23. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
23. BÖLÜM: BEŞ BAKIR
Biliyorum," dedi Yaman.
Altan kapının önünde durdu. "Ne?"
"O kâğıdı biliyorum. Dün öğleden beri biliyorum ve o zamandan beri bu masadan kalkmadım." Yaman gözlerini ovuşturdu. "Otur."
Altan oturdu.
"Vorn bölge komutanı. Krallığın mührüyle iş veriyor." Yaman parmağını masaya vurdu. "Bir lonca krallığın işini reddederse ruhsatını kaybeder. Kabul ederse adamlarını kaybeder. Ben dün geceden beri hangisinin daha ucuz olduğunu hesaplıyorum."
"Sonuca vardınız mı?"
"Hayır. Sen ne düşünüyorsun?"
Altan bir süre cevap vermedi.
"Kırk işçi istiyor," dedi sonunda. "Ve on koruma."
"Evet."
"Kırk işçiyi Kül Mahallesi'nden toplar. Aç adam iki katı ücrete her yere iner. Ama on korumayı sokaktan alamaz; koruma künyeli olmak zorunda. Yani o on kişi buradan çıkacak."
"Devam et."
"Doğuya beş kişilik bir ekip yolluyordunuz. Yol raporu için." Altan başını hafifçe eğdi. "O beş kişi o on korumanın içinde olursa, krallığın kendi mührüyle, kendi arabalarında, kendi yemeğini yiyerek garnizonun kapısından girer."
Yaman uzun bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra elini yüzünde gezdirdi.
"Bu iyi bir fikir," dedi. "Ve iyi fikirler genelde birilerini öldürür."
"Biliyorum."
"Sen orada ne arıyorsun? Bana yol raporu getireceksin. Rapor için garnizonun içine girmene gerek yok."
Altan cevap vermedi.
Yaman bekledi, sonra vazgeçti.
"Üç gün," dedi. "Kâğıdı kabul etmem, mühürlemem, listeyi yazmam üç gün sürer."
"O üç günde ne yapacağım?"
"Ne istersen." Yaman defterini açtı. "Ama şunu hatırlatayım: on altı gümüş borcun var ve bir bakır bile ödemedin. Ve ekibin de sana ait değil."
Altan başını kaldırdı.
"Ne demek bu?"
"Şu demek: Sırma bu loncada on bir yıl doldurdu, Sungur yedi. Sen üç gün önce kaydoldun." Yaman kalemini bıraktı. "Ekibin başı sensin diyen kim?"
"Kimse."
"Doğru. Kimse. Yolda ekibi Sırma yönetecek."
Altan bir an bile duraksamadı.
"Doğrusu bu."
Yaman ona baktı. "İtiraz etmeyecek misin?"
"Neden edeyim? O yolları on bir yıl yürüdü, ben bir kez yürüdüm. Bu iş için doğru cevap o." Altan ayağa kalktı. "Ben bu üç günü kendi işim için kullanacağım.
Aşağıda salon yeni uyanıyordu.
Kayıt masasındaki tek gözlü adamın adı Çakır'dı; Kuzgun söylemişti. Esneyerek defterini açtı ve Altan'ı gördüğünde esnemeyi bitirmedi.
"Ne var?"
"Görev alacağım."
"Sen mi?"
"Ben."
Çakır sağlam gözünü kısarak ona baktı. Boynundaki künyeye, göğsündeki deriye, sonra boyuna.
"Bak evlat," dedi. "Arenada bir şey yaptın, tamam. Ne yaptığını hâlâ kimse tam anlamadı ve buradaki adamların yarısı hile olduğunu düşünüyor. Yaman seni sevdi, o ayrı. Ama sen Demir birinci seviyesin."
"Biliyorum."
"Demir birinci ne demek biliyor musun? Sokakta sana çarpan bir arabacı seni yere serer demek."
"Biliyorum."
Çakır iç çekti ve panoya doğru başını salladı.
