27. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
27. BÖLÜM: GERİ DÖNEN ADAM
Sırma'nın kuralları üç taneydi ve hepsini kapıdan çıktıktan sonraki ilk yarım saatte söyledi.
"Bir: ben nereye basıyorsam siz de oraya basacaksınız. Kar altındaki taşı ben görürüm, siz görmezsiniz. İki: konuşmak yasak değil ama yüksek sesle konuşmak yasak; bu yolda ses taşır ve taşıdığı yerde bizi bekleyen adamlar var. Üç: bir şey görürseniz bana söyleyeceksiniz. Bana. Yanınızdaki adama değil, bana."
Volkan arkadan homurdandı. "Dördüncü kural var mı?"
"Dördüncü kural şu: sen konuşmayacaksın."
"Bu üçüncü kuralla çelişiyor."
"Hayır, üçüncü kural bir şey görürsen geçerli. Sen yürürken hiçbir şey görmüyorsun Volkan, sadece nefes alıp veriyorsun ve bunu da yüksek sesle yapıyorsun."
Cemre kahkahayı bastı ve Sırma başını çevirip ona baktı; kadın kahkahayı yarıda kesti ama gülümsemeyi bırakmadı. Bora bunların hiçbirine karışmadı. En arkada yürüyordu ve orada yürümesinin bir sebebi vardı; Altan bunu ilk çeyrek saatte fark etmişti. Adam kendi ekibini önüne almış, yeni ekibi tanımadığı için de kimseye sırtını dönmemişti.
Yürüyüş düzeni ikinci günün sonunda kendiliğinden oturdu. Sırma en önde gidiyor, otuz adım gerisinde Sungur onun izlerine basıyordu; iri adam bir günde toplam altı kelime konuşmuş ve altısı da "burada su var" olmuştu. Ortada Tekin ve Kuzgun vardı. Kâtip iki kat yün giymişti ve hâlâ üşüyordu, oğlan ise iki çuvalı birden sırtlanmış, kimseye yardım ettirmemek için inatla önde yürümeye çalışıyordu ve her yarım saatte bir geri düşüyordu. Cemre ve Volkan onların arkasındaydı. Bora en sonda.
Altan hiçbir yerde değildi.
Yolun kenarında yürüyordu; bazen otuz adım önde, bazen elli adım yanda, bazen bir yamacın üzerinde. Sırma ilk gün bunu iki kez engellemeye çalıştı, ikinci gün bir kez, üçüncü gün hiç.
"Sen nereye gidiyorsun?" diye sormuştu ilk seferinde.
"Yolun kenarına."
"Yolun kenarında ne var?"
"Yolda olmayan şeyler."
Kadın buna bir cevap bulamamıştı ve cevap bulamadığı için de yasaklamamıştı. Üçüncü akşam ateşin başında, kimseye bakmadan, "yolun kenarına giderken bana söyle" dedi ve Altan "söylerim" dedi ve mesele kapandı. Bora bunu ateşin öbür tarafından izledi ve hiçbir şey söylemedi ama Altan onun izlediğini biliyordu.
İlk üç gün boyunca hiçbir şey olmadı ve Altan bunu bir iyilik olarak değil, bir veri olarak kaydetti.
Doğu yolu Kuzey Krallığı'nın en işlek hattıydı. Yaman'ın gelir defterine göre bu yol yılın on ayında kervan taşırdı; kışın bile haftada üç dört yük geçerdi, çünkü ocaklardan çıkan taş beklemezdi. Yolun kenarındaki taş nişanlar, kar altında kalmış tekerlek yarıkları, terk edilmiş nal parçaları — hepsi bir zamanlar burada trafik olduğunu söylüyordu.
Üç günde tek bir arabaya rastlamadılar.
Tek bir atlıya da.
"Bu normal mi?" diye sordu Altan üçüncü akşam.
Sırma ateşe bir dal attı. "Hayır."
"Ne kadar normal değil?"
"On bir yılda böyle bir şey görmedim." Kadın ellerini ateşe uzattı. "Kervan azalır, olur. Kış sert olur, kervan bekler, sonra ikisi bir arada geçer. Ama üç gün boyunca hiç kimse... Hayır."
