26. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
26. BÖLÜM: BİLGİNİN FİYATI
Vadiden çıktıktan sonraki ilk saat boyunca kimse konuşmadı. Sis arkalarında, o dar boğazın içinde asılı kaldı; yol genişledikçe hava berraklaştı ve güneş yamacın üzerinden vurup karın yüzeyinde acıtıcı bir parlaklık yarattı. Dördü de o parlaklığın içinde, birbirinden yarım adım uzakta, ağızlarını açmadan yürüdüler. Volkan kalkanını sırtında taşıyordu ve kayışların gıcırtısı bu sessizlikte gereğinden fazla yüksek geliyordu.
Sessizliği Cemre bozdu ve bozarken durmadı bile.
"Biz orada hiçbir şey görmedik."
Volkan başını çevirdi. "Ne?"
"Duydun. Vadiye girdik, sis vardı, mağarayı bulamadık, döndük. Hikâye bu."
"Cemre—"
Kadın bu kez durdu ve yayını omzundan indirdi; bu, konuşmanın uzayacağı anlamına geliyordu. "Sen aşağıdakileri gördün Volkan. Zincir gördün. Tek tip zırh gördün. Krallık zırhı gördün. Şimdi bana bunu kime anlatacağını söyle. Söyle de birlikte gülelim."
Volkan cevap veremedi ve bu, cevabın kendisiydi.
"Söyleyemezsin," diye devam etti Cemre. "Çünkü anlatacağın herkes ya bu işin içinde ya da bu işi bilenlere bağlı. Muhafız çağırırsın, muhafızın maaşını krallık öder. Konsey'e gidersin, kazının izni Konsey'den çıkmıştır. Loncaya söylersin, lonca ruhsatını krallıktan alır." Yayını tekrar omzuna astı ve yürümeye başladı. "Ben on bir yıldır bu işi yapıyorum ve şunu öğrendim: bir şeyi bildiğin an, o şey senin sorunun olur. Öğrenmediğin sürece kimsenin derdi değilsin."
"Otuz sekiz kişi vardı," dedi Volkan arkasından.
"Evet."
"Zincirliydiler."
"Evet."
"Ve sen hiçbir şey görmedin, öyle mi?"
Cemre uzun bir süre cevap vermedi. Yürüdü, bir kayanın kenarından dolandı, kar üzerindeki bir tilki izine baktı ve geçti.
"Ben görmek istemedim," dedi sonunda. "İkisi aynı şey değil. Ama sonucu aynı ve ben sonuçla yaşıyorum."
Altan onların arkasından yürüyordu ve tartışmaya girmedi. Girmesine gerek yoktu; kadın kendi kendine hem savunmayı hem iddiayı yapıyordu ve bir insan kendi kendine tartışıyorsa, karşısındakine değil kendine bir şey anlatmaya çalışıyordu.
Alpha.
[Kadın haklı.]
Biliyorum.
[Bunu söylememi beklemiyordunuz sanırım.]
Beklemiyordum. Ama seni bunun için tutmuyorum.
[Beni tutmuyorsunuz. Ben zaten buradayım ve gidecek bir yerim yok.]
Altan hafifçe gülümsedi ve kimse görmedi.
Bora öğleye doğru konuştu. O ana kadar tek kelime etmemişti ve konuştuğunda da tartışmaya değil, hesaba girdi; bu adamın alışkanlığıydı, Altan bunu iki gün içinde öğrenmişti. Bora bir meseleyi ahlaken değil, maliyetle çözerdi ve bu onu ne iyi ne kötü yapıyordu; sadece öngörülebilir yapıyordu.
"Tüccara ne diyeceğiz?" diye sordu.
"Hiçbir şey," dedi Cemre.
"Hiçbir şey dersek para alamayız."
"Ölmekten iyidir."
"Ben ölmekten bahsetmiyorum, kirayı ödemekten bahsediyorum." Bora yürümeyi kesmedi. "Bu ay üç iş aldım, ikisi ödemedi. Volkan'ın kalkanı çatladı ve o kalkanın yenisi altı gümüş. Sen oklarını kendin yapıyorsun ama tüyü satın alıyorsun ve tüy bedava değil. Kışın ortasındayız, hanların fiyatı iki katına çıktı ve önümüzde iki ay daha kar var."
"Yani doğruyu söyleyeceksin."
"Yani bir şey söyleyeceğim. Hangisi olacağına Demirhisar'a varınca karar veririm."
Altan konuşmadı, ama Volkan bunu fark etti ve adımlarını yavaşlatıp onun hizasına düştü. Kel adamın nefesi soğukta yoğun bir buhar bırakıyordu ve yürürken hafifçe sağa yaslanıyordu; kalkanın ağırlığı yıllar içinde omurgasını o tarafa çekmişti.
"Sen niye susuyorsun?" diye sordu.
"Çünkü bana sormadılar."
"Ben soruyorum."
Altan birkaç adım daha yürüdü ve sonra konuştu. "Tüccar bize yalan söyledi."
Volkan durdu. "Ne?"
"Bize 'kalabalıktı' dedi ve sayı vermedi. 'Mağara' dedi ve isim vermedi. On iki araba çalındı dedi ama arabaların hangi mühürle çıktığını, hangi kapıdan geçtiğini söylemedi." Altan başını kaldırdı. "Bir tüccar kendi malını sayamaz mı?"
"Sayar," diye mırıldandı Volkan.
"Tüccarın işi saymaktır. Bize sayı vermedi çünkü vermek istemedi. Bir adam bilmediği için değil, söylemek istemediği için susar; ikisi farklı türden sessizliklerdir ve ikisi de yüzden okunur."
Önden yürüyen Bora durdu ve arkasına döndü. Bir şey söylemedi, sadece baktı; ama o andan sonra daha yavaş yürüdü ve Demirhisar'ın surları göründüğünde hâlâ o hızda yürüyordu.
Şehre akşamüstü vardılar ve doğruca Tüccarlar Loncası'na gittiler.
Bina, paralı askerlerin o kaba taş yığınından her bakımdan farklıydı. Zemin cilalıydı, koridorlarda halı vardı, duvarlarda yağ lambaları yerine kafesli mana taşları yanıyordu ve kapıda kimse silahla içeri alınmıyordu. Volkan kalkanını dışarıda bırakmak zorunda kaldı ve bunu iki kez yüksek sesle şikâyet etti. Cemre yayını verirken hiçbir şey söylemedi ama kirişini gevşetmedi, ki bu onun kendine göre bir itirazıydı.
Onları küçük, sıcak, penceresiz bir odaya aldılar. Adam masanın arkasında oturuyordu; kırk yaşlarında, temiz tıraşlı, parmağında üç yüzük olan bir adam. