24. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

24. BÖLÜM: SİSLİ VADİ

Sefa YÜCEL

Sabah ilk işi panonun önüne gitmek oldu.
Kâğıt hâlâ yoktu. Dört çivi izi, temiz bir gölge ve etrafındaki on altı sararmış kâğıt.
Çakır masasında oturmuş çorba içiyordu.
"Torgan nerede?" diye sordu Altan.
Adam kaşığı bırakmadı.
"Bu şehirde on yedi yıl yaşamış bir adam. Nerede olduğunu ben bilmem."
"Bilirsin."
"Bilirim." Çakır kaşığı bıraktı. "Ama sana söylemem."
"Neden?"
"Çünkü sen on dört yaşındasın ve o adam senin yüzünden künyesini kaybetti." Çakır çorbasına döndü. "Ben burada kâtiplik yapıyorum, cenaze işletmiyorum."
Altan itiraz etmedi.
Alpha.
[Adam korkuyor.]
Torgan'dan mı?
[Hayır. Sizin ne yapacağınızdan.]
Öğleye doğru masasına biri oturdu.
Altan başını kaldırmadı. Önünde bir tas çorba, bir parça kuru et ve dün gece Tekin'den ödünç aldığı ince bir defter vardı. Defterde loncanın son iki yıllık görev kayıtları yazılıydı ve Altan sabahtan beri hangi hattın ne zaman öldüğünü okuyordu.
Karşısındaki adam sandalyeyi çekti, oturdu ve bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonunda Altan başını kaldırdı.
Adam bir doksanı aşıyordu. Zırhı demirdendi ve üzerinde onlarca çizik vardı; hiçbiri süs değildi. Yüzünün sol yanında eski bir pençe izi geçiyordu.
Alpha.
[Ben ona bakamam. Siz bakın, ben dinlerim.]
Altan baktı.
Sağ omzu sol omzundan bir parmak aşağıda. Ağır kılıcı yıllarca sırtta taşımış. Kayış izleri boynunda.
Elleri temiz ama tırnak dipleri yağlı. Bu sabah zırhını kendi yağlamış; yani yamağı yok, ya da yamağına güvenmiyor.
Ve oturmadan önce arkasına baktı.
[Anlamı?]
Anlamı, bu adam bir salonda kimin nerede olduğunu bilmeden oturmuyor.
"Bora," dedi adam. "Masanı işgal ettim çünkü konuşmam gereken bir iş var."
"Ben panodan iş alırım."
"Panodan aldığın işleri gördüm. Fare. Ot. Tahsilat." Bora arkasına yaslandı. "Ve hepsini tek başına yaptın."
"Evet."
"Neden?"
Altan cevap vermedi.
Bora güldü. "Tamam. O halde ben söyleyeyim: bir adam kendi tavanını başkalarının önünde öğrenmek istemez."
Altan defterini kapattı.
Bu, üç gündür kimsenin bilmediği şeyi bilen ilk cümleydi.
"Ne işi?"
"Şafakta kuzeye çıkıyoruz," dedi Bora. "On fersah. Sisli Vadi. Tüccarlar loncasının bir kervanı orada soyuldu; on iki yük arabası, dört ölü. Haydutlar mağara sistemine çekilmiş."
"Kaç kişi?"
"Bilmiyoruz."
"Bilmiyorsunuz."
"Tüccar 'kalabalıktı' diyor. Tüccarlar hep kalabalık der."
Altan başını hafifçe yana eğdi. "Vadi dar mı?"
"Dar."
"Sis kalıcı mı?"
"Sabah kalın, öğleden sonra dağılır."
"Nöbetçi düzenini biliyor musunuz?"
Bora'nın gözleri kısıldı ve bu kez gülümsemedi.
"Hayır."
"O halde girmeyin," dedi Altan. "Dar vadiye sisin içinde, sayısını bilmediğiniz ve nöbetçi düzenini görmediğiniz bir gruba doğru yürürseniz, ilk ok geldiğinde nereye kaçacağınızı bile bilmezsiniz."
Bora bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra masaya iki gümüş bıraktı.
"Sana bu yüzden geldim."
Altan gümüşlere baktı.
"Rolüm ne?"
"Öncü. Sis kalkmadan içeri gireceksin, nöbetçilerin yerini çıkaracaksın, dönüp bize anlatacaksın. Çatışmaya girmeyeceksin. Girersen zaten ölürsün."
"Bunu söylemenize gerek yoktu."
"Vardı," dedi Bora. "Çünkü bu şehirdeki her çocuk kendini ölümsüz sanır ve ben senin sanmadığını duymak istedim."
Altan iki gümüşe uzun uzun baktı.
Alpha. İki gün var.
[Yaman üç gün dedi. Bugün ikincisi.]
Bu iş bir günde biter mi?
[Üç saat gidiş, üç saat dönüş. Aradaki iş ne kadar sürerse.]
Peki bunu neden yapıyorum?
[Bunu bana mı soruyorsunuz?]
Sana soruyorum çünkü senin cevabın benimkinden dürüst çıkıyor.