Tekin defterini açmıştı ve kaleminin ucunu ağzında ısıtıyordu, çünkü mürekkep soğukta donuyordu. "Bunu yazayım mı?"
"Yaz," dedi Sırma.
"Ne yazayım? 'Hiçbir şey görmedik' mi?"
"Aynen öyle yaz," dedi Altan.
Kâtip başını kaldırdı.
"Bir raporda en pahalı satır 'hiçbir şey yoktu' satırıdır," dedi Altan. "Çünkü onu yazan adam üç gün yürümüştür."
Tekin bir süre ona baktı, sonra yazdı.
Volkan ateşin öbür yanından seslendi. "Küçük adam, sen bu lafları nereden buluyorsun?"
"Bulmuyorum."
"O halde?"
"Birinden duydum," dedi Altan ve konuşmadı.
Ateş çıtırdadı. Cemre yayının kirişini gevşetti ve bir bezle sildi; her akşam yapıyordu ve her akşam aynı sırayla yapıyordu. Kuzgun oturduğu yerde uyuyakalmış, elindeki ekmek parçası dizinin üzerinde duruyordu. Sungur onun üzerine kendi pelerinini attı ve oturduğu yere döndü; kimse bunu görmemiş gibi yaptı.
Alpha.
[Buradayım.]
Bu ekip iyi.
[Kabul.]
Bu beni rahatsız ediyor.
[Neden?]
Çünkü bir ekip iyi olduğunda insan onu kaybetmeyi hesaba katmayı bırakır.
Alpha bir süre cevap vermedi.
[Yüzbaşım, bunu bugün mü düşündünüz yoksa üç gündür mü?]
Üç gündür.
[Kaydettim. Ve bir şey söyleyeceğim: bunu düşünmeye devam edin. Sizin en tehlikeli olduğunuz an, korkmayı bıraktığınız an olacak.]
Dördüncü günün öğle vaktinde köyü buldular.
Adı Kızılkuyu'ydu ve Sırma'nın haritasında vardı; yolun kenarına oturmuş, on iki haneli, bir kuyusu ve bir demirci ocağı olan bir duraktı. Kervanlar burada su alır, at değiştirir, geceyi geçirirdi.
Kapı yoktu; palisad yoktu. Sadece yolun iki yanına dizilmiş taş evler, bir kuyu ve kuyunun etrafında yedi sekiz kadın vardı.
Sekiz silahlı insan yola girdiğinde kadınların hiçbiri kaçmadı.
Altan bunu ilk fark eden oldu ve fark ettiği anda içi soğudu. Bir köy silahlı adamları görünce kaçardı; bu köy kaçmıyordu, çünkü kaçmanın bir şeyi değiştirmediğini çoktan öğrenmişti.
Sırma yolun ortasında durdu ve elini kaldırdı.
"Kuzey Rüzgarı Loncası," dedi. "Geçiyoruz, kalmıyoruz. Suyunuza para veririz."
Kuyunun başındaki en yaşlı kadın doğruldu. Altmışlarındaydı, elleri kırmızıydı ve başındaki örtü iki kez düğümlenmişti.
"Su bedava," dedi. "Alacak adam kalmadı, su duruyor."
"Ne demek alacak adam kalmadı?"
Kadın cevap vermek yerine yolun karşı tarafını işaret etti. Demirci ocağının kapısı açıktı ve içerideki ocak sönmüştü; kapının önünde bir örs vardı ve örsün üstünde kar birikmişti. Bir demircinin örsünde kar birikmesi, o demircinin bir haftadan fazla dönmediği anlamına gelirdi.
Volkan kalkanını sırtından indirdi ve yavaşça yere dayadı; gürültü çıkarmamak için dikkat etti ve bu ondan beklenecek bir şey değildi.
"Erkekleriniz nerede?" diye sordu Bora.
"Aldılar."
"Kim aldı?"
Yaşlı kadın etekleri arasından katlanmış bir kâğıt çıkardı ve uzattı. Sırma almadı; başını çevirip Tekin'e baktı.
"Kâtip."
Tekin öne çıktı, kâğıdı aldı ve açtı. Elleri soğuktan titriyordu ve kâğıt titremeyi büyütüyordu. Bir süre okudu, sonra durdu, sonra baştan okudu.