"O halde sol taraf senin. Sağ tarafa bakma bile."
Altan panonun sol tarafına yürüdü.
Kâğıtlar küçüktü, yıpranmıştı, ödülleri bakır cinsindendi.
Ticaret bölgesi alt kanallarında fare itlafı — kuyruk başına beş bakır.
Kül Mahallesi'nde borç tahsili — bir gümüş. Ölümcül güç yasak.
Şehir ormanından demirkökü toplama — elli bakır.
Üçünü de kopardı ve masaya bıraktı.
Çakır kâğıtlara baktı, sonra Altan'a.
"Fare mi?"
"Fare."
"Sen o arenadan yeni çıktın ve lağıma mı iniyorsun?"
"Arenada şanslıydım," dedi Altan. "Şans ikinci kez ödünç verilmez."
"Yanına kim geliyor?"
"Kimse."
Çakır kalemi bıraktı.
"Üç görev. Tek başına. Bir günde."
"Evet."
"Neden?"
Altan cevap vermedi.
Çünkü cevabı Çakır'a söyleyemezdi.
Çünkü üç gün sonra dört kişinin arasında yürüyeceğim ve o dördü de benim ne yapabildiğimi bilmiyor. Ben de bilmiyorum.
Ve bir adamın ne yapabildiğini ilk kez başkalarının önünde öğrenmesi, ölmesinin en hızlı yoludur.
Çakır omuz silkti ve mührü bastı.
"Peki. Ama şunu bil: lağımda ölürsen kimse seni aramaz. Ödül beş bakır."
Sabah şehrin batı kapısından yalnız çıktı.
Kar ince yağıyordu ve rüzgâr yoktu. Demirkökü, taş diplerinde yetişen kalın ve kokusuz bir bitkiydi; toplaması kolaydı, bulması zordu.
İlk saatte üç tane buldu.
Alpha. Bu hızla akşama kadar sürer.
[Sürer.]
Yanlış arıyorum.
[Muhtemelen.]
Altan durdu ve otu aramayı bıraktı.
Bunun yerine kara baktı.
Kar her yerde aynı kalınlıkta değildi. Bazı yerlerde ince, bazı yerlerde kabuk bağlamıştı. Ve az önce bulduğu üç kökün üçünün de üstündeki kar diğerlerinden inceydi.
Kök toprağın altında ısı yapıyor.
[Ve ısı karı eritiyor. Otu aramayın; ince karı arayın.]
Sonraki saatte on bir tane buldu.
Kese öğleden önce doldu.
Dönerken bir kez durdu ve arkasına baktı; kendi izlerine. Adımları düzensizdi, sağ ayağı biraz dışa basıyordu ve iz derinliği eşit değildi.
Sol tarafımı koruyorum.
[Kaburgalar.]
Kaburgalar iyileşti.
[Beden bunu henüz kabul etmedi. Beden bir kez kırıldığı yeri uzun süre korur.]
Altan geri kalan yolu bilerek sol tarafına yükleyerek yürüdü. Acıttı. Yürümeye devam etti.
Borçlunun adı Melik'ti ve bir meyhanenin arkasında zar atıyordu.
İri, kalın boyunlu, kırk yaşlarında bir adamdı. Altan'ı gördüğünde zarı bıraktı ve güldü.
"Bu ne?"
"Tefeciye üç gümüş borcun var," dedi Altan. "Almaya geldim."
Masadaki dört adam kahkahayı bastı.
"Duydunuz mu?" dedi Melik. "Çocuk göndermişler. Yaman'ın loncası bu kadar mı düştü?"
Altan bekledi. Kahkaha bitti.
"Otur da sana bir şey öğreteyim evlat," dedi Melik. "Bu mahallede—"
"Kâğıtta ölümcül güç yasak yazıyor," dedi Altan. "Bu senin şansın."
"Öyle mi?"
"Öyle. Çünkü ben seni dövemem."