[Peki. Cevabım şu: iki gün sonra dört kişiyle yola çıkacaksınız ve bu bedenle daha önce hiç ekip içinde çalışmadınız. Yalnız savaşmayı biliyorsunuz. Yanınızda birileri varken nasıl savaşıldığını bilmiyorsunuz.]
Ve öğrenmek için birinin peşine takılmak lazım.
[Evet. Tercihen ölmenizi istemeyen birinin.]
Altan gümüşleri aldı.
"Lider sensen emirlere uyarım," dedi. "Ama bir şartım var."
"Söyle."
"Ben bir şey gördüğümde ve o şey planı bozduğunda, bunu sana söylerim. Sen dinlemezsen ısrar etmem, geri çekilirim."
Bora kaşlarını kaldırdı. "Bu bir şart mı?"
"Bu bir uyarı," dedi Altan. "Bazı liderler dinlemez ve o zaman ben tek başıma dönerim."
Adam bir süre ona baktı, sonra ayağa kalktı.
"Kuzey kapısı. Şafakta. Geç kalanı beklemeyiz."
Gökyüzü hâlâ laciverttiyken kapıya vardı.
Meşalenin altında üç kişi bekliyordu.
Bora zırhını giymişti ve ağır kılıcı sırtındaydı. Solunda deri ormancı kıyafetli, uzun yaylı genç bir kadın vardı. Sağında ise kısa boylu, fıçı gövdeli, kel bir adam duruyordu; sırtında kendi boyundan büyük ahşap bir kalkan taşıyordu.
Kadın Altan'ı gördü ve Bora'ya döndü.
"Bu ne?"
"Öncümüz."
"Bu bir çocuk."
"Evet."
"Bora." Kadın yayını omzundan indirdi. "Sisli Vadi çocuk oyun alanı değil. Ben içeride sis varken ok atacağım. Önüme geçerse veya bağırırsa açımı kapatır."
"Bağırmaz."
"Nereden biliyorsun?"
"Bilmiyorum." Bora omuz silkti. "Ama arenada bağırmadı."
Kadın homurdandı ve Altan'a döndü.
"Cemre," dedi. "Ve seninle konuşmayacağım. Kural şu: benden en az on adım önde ya da on adım arkada durursun. Yanımda durmazsın."
"Anlaşıldı."
"Anlaşıldı deme. Yap."
Kel adam güldü ve büyük elini Altan'ın omzuna koydu; ağırlığı Altan'ı bir parmak aşağı itti.
"Volkan," dedi. "Sen onun suratına bakma. O bana da böyle davranıyor ve ben yedi yıldır ona kalkan tutuyorum."
"Sen kalkanı bana tutmuyorsun," dedi Cemre. "Kendine tutuyorsun. Ben arkanda duruyorum."
"Aynı şey."
"Değil."
Bora meşaleyi söndürdü.
"Yürüyoruz."
İlk saat sessiz geçti.
İkinci saatte Volkan konuşmaya başladı ve durmadı.
"Sen o arenada ne yaptın?"
"Bir künye aldım."
"Yedi kişi künye aldı. Ama herkes seni konuşuyor."
"Çünkü ben en son geldim."
"Hayır," dedi Volkan. "Çünkü sen koşmadın. Ben tribündeydim. Yirmi dokuz kişi koştu, sen durdun. O anda yanımdaki adam 'korkmuş' dedi ve ben ona bir bakır verdim, çünkü ben korkmadığını gördüm."
"Nereden gördün?"
"Korkan adam bakar." Volkan kalkanını omzunda düzeltti. "Sen bakmadın. Sen saydın."
Altan cevap vermedi.
Önlerinde yürüyen Cemre başını çevirmedi ama omuzları hafifçe döndü; dinliyordu.
"Ben Demir dördüncü seviyeyim," dedi Volkan bir süre sonra. "On bir yıl oldu. Cemre dördüncü. Bora beşinci; yani Demir'in tavanında. Çelik'e geçmesine bir tüy kaldı ve o tüy dokuz yıldır orada duruyor."
"Duydum," dedi Bora önden.
"Duy." Volkan Altan'a döndü. "Sen kaçıncısın?"
"Birinci."
Cemre bir kahkaha attı. Kısa ve gerçekti.
"Birinci," dedi. "Bora, sen bize birinci seviye bir çocuk getirmişsin."
"Getirdim."
"Neden?"
"Çünkü seviye adamın ne kadar dayandığını söyler," dedi Bora. "Ne gördüğünü söylemez."
Üçüncü saatte yol daralmaya başladı.
Yamaçlar iki yandan yükseldi, ağaçlar seyreldi ve havada ıslak bir ağırlık belirdi.
Altan yürürken toprağa bakıyordu.
Alpha. Bir şey söyle.
[Yolda son iki günde en az iki kez tekerlek geçmiş. İzler taze; kar üzerlerine bir kez yağmış, o kadar.]
İki kez.
[Yükün gidişi bir, dönüşü iki. Ya da iki ayrı yük.]
Altan durdu ve çömeldi.