"Ne yazıyor?" dedi Sırma.
Tekin başını kaldırmadı.
"Bölge komutanlığı adına işçi talebi," dedi. "Hane başına bir erkek. On beş gün. Ücret iki katı, peşin ödenir."
"Ve?"
Tekin kâğıdı çevirdi ve alt kenarı gösterdi.
"Ve şu var," dedi. "İşçilerin dönüşü garanti edilmez."
Altan hiç kıpırdamadı.
Bora yavaşça Tekin'in yanına geldi ve kâğıda baktı; okumasını bilmiyordu ama mührü tanıdı, çünkü mühür kırmızıydı ve üç uçluydu.
"Ne zaman aldılar?" diye sordu Cemre.
"On dokuz gün oldu," dedi yaşlı kadın.
"On beş gün demişler."
"Evet."
Kimse bir şey söylemedi.
Kadın kuyunun kenarına oturdu ve ellerini önlüğüne sildi. "Parayı verdiler," dedi. "Peşin. Her haneye. Ben oğlumun parasını sandığa koydum ve o sandığı bir daha açmadım. Çünkü açarsam harcarım, harcarsam kabul etmiş olurum."
Su almaları yarım saat sürdü ve o yarım saatte Altan köyün içinde yürüdü.
Sırma bir kez arkasından baktı ve engellemedi.
Gördükleri şunlardı: on iki haneden dördünün bacası tütmüyordu. Ocağın sönmüş olması yakıt bittiği için değildi, çünkü kapının yanında istiflenmiş odun vardı; yakan yoktu. Kuyunun kovası yeniydi ama sapı eskiydi; birisi kovayı değiştirmiş, sapı değiştirecek adamı beklemişti. Ve köyün doğu ucunda, son evin arkasında, yeni kazılmış üç mezar vardı.
Üçü de küçüktü.
Alpha.
[Gördüm.]
Kışın ortasında çocuk ölür. Bu her yerde olur.
[Olur.]
Ama üçü aynı hafta ölmez.
[Hayır.]
Erkekleri gitti, avlanan kimse kalmadı, kış ortası.
Altan mezarların önünde bir süre durdu ve sonra döndü.
Ve dönerken son evin arkasındaki ahırın kapısı aralandı.
Kapıda bir kadın duruyordu; genç, otuz yaşlarında, gözlerinin altı çökmüş.
"Sen paralı asker misin?" diye fısıldadı.
"Evet."
"Yaşın kaç?"
Altan cevap vermedi.
Kadın bunu duymuş gibi başını salladı ve kapıyı biraz daha açtı. "İçeri gel. Kimseye söyleme."
Altan bir an durdu.
Alpha.
[Kadının elleri boş ve arkasında kimse yok. Ama Yüzbaşım, ben duvarın ardını göremem.]
Biliyorum.
[Yine de gireceksiniz.]
Gireceğim.
Ahır sıcaktı; içinde hayvan yoktu ama saman vardı ve samanın üzerine kalın bir battaniye serilmişti.
Battaniyenin üzerinde bir adam yatıyordu.
Kırk yaşlarındaydı ve yaşadığı belliydi, çünkü göğsü kalkıp iniyordu. Ama bunun dışında yaşadığına dair pek bir şey yoktu. Yüzü çökmüştü, dudakları çatlamıştı ve nefes alırken göğsünden ıslak bir ses geliyordu; Altan bu sesi biliyordu, bir ocakta aylarca duymuştu.
Ve adamın sağ kolu, dirsekten omuza kadar, mor damarlarla kaplıydı.
Damarlar boyuna çıkmıştı.
Altan bir süre kıpırdamadı.
"Kocam," dedi kadın. "Duran."
"Ne zaman döndü?"
"Beş gün önce. Yürüyerek. Nereden geldiğini söylemiyor." Kadın samanın kenarına çöktü ve adamın alnına bir bez koydu. "İlk iki gün konuştu. Sonra konuşmayı bıraktı."
"Ne konuştu?"
Kadın başını kaldırdı ve Altan'a baktı; bir çocuğa değil, bir yetişkine bakıyordu, çünkü o ahırda başka kimse yoktu.