Masadaki adamlardan biri bunu duyunca güldü, sonra gülmeyi kesti; çünkü çocuk bunu bir itiraf gibi değil, bir hava raporu gibi söylemişti.
Altan cebinden bir kâğıt çıkarıp masaya bıraktı. Tefecinin mühürlü senedi.
"Bunda bir tarih var. Üç gün sonra doluyor. Dolduğu gün senet loncaya değil, mahkeme kâtibine gidiyor. Kâtip de şehir defterine yazıyor."
Melik'in yüzündeki gülüş azaldı.
"Şehir defterine yazılan adam bu şehirde bir daha borç alamaz. Kumar oynayamaz, kefil olamaz, dükkân açamaz." Altan başını hafifçe yana eğdi. "Bugün üç gümüş vermezsen üç gümüş kurtarmış olmuyorsun. Bir ömür kaybediyorsun."
Masadaki adamlardan biri öksürdü.
Melik uzun uzun ona baktı.
"Sen okuma biliyor musun?"
"Biliyorum."
"Kaç yaşındasın?"
"Bu senedin tarihinden daha küçüğüm."
Melik bir an sessiz kaldı, sonra burnundan güldü ve kesesini çıkardı. Üç gümüşü masaya saydı.
"Al da git."
Altan parayı aldı ve döndü.
Üç adım sonra Melik seslendi.
"Hey."
Altan durdu.
"O senedi kim okudu sana?"
"Kimse."
"Yalan söylüyorsun."
"Söylüyorum," dedi Altan ve yürüdü.
Yalan değildi. Ama adamın buna inanması ikisi için de daha güvenliydi.
Ticaret bölgesinin alt kanallarına akşam indi.
Koku fiziksel bir şeydi; ciğere giriyor, boğazda kalıyordu. Tavan alçaktı, su ayak bileğine kadar geliyordu ve karanlık üç adım ötede başlıyordu.
Meşale taşımadı.
Alpha. Işık ne yapar?
[Sizi görünür yapar ve duyduğunuz şeyi bozar. Alev ses çıkarır.]
O halde ışık yok.
[O halde ışık yok. Ama Yüzbaşım — ben karanlıkta göremem. Ben sizin gördüğünüzü görürüm ve siz de göremiyorsunuz.]
Görmeyeceğiz. Dinleyeceğiz.
Altan sırtını duvara verdi, gözlerini kapattı ve nefesini yavaşlattı.
Su damlıyordu. Uzakta bir yerde taşın üzerinde tırnak sesi vardı.
[Sağdaki kolda. Dört tane. Belki beş; taş yankıyı bozuyor.]
Aralık?
[Aynı anda hareket etmiyorlar. İkisi önde, ikisi arkada.]
Altan hançerini çıkardı ve sağa değil, sola yürüdü.
Sol kol daha dardı. Bir insan zar zor geçerdi.
Ve bu, aynı anda sadece bir hayvanın ona ulaşabileceği anlamına geliyordu.
İlk fare köşeden çıktığında Altan hazırdı ve yine de yetmedi.
Hayvan köpek büyüklüğündeydi, tahmin ettiğinden hızlıydı ve hançeri boynuna değil omzuna girdi. Fare çığlık attı, üstüne atladı, dişleri deri göğüslüğün kenarına, kalçasına saplandı.
Altan bağırmadı ama sırtüstü suya düştü ve düşerken kaburgaları haykırdı.
Alpha—
[Kolunuzu kurtarın. Kolunuz gitmezse kalanı gelir.]
Sol dirseğini hayvanın çenesinin altına soktu ve itti. Hançeri karanlıkta bulamadı; suya düşmüştü.
Bu yüzden hançeri aramadı.
Duvarı aradı.
Sağ eliyle taşı yokladı, bir çıkıntı buldu ve o çıkıntıya bütün ağırlığıyla asıldı; kendini değil, hayvanı çevirdi. Farenin kafası taşa çarptı. Bir kez. İki kez. Üçüncüde gevşedi.
