3. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

3. BÖLÜM: ET VE DEMİR

Sefa YÜCEL

Kuzey Krallığı'nın yer altı madenlerinde zaman, kayalara inen kazma darbelerinin ritmiyle ölçülüyordu.
Tak... Tak... Tak...
Altan, avuç içlerindeki patlamış kabarcıklardan sızan kanın kazmanın tahta sapını nasıl kayganlaştırdığını hissediyordu. Her vuruşta omuz eklemlerinden boynuna doğru uzanan, elektrik çarpmasına benzer bir acı dalgası yayılıyordu. Bu sıska, on dört yaşındaki çocuk bedeni tükenme sınırını çoktan aşmıştı. Zihni ne kadar direnirse dirensin fiziksel kurallar acımasızdı; kasların enerjiye, kemiklerin kalsiyuma ihtiyacı vardı ve Altan'ın sahip olduğu tek şey dondurucu bir soğuk ile ciğerlerine dolan taş tozuydu.
Yirmi üçüncü gündü.
O sabah kolun tamamını daha derindeki yeni bir yüze sevk etmişlerdi; damarların daha kalın, kayanın daha sert olduğu bir yere. Bu bir ödül değildi. Bir kolun verimi yükselirse kotası da yükselirdi. Altan'ın kazma tekniğini düzeltip verimini artırması, otuz kişilik bir kolu daha derin bir cehenneme yollamıştı.
Ders üç, diye kaydetti kendi kendine. Bu sistemde iyi çalışmak da bir ceza sebebidir. Bir dahaki sefere verimini gizle.
"Damarın ortasına vurma çocuk," diye fısıldadı yanındaki ihtiyar. Yaşlı adam nefes nefese kalmıştı, titreyen elleriyle alnındaki terli çamuru siliyordu. "Buranın taşı üstteki gibi değil. Merkezine direkt vurursan ufalanır, cam gibi patlar, yüzünü keser. Etrafındaki gri kayayı oyacaksın, taşı bütün olarak çıkaracaksın. Yoksa kotaya saymazlar."
Altan kazmayı indirdi. Ciğerlerini yakan soğuk havayı yavaşça burnundan alıp dudaklarının arasından ince bir ıslık gibi geri verdi. Sessizce başını salladı.
Yine biliyor, diye düşündü. Bu adam otuz kişilik kolun içinde bu yüzü tanıyan tek kişi. Ama bu yüze bugün ilk kez indik.
Dördüncü satır.
Kazmasını tekrar kaldırdı ve ihtiyarın tarif ettiği gibi damarın etrafındaki gri yüzeye vurmaya başladı. Mor taşların o hayaletimsi ışığı yüzüne vururken, buradaki havada yukarıdakinden farklı, ağır bir titreşim olduğunu hissedebiliyordu. Sanki duvarların ardında bir şey uyuyordu ve nefes alıyordu.
Saatler süren bu işkence, madenin derinliklerinden yankılanan o boğuk çan sesiyle kesildi.
Yemek vakti.
Yüzlerce köle kazmalarını oldukları yere bırakıp mağaranın ortasındaki devasa, paslı kazanların bulunduğu alana doğru sürünürcesine yürümeye başladı. Açlık, gardiyanların kırbaçlarından bile daha keskin bir terbiyeciydi.
Altan sıraya girerken etrafındaki insanları inceliyordu. Kimisi aklını yitirmiş kendi kendine konuşuyor, kimisi bir lokma fazla sıvı için yanındakini ezmeye hazır vahşi bir hayvana dönüşmüştü. Sıra ona geldiğinde paslı çanağına dökülen o bulanık, ne idüğü belirsiz gri sıvıyı aldı. Midesi bu görüntü karşısında kasılsa da vücudunun o iğrenç kaloriye ihtiyacı vardı.
Çanağını alıp ihtiyarla birlikte kuytu bir köşeye yöneldi.
Tam o sırada önünü devasa bir gölge kesti.
Altan başını kaldırdığında karşısında bir insan evladından çok, iki bacağı üzerinde duran bir ayıyı andıran adamı gördü. Yüzünün yarısı eski yanık izleriyle kaplıydı, boynu kalın ve kaslı, kafası tamamen keldi. Madendeki diğer kölelerin aksine o zayıflamamıştı; etrafındakilerin yemeklerini gasp ederek cüssesini korumayı başarmıştı. Arkasında ona yaltaklanan iki sıska köle daha duruyordu.