"Taş dedi," dedi. "Sürekli taş dedi. Ve bir de kırbaç dedi."
Altan yavaşça adamın yanına çöktü.
Adamın gözleri açıktı ve tavana bakıyordu; ama Altan yaklaştığında gözbebekleri kaydı ve ona odaklandı. Bu, içeride hâlâ birinin olduğu anlamına geliyordu.
"Duran," dedi Altan alçak sesle. "Beni duyuyor musun?"
Adamın çenesi kımıldadı.
"Ben o taşları biliyorum," dedi Altan. "Ben de kazdım."
Adamın eli battaniyenin üzerinde hareket etti; parmakları kasıldı, açıldı, tekrar kasıldı. Sonra ağzından bir ses çıktı; kelime değildi ama kelimeye yakındı.
"...ka..."
Altan hiç kıpırdamadı.
"...kaç..."
"Kaçtım mı diyorsun?"
Adamın gözü bir an kapandı ve açıldı.
"Kaç kişi kaçtı?"
Ve Duran, bütün gücünü kullanarak, sağ elinin başparmağını ve işaret parmağını kaldırıp bitiştirdi; ikisinin arasında hiçbir boşluk yoktu.
Bir tane.
Kadın elini ağzına götürdü.
Altan uzun bir süre o ele baktı, sonra doğruldu.
"Onu kimseye göstermeyin," dedi kadına. "Kimseye. Krallıktan biri gelirse, kocanız hâlâ orada çalışıyor deyin."
"Neden?"
"Çünkü bir işçinin dönmesi, dönmeyeceklerin öğrenmesi demek. Ve dönmeyeceklerin öğrenmesini istemeyen birileri var."
Kadın bir süre hiçbir şey söylemedi.
"O ölecek, değil mi?" dedi sonunda.
Altan yalan söylemeyi düşündü ve düşündüğü an vazgeçti; bu kadın on dokuz gün boyunca herkesin yalanını dinlemişti.
"Bilmiyorum," dedi. "Ama o damarlar boynuna çıkmışsa, bildiğim tek çıkış yolu var ve o yol hoşuna gitmeyecek."
"Söyle."
"Kocanız çok fazla mana solumuş. Bedeni onu dışarı atamıyor, içinde tutamıyor. Ben bunu daha önce gördüm." Altan durdu. "Gördüğüm insanlar ölmedi. Ama insan da kalmadılar."
Kadın ağlamadı. Sadece kocasının eline uzandı ve tuttu.
"Git," dedi. "Ve o adamlara söyle. Kim onlar bilmiyorum ama söyle."
Köyden çıktıklarında güneş yamaçların arkasına inmişti.
Sırma yürürken hiçbir şey sormadı. Bora da sormadı. Ama akşam ateşi kurulduktan sonra, Volkan kertenkele derisinden yaptığı su kabını doldururken Cemre'nin dayanamayacağı belliydi ve dayanamadı.
"Ahırda ne vardı?"
Altan başını kaldırdı.
"Beni gördün."
"Ben her şeyi görürüm," dedi Cemre. "Bunun için para alıyorum."
Altan ateşe baktı ve anlattı.
Anlatması uzun sürmedi ve bittiğinde kimse konuşmadı. Kuzgun elindeki ekmeği bıraktı ve bir daha almadı. Tekin defterini kapatmıştı ve açmadı.
Sungur ateşe bir dal attı ve ilk kez, o gün, yedinci kelimesini söyledi.
"Kırk kişi."
"Otuz sekiz," dedi Bora.
"Kırk," diye tekrarladı Sungur. "Kâğıtta kırk yazıyordu. Vadide otuz sekiz gördün. Yani iki tanesi ya öldü ya kaçtı."
Ateşin etrafındaki hava değişti.
Bora doğruldu. "Ve şimdi biri geri döndü."
"Ve o adam vadideki kırk kişiden biri değil," dedi Altan.
Herkes ona döndü.
"Neden?"
"Çünkü Kızılkuyu, Demirhisar'a beş günlük yol doğuda. Vadi ise Demirhisar'ın on fersah kuzeyinde. O adam beş gün önce yürüyerek geldi ve yürüyerek gelen bir adam vadiden buraya on günde varır." Altan ateşe bir dal attı. "Yani o adam vadiden gelmedi."
