıktan sonra ağlamaya başladı ve kimse ona bakmadı.
Torgan arenanın kenarında dolaşıyor, gözleriyle Altan'ı arıyordu.
İki kez yanından geçti.
İkincisinde neredeyse üstüne basacaktı.
[Nabzınız yükseldi.]
Biliyorum.
[Düşürün. Ölü sayılan bir adamın kaburgası kalkıp inmez.]
Bunu bana daha önce de söylemiştin.
[Ve o zaman işe yaramıştı.]
Torgan geçti gitti.
Kum saatinde parmak kalınlığında kum kalmıştı.
Altan doğruldu.
İlk noktaya yürüdü. Üçüncü sütun, kapının pervazı, saatin ayağı.
Ve kum yanlıştı.
Orası bir saat önce düz bir yüzeydi. Şimdi çukurlaşmış, dalgalanmış, iki adamın boğuştuğu yerdi. Yüzeydeki her işaret silinmişti.
Altan bir an durdu.
Alpha.
[Kesişim doğru. Yüzeyin değişmesi noktayı değiştirmez. Kazın.]
Diz çöktü ve kazmaya başladı.
Bir karış. İki karış.
Parmakları demire çarptı.
Birinci künye.
İkinci nokta.
Kalktı ve sekiz adım yürüdü. Kazdı. Bu sefer daha hızlı buldu.
İki demir parça, iki elinde.
Ve tam o anda arkasından bir gölge düştü.
"Seni bulmuşum."
Torgan.
Elinde silah yoktu. Görevlinin silah taşıması yasaktı. Ama Torgan'ın silaha ihtiyacı yoktu; kolları Altan'ın bacağı kalınlığındaydı ve arenada bir görevlinin bir adaya çarpması kazaydı.
"Bana bak velet," dedi. "Sen o künyeleri bırakacaksın. Sonra çan çalacak ve sen bu kapıdan çıkıp bir daha buraya gelmeyeceksin."
Alpha. Süre.
[Kum saatinde on beş saniyelik kum var. Belki daha az.]
Ondan kaçabilir miyim?
[Hayır.]
Onunla dövüşebilir miyim?
[Hayır.]
Üçüncü seçenek?
Alpha bir an sustu.
[Elinizde iki tane var, Yüzbaşım. Bir tanesi fazla.]
Altan gülümsedi.
Ve sağ elindeki künyeyi, bütün gücüyle, arenanın ortasına — hâlâ birbirini kovalayan on beş adamın tam ortasına — fırlattı.
Demir parçası havada döndü ve kumun üzerinde parladı.
Bir adam gördü.
Sonra üçü.
Sonra dokuzu.
Ve on beş adam, kalan saniyeleri bir künyenin peşinde harcamak üzere, aynı anda o noktaya doğru koştu.
Torgan'ın başı istemsizce döndü.
Sadece bir an.
Altan o anda hareket etmedi; hareket etmesine gerek yoktu. Sadece geriye, arenanın duvarına doğru iki adım attı ve sol elindeki künyeyi göğsüne bastırdı.
Torgan döndüğünde Altan üç adım ötedeydi ve arasında iki tane koşan adam vardı.
Adam ona uzandı.
Çan çaldı.
Ses arenayı ikiye böldü.
Koşanlar durdu. Boğuşanlar birbirini bıraktı. Kumun ortasında, on beş adam bir demir parçasının etrafında yığılmış, hiçbiri onu tutamamış halde donakaldı.
Baş görevli arenanın ortasına yürüdü.
"Künyesi olan öne çıksın!"
Bir adam çıktı. Sonra bir tane daha. Üç. Beş. Altı.
Sonra durdu.
Baş görevli kaşlarını çattı ve tekrar bağırdı. Kimse çıkmadı.
"Altı," dedi. Sesinde bir şaşkınlık vardı. "On künye verdik, altı kişi geldi."
Tribünlerde bir uğultu koptu.
Ve o uğultunun içinde, arenanın kenarından, kum ve kanla kaplı bir çocuk yürüdü.
Yürüyen bir ceset değildi. Zafer kazanmış bir kahraman da değildi. Sadece kaburgalarını tutan, sol tarafına basarken hafifçe topallayan, yüzü toz içinde bir çocuktu.
Baş görevlinin önünde durdu ve sol elini açtı.
Avucunun içinde, çapraz iki kılıç ve bir kurukafa.
"Yedi," dedi.
Arena sessizdi.
Baş görevli künyeye baktı, sonra çocuğa, sonra arenanın ortasında hâlâ kumun içinde yatan o sekizinci demir parçasına.
"Sekizinci nerede?" dedi biri tribünden.
"Ortada," dedi Altan.
"Sen mi attın?"
Altan cevap vermedi.
Torgan arenanın kenarında duruyordu ve yüzündeki ifadeyi kimse görmedi çünkü herkes çocuğa bakıyordu.
Yaman Bey ayağa kalktı.
Tribünler sustu.
"Kural nedir?" dedi Yaman. Sesini yükseltmedi; yükseltmesine gerek yoktu.
Baş görevli boğazını temizledi. "Çan çaldığında elinde künye olan geçer, efendim."
"Bu çocuğun elinde künye var mı?"
"Var efendim."
"O halde sorun ne?"
Baş görevli cevap veremedi.
Yaman locanın korkuluğuna elini koydu ve arenaya baktı. Otuz adam girmişti. Altısı ayakta ve künyeliydi. On dokuzu ayakta ve elleri boştu. Dördü kumun üstünde yatıyordu ve ikisi bir daha kalkmayacaktı.
Ve bir tanesi, hepsinin en küçüğü, arenanın ortasında elini açmış duruyordu.
"Otuz dört yıldır bu sınavı izliyorum," dedi Yaman. Sesi bütün arenada duyuldu. "Otuz dört yıldır adaylar aynı şeyi yapıyor: çan çalar çalmaz ortaya koşuyorlar."
Durdu.
"Bugün ilk kez biri koşmadı."
Elini kaldırdı.
"Sınav bitti. Yedi künye sahibi loncaya girer."
Ve loca boşalırken, tribünlerdeki binlerce kişi ayağa kalkarken, arenanın kumunda kimse tezahürat etmedi. Kimse bağırmadı. Sadece kaskatı bir sessizlik vardı ve o sessizliğin ortasında, herkesin bakmaktan kaçındığı sıska bir çocuk duruyordu.
Altan avucundaki demiri kapadı.
Alpha.
[Buradayım.]
Bugün ne öğrendik?
[Bir şeyi kazanmak için ona ilk ulaşmanın gerekmediğini.]
Hayır.
[O halde?]
Altan başını kaldırdı ve şeref locasına, boşalmakta olan koltuğa baktı.
Bugün otuz dört yıldır kimsenin sormadığı bir soruyu sordum ve cevabı bana o adam verdi.
Yani bugün ben kazanmadım, Alpha. Bugün Yaman kazandı.
[...Bunu kayda geçireyim mi?]
Geçir.