İhtiyar Altan'ın arkasından fısıldadı, sesi korkudan çatlıyordu: "Boğa... Aman çocuk, sakın..."
"Duydum ki," dedi kel adam. Sesi mağaranın duvarlarında yankılanan kalın bir homurtu gibiydi. Çarpık, çürük dişlerini göstererek sırıttı. "Duydum ki bir fare, Demirpençe'ye cevap yetiştirmiş. Ve hâlâ nefes alıyormuş."
Altan cevap vermedi.
İşte bu, diye düşündü. Bedelini şimdi ödüyorum.
On altıncı günde gardiyanın sınırını ölçmüştü. Bir bilgi kazanmıştı ama karşılığında bir şey kaybetmişti: görünmezliğini. Bu çukurdaki her hiyerarşi gibi, buradaki de en tepedekinin sarsılmaz görünmesine bağlıydı. Ve Demirpençe'ye kafa tutup yaşayan bir çocuk, Boğa'nın tahtına doğrudan atılmış bir taştı.
Bunu hesaplamamıştı. Şimdi hesaplaması gerekiyordu.
"O çanak fazlasıyla dolu görünüyor, ufaklık," dedi Boğa, elini uzatarak. "Cesur olanların vergisi ağır olur. Çanağı ver, sana dokunmayayım."
Altan'ın yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu.
Zihni saniyeler içinde iki yolu da sonuna kadar hesapladı.
Birinci yol: Çanağı veriyorum. Bugün dayak yemiyorum. Ama yarın da vereceğim. Ve öbür gün de. Bu çukurda haraç bir kez ödenmez, bir kez kabul edilir. Günde iki kaseden birini kaybetmek, bu bedende yaklaşık dört yüz kalori demek. Mevcut açıkla birleştiğinde on sekiz, en fazla yirmi bir gün. Yirmi bir gün sonra bu koldan bir ölü daha çıkarırlar ve adı Altan olur. Kimse kavga ettiğimi hatırlamaz. Kimse bir şey hatırlamaz.
İkinci yol: Vermiyorum. Bugün ağır bir dayak yiyorum. Belki iki hafta iş göremiyorum. Ama bir daha kimse benden bir şey istemez. Çünkü bu çukurda insanlar en çok, bedeli belirsiz olandan korkar.
Birinci yol kesin ölümdü. İkinci yol muhtemel ölümdü.
Muhtemel, kesinden daima iyidir.
Kararını verdiği an bedenini hazırlamaya başladı. Bunu düşünmedi bile; yirmi yılın kas hafızasıydı bu. Ayaklarını omuz genişliğinde açtı, ağırlığını topuklarına aldı, çenesini göğsüne çekti, dilini damağına yapıştırdı, karnını taşlaştırdı. Düşeceği yönü seçti: sola, çamurlu zemine, kayadan uzağa.
Kafayı koru. Dizleri koru. Gerisi kemik, kemik kaynar.
Çanağını yere bıraktı. Geri adım atmadı.
"Başka birinin çanağını bul," dedi sakince.
Kel adam bir an için duraksadı.
Bu on dört yaşındaki, kaburgaları sayılan sıska fare az önce ona hayır mı demişti? Üstelik korkarak değil. Yalvarmadan. Sesini yükseltmeden. Sanki hava durumundan bahseder gibi.
Şaşkınlık yerini anında vahşi bir öfkeye bıraktı. Kükreyerek o koca, nasırlı elini Altan'ın boğazına doğru savurdu.
Ve Altan karşı hamle yapmadı.
Bileği yakalamayı denemedi. Eklemi çevirmeyi denemedi. Diz kapağına basmayı, gırtlağa dirsek atmayı denemedi. Bunların hepsini biliyordu, hepsini yüzlerce kez yapmıştı, ve hepsinin bu bedende bir hayalden ibaret olduğunu iki haftada iki kez, kaburgalarıyla ve omzuyla öğrenmişti.
Kazanmaya çalışma. Hasarı yönet.