"Nereden geldi?"
"Doğudan."
Sessizlik.
"Yani iki değil," dedi Bora yavaşça.
"Yani iki değil," diye onayladı Altan. "En az üç kazı var. Vadi bir tane. Garnizonun kuzeyi bir tane. Ve doğuda, bizim önümüzde, bir tane daha."
Bora ayağa kalktı ve ateşin etrafında bir tur attı; yürümesi gereken adamlardan biriydi.
"Sırma."
"Söyle."
"Ben bu yolun raporunu yazmaya gelmedim."
Kadın başını kaldırdı. "Ne demek istiyorsun?"
"Yaman bana kişi başı yirmi gümüş verdi ve o para bir yol raporu için fazla. Bunu ilk gün söyledim, sen de duydun." Bora ellerini beline koydu. "O parayı bize dönmeme ihtimali için verdi. Yani Yaman bizi bir yol saymaya değil, bir şey bulmaya yolladı ve bunu bize söylemedi."
Sırma uzun bir süre cevap vermedi.
"Yaman bana yolu saymamı söyledi," dedi sonunda. "Bana söylediği bu."
"Ve sen buna inanıyor musun?"
"Ben emri saymam Bora. Ben emri yürütürüm ve dönerim. On bir yıldır böyle yaşıyorum ve bu yüzden hâlâ yaşıyorum."
"Bu sefer yürüyeceğin yolun üzerinde zincirli adamlar var."
"Biliyorum."
"Ve bunu görürsen ne yapacaksın?"
Sırma ateşe baktı ve cevap vermedi.
Ve o cevapsızlık ateşin etrafındaki sekiz kişinin hepsini rahatsız etti; en çok da Sırma'yı.
Altan bu sırada konuşmadı. Bir ekipte iki lider tartışıyorsa üçüncü bir ses en son konuşmalıydı ve o ses konuştuğunda tartışmayı kapatmalıydı, açmamalıydı.
Bora sonunda ona döndü.
"Sen ne diyorsun?"
"Ben bir şey demiyorum," dedi Altan. "Bir şey soruyorum."
"Sor."
"Kızılkuyu'nun erkeklerini on dokuz gün önce aldılar ve on beş gün dediler. Süre dört gün önce doldu." Altan başını kaldırdı. "Bir işçi kafilesi süresini doldurunca ne olur?"
Tekin cevap verdi ve kendi sesinden kendisi irkildi.
"Geri gönderilir," dedi kâtip. "Ya da kayıt kapatılır."
"Nasıl kapatılır?"
Tekin yutkundu. "Deftere 'iade edildi' yazılır. Ya da 'düşülmüştür' yazılır."
"Hangisi daha az mürekkep ister?"
Kâtip cevap vermedi.
Altan doğruldu ve pelerinini omzuna çekti.
"Yarın yol bize üç şey gösterecek," dedi. "Ya boş bir yol daha, ya bir kafile, ya da bir çukur. Üçünden birine hazırlıklı olmalıyız ve şu an hiçbirine hazır değiliz."
Sırma başını kaldırdı ve ilk kez, ateşin başında, ona doğrudan sordu:
"Sen ne yapmamızı istiyorsun?"
Ve Altan, sekiz kişinin gözü üzerinde, cevap verdi.
"Yarın yürümeye devam edeceğiz," dedi. "Ama bu akşamdan itibaren geceleri iki nöbetçi tutacağız ve nöbetçilerden biri her zaman yola değil, arkaya bakacak."
"Neden arkaya?"
"Çünkü o köyden geçtik," dedi Altan. "Ve o köyde on iki hane, bir kuyu ve bir tek adam var. O adamın karısı bize 'git ve söyle' dedi. Ben o kadının söylemeyeceğine güveniyorum."
"O halde niye arkaya bakıyoruz?"
Altan ateşin ışığında Bora'ya baktı, sonra Sırma'ya.
"Çünkü o köyden geçen tek grup biz değiliz," dedi. "Kuyunun kovası yeniydi. Onu birisi getirmişti. Ve bu yolda üç gündür bir tek araba görmedik.”