Altan suyun içinde kaldı ve nefes aldı.
Sonra el yordamıyla hançeri buldu.
[Kanıyorsunuz.]
Biliyorum.
[Devam edecek misiniz?]
Dört tane daha var.
[Bunu bir cevap saymıyorum.]
Sayacaksın.
Sonraki üçünü dar kolda tek tek karşıladı ve hiçbiri onu bir daha yere düşüremedi. Beşincisi hiç gelmedi; ya yoktu ya kaçtı.
Yukarı çıktığında bacağı kanıyor, sol kolu titriyor ve kokusu yanına yaklaşılacak gibi değildi.
Ama elinde bir çuval vardı.
Loncaya döndüğünde gece yarısıydı.
Çuvalı masaya bıraktı ve içinden kuyruklar döküldü.
Çakır saydı.
"Yirmi iki kuyruk. Yüz on bakır." Kalemi bıraktı ve Altan'a baktı. Islak, çamurlu, bacağı kanayan bir çocuk. "Tahsilat bir gümüş. Otlar elli bakır. Toplam bir gümüş, yüz altmış bakır."
"Bir gümüşü Yaman Bey'in defterine yaz. Borcumun ilk taksiti."
Çakır kaşlarını kaldırdı. "On altıdan bir tanesi."
"Evet."
"On beş taksit daha var."
"Evet."
"Bunu duyduğuma sevindim mi bilmiyorum." Kalemi aldı, yazdı, sonra durdu. "Yüz altmış bakır ne olacak?"
"Elli bakır sıcak yemek ve biley taşı."
"Kalan yüz on?"
Altan bir süre cevap vermedi.
"Sakla," dedi. "Bir kesenin içinde tut. Adımı yaz."
"Neden?"
"Çünkü üç gün sonra yola çıkıyorum ve yolda para taşımak aptallıktır. Dönersem alırım."
Çakır kalemini bıraktı ve ilk kez, alay etmeden ona baktı.
"Dönmezsen?"
"Dönmezsem sen alırsın."
Adam bir şey söylemedi. Keseyi hazırladı, üzerine bir işaret çizdi ve çekmeceye koydu.
Altan masadan döndü.
"Evlat."
Durdu.
"Yirmi iki fare," dedi Çakır. "Tek başına. Meşalesiz."
"Meşaleyle daha az olurdu."
"Nedenini söylemeyeceksin, değil mi?"
"Söylersem herkes yapar," dedi Altan. "Ve o zaman kuyruk başına beş bakır etmez."
Çakır kısa bir kahkaha attı ve defterini kapattı.
Yemeğini yerken salon boşaldı.
Kalkarken gözü panoya takıldı ve durdu.
Sağ taraftaki on yedi sararmış kâğıt yerinde duruyordu.
On beşincisi yoktu.
Kırmızı mumlu, üç uçlu taç mühürlü kâğıt. Vorn'un imzasını taşıyan kâğıt.
Panoda dört çivi izi ve kâğıdın bıraktığı temiz bir gölge vardı.
Altan iki adım yaklaştı.
Alpha.
[Bu sabah oradaydı.]
Biliyorum. Ben okudum.
Arkasından bir ses geldi.
"Alan oldu."
Altan döndü. Çakır masasında oturuyordu ve defterini koltuğunun altına sıkıştırıyordu.
"Kim?"
Tek gözlü adam bir süre cevap vermedi.
"Kâğıdı ben mühürlemedim," dedi sonunda. "Ben mühürlemediysem lonca almadı demektir."
"O halde kim indirdi?"
Çakır ayağa kalktı.
"Bu binada bir kâğıdı panodan sadece iki kişi indirebilir," dedi. "Biri benim."
Merdivenlere yürüdü, sonra durdu ve arkasına baktı.
"Diğeri de artık burada çalışmıyor."
Salondaki son mum söndü.