Bunun yerine gövdesini yana çevirdi, çenesini iyice içeri çekti ve boğazını değil, çene altındaki kalın kas bandını adamın avucuna verdi. Nefesini içeride tuttu.
Yine de yeterli olmadı.
Adamın eli boynuna bir mengene gibi kapandı ve o sıska bedeni tek eliyle havaya kaldırdı. Altan'ın ayakları yerden kesildi.
Ve tam o saniyede, zihninin derinliklerinde, haftalardır ölü olan bir yerden zayıf, parazitli bir cızırtı koptu.
[Sist...m... Çevri...mdışı...]
Altan'ın gözleri irileşti. Ne?
"Senin o küstah dilini kökünden sökeceğim!" diye kükredi Boğa.
Boşta kalan devasa yumruğunu geriye çekti ve Altan'ın karın boşluğuna balyoz gibi indirdi.
ÇAT.
[...Kritik Has...r... İç... Yıkım...]
Hesap tutmadı.
Altan darbeyi bekliyordu, karnını kasmıştı, nefesini tutmuştu — ama bu beden, kasılmış haliyle bile bir çuval undan farksızdı. Kasların altında darbeyi emecek kütle yoktu. Yumruk, koruma katmanını hiç fark etmeden geçti ve doğrudan organlara oturdu.
Ağzından sıcak bir kan fışkırdı.
Yanlış hesapladım, diye geçirdi içinden, gözleri kararırken. Bu bedenin toleransını hâlâ fazla tahmin ediyorum.
Adam onu bırakmadı. Havada asılı kalan bedenini bir bez bebek gibi savurup sırtını mağaranın sivri taş duvarına bütün gücüyle çarptı.
Altan sola düşmeyi planlamıştı. Kayadan uzağa. Ama planını uygulayacak olan bacaklardı ve bacaklar çoktan işlevini yitirmişti.
Kulaklarında tiz bir çınlama koptu. Sırtındaki kemiklerin çıkardığı ses, köşedeki gardiyanların bile yüzünü buruşturmasına neden oldu.
[...Hayati Belirti %12... Acil... Protokol...]
Boğa sonunda elini gevşetti ve Altan çamurlu, buz gibi zemine bir çuval gibi yığıldı.
Bitmemişti.
Kel adam, yerde cenin pozisyonunda yatan, kan öksüren çocuğun üzerine yürüdü. Ağır, demir kaplamalı çizmesini kaldırdı ve kaburgalarına bütün gücüyle bir tekme daha indirdi.
Kırılan kemiklerin sesi bu kez çok daha netti. Altan'ın bedeni çamurun içinde bir metre kadar sürüklendi.
Ve o sürüklenme sırasında, dizinin arkasındaki paçavraya sıkıştırdığı o avuç içi büyüklüğündeki mana taşı, kendi ağırlığı ve çizmenin basıncı altında çatırdayarak ikiye ayrıldı. Keskin kenarı, bacağının arkasındaki deriyi yardı ve doğrudan açık etin içine girdi.
[...Dışsal Mana Tespiti... Hücresel Entegras...]
Etraftaki herkes sus pustu.
İhtiyar elleriyle yüzünü kapatmış, titriyordu. Köşedeki gardiyanlar ise kahkaha atıyordu.
Bu, Altan'ın 2. günde çıkardığı sonucu bozmuyordu; tersine tamamlıyordu. Demirpençe kotayı tutturmak zorundaydı, o yüzden köle öldürmezdi. Ama gardiyanlar bir kölenin sakatlanmasına itiraz etmiyordu.
Çünkü kırık kaburgalı bir adam da kazma sallardı.
Çünkü bir kolda korku varsa, kotanın kendisi tutardı.
Boğa, gardiyanların kırbacının ulaşamadığı yere ulaşıyordu ve bu yüzden kimse ona dokunmuyordu. Boğa bir tehdit değildi. Boğa, sistemin ta kendisiydi.
Beşinci satır, diye düşündü Altan, kanını yutarken. Bu ocağın en büyük gardiyanı, gardiyan bile değil.
Kel adam çamurun içindeki paslı çanağı aldı, içindeki sıvıyı kafasına dikti ve boş kabı Altan'ın yanına fırlattı.