Bora arkasından geldi. "Ne var?"
"Bu izler dolu araba izi."
"Ne olmuş?"
"Kervan burada soyuldu, değil mi? Yani mal buradan mağaraya taşındı." Altan parmağıyla tekerlek izinin derinliğini gösterdi. "Bu iz vadiden dışarı çıkıyor. Ve dolu."
Bora çömeldi ve baktı.
Cemre de geldi. "İki gün önce olmuş bir soygun. Malı çoktan satmışlardır."
"Haydut mal satmaz," dedi Altan. "Haydut malı böler. Bir kervanın on iki arabalık yükünü satmak için alıcı, senet ve mühür gerekir. Bunlar bir mağarada oturuyor."
Cemre kollarını kavuşturdu. "Peki sen ne diyorsun?"
"Diyorum ki birileri bu malı buradan araba ile götürmüş. Ve araba kullanan adam yol bilir."
"Yani?"
"Yani bu bir haydut işi değil," dedi Altan.
Sessizlik oldu.
Cemre, Bora'ya döndü. "Bu çocuk iki gün önceki bir tekerlek izinden bize bütün görevin yanlış olduğunu mu söylüyor?"
"Öyle görünüyor."
"Ben buna inanmıyorum."
"Ben de bilmiyorum," dedi Bora sakince. "Ama tüccar bize kalabalık dedi, sayı vermedi. Mağara dedi, isim vermedi. Ve şimdi buradan dolu bir araba çıkmış."
Doğruldu.
"Devam ediyoruz. Ama yavaş."
Vadinin ağzına vardıklarında güneş yeni doğuyordu ve önlerindeki her şey beyazdı.
Sis kalındı; on adım ötesi yoktu. Ses tuhaf davranıyor, yakındaki bir çakıl uzaktan geliyor gibi duyuluyordu.
Bora omzundaki kılıcı indirdi ve yere dayadı.
"Altan."
"Buradayım."
"Şu andan itibaren tek işin bakmak. Yaklaşma, dokunma, konuşma. Kaç nöbetçi var, nerede duruyorlar, aralarında kaç adım var. Bir saat sonra buraya dön."
"Bir saat sonra sis kalkmaya başlar."
"O yüzden bir saat."
Altan kukuletasını çekti.
"Bir şey daha," dedi Cemre arkasından.
Altan durdu.
"Eğer yakalanırsan bağırma," dedi kadın. "Bağırırsan üçümüz de ölürüz."
"Biliyorum."
"Biliyorum deme. Yap."
Altan sise girdi.
İlk yüz adım kolaydı.
Sis, gördüğü kadar duyduğunu da bozuyordu ama Altan bunu bekliyordu; kanalda bir gece geçirmiş bir adam için beyaz bir karanlık, siyah bir karanlıktan farksızdı.
Yamacın dibinden ilerledi. Duvarı sağ eliyle takip etti.
Alpha.
[Dinliyorum.]
Ben de.
İki yüz adımda ilk sesi duydu: taşa vuran bir metal. Düzenli, tembel, yorgun. Bir adam mızrağının ucuyla oynuyordu.
Yavaşça yaklaştı ve sisin içinden bir siluet çıktı.
Nöbetçi.
Ve Altan durdu.
Adamın üzerinde paçavra yoktu.
Zırh vardı.
Deri değil; dövme demir göğüslük, omuzda kayış, belde tek tip kılıç kını.
Alpha.
[Görüyorum.]
Haydutlar tek tip zırh giymez.
[Giymez.]
Altan geri çekildi ve yamacı takip ederek otuz adım daha ilerledi.
İkinci nöbetçi. Aynı zırh.
Sonra üçüncü.
Aralarındaki mesafe eşitti. Yaklaşık kırk adım. Ve üçü de aynı yöne bakıyordu; vadinin içine değil, dışına.
Bir haydut kampı içeriyi korurdu.
Bunlar dışarıyı bekliyordu.
Altan sırtını kayaya verdi ve saydı.
Kırk adım aralıkla dizilmiş, tek tip zırhlı, dışarı bakan nöbetçiler.
Bu bir kamp değil.
Bu bir hat.
[Ve bir hat kuran adamın arkasında bir şey vardır.]
Altan gözlerini kapattı ve sisin içindeki sesleri ayırmaya çalıştı.
Uzakta, vadinin dibinde, bir şey vardı.
Kazma sesi.
Düzenli, çok sayıda, üst üste binen kazma sesi.
Altan'ın sırtından aşağı bir soğukluk indi ve bunun sisle hiçbir ilgisi yoktu.
Alpha.
[Duyuyorum.]
Kaç kazma?
[Otuzdan fazla. Kırka yakın.]
Kırk işçi.
[Kırk işçi.]
Sisin içinde, kırk adım aralıklı üçüncü nöbetçi öksürdü ve mızrağını taşa vurdu.
Altan geri dönmeye başladı.
Yürürken tek bir cümle düşünüyordu ve o cümle iki gün önce bir panoda asılıydı.
İşçilerin dönüşü garanti edilmez. Ücret peşin ödenir.