"Bir dahakine daha ucuza kurtulursun, fare."
Uzaklaştı.
Altan yerdeki o dondurucu su birikintisinin içinde yatıyordu.
Hareket edemiyordu. Parmak uçlarını bile kıpırdatacak gücü kalmamıştı. Ciğerlerine hava gitmiyordu; kırılan kaburgalardan biri içeri batmıştı. Kan genzini dolduruyor, onu kendi kanıyla boğulmanın eşiğine getiriyordu. Bedeninin, bu bedene ilk geldiği günden çok daha kötü, kelimenin tam anlamıyla parçalanmış bir halde olduğunu hissediyordu.
Zihni, o kusursuz zekâsı, bu kırık kafesin içinde sıkışıp kalmıştı.
Taktik bilmek. Yüzlerce ölüm kalım tecrübesi. Bir dünyayı kurtarmış olmak.
Emirleri uygulayacak kas yoksa hepsi hiç.
İrade tek başına hiçbir şey değil.
Göz kapakları ağırlaştı. Mor taşların o hayaletimsi ışığı bulanıklaştı. Kalbi teklemeye, atışları saniyeler süren boşluklara düşmeye başladı. Etrafındaki sesler suyun altından geliyormuş gibi boğuklaştı.
Ve tam o anda, mağaranın duvarlarındaki mor taşların yaydığı o soğuk enerji, kanayan açık yaralarından içeri sızmaya başladı.
Ama bu bir kurtarma değildi.
İhtiyar haklıydı; taş insanı emerdi. Ancak Altan'ın bedeni ölürken, damarlarındaki basınç düştüğünde, akış yön değiştirdi. Boşalan bir kabın kendini doldurması gibi. Bacağındaki taş parçası ve duvarlardaki binlerce damar, açılan bu boşluğa aynı anda hücum etti.
Sıcak değildi. Şefkatli değildi. Bir merhem gibi değildi.
Bir istila gibiydi.
Enerji damarlarına girdiğinde Altan çığlık atmak istedi ama ciğerlerinde hava yoktu. Kırık kaburgalar yerlerine oturmadı; zorlandı. Yırtılan doku dikilmedi; itildi. Bedeni, kendisine sorulmadan onarılıyordu ve onaran şeyin nazik olmak gibi bir kaygısı yoktu.
Zihnindeki o parazitli cızırtı, bir anda tiz ve kesintisiz bir sese dönüştü. Işıklar beyninin içinde patladı.
Ve o dondurucu karanlığın içinde, yıllardır beyninin bir parçası olan, ölümüne tanık olduğu, bir daha asla duymayacağını bildiği o mekanik, pürüzsüz, dondurucu derecede net ses yankılandı:
[Sistem Çevrimiçi.]
[Ana Bilgisayar Ağır Hasarlı. Mana Radyasyonu Absorbe Ediliyor.]
[Günaydın. Hayatta kalmak için emirlerinizi bekliyorum.]
Altan çamurun içinde gözlerini açtı.
Sevinç hissetmedi.
Çünkü o ses geri dönmüştü, evet — ama bir şey yanlıştı. Tonlama doğruydu, frekans doğruydu, o tanıdık kuruluk yerindeydi.
Ama o ses ona hayatı boyunca bir kez bile "günaydın" dememişti.
Ve bir zamanlar, ölmeden önce, ona hiçbir zaman emir sormamıştı. Emri o verirdi.
Altan kanlı dudaklarını araladı. Sesi bir fısıltıdan ibaretti, ama on altı gündür ilk kez, karanlığa bir soru sormuyordu.
"Kimsin sen?"
Sessizlik.
Sonra, tek satır:
[Bilinmeyen Sorgu. Yeniden Formüle Edin.]
Altan gülümsedi. Ağzından kan sızdı, dişleri kıpkırmızıydı ve gülümsedi.
Kaçamak cevap. Demek ki cevap var.
Kırık parmaklarını yavaşça çamurun içinde kapattı. Bacağındaki taş parçası hâlâ etinin içinde yanıyordu ve bu kez o sıcaklık gitmiyordu.
"O zaman şimdilik bir emir," diye fısıldadı. "Bu bedeni ayağa kaldır."
[Emir alındı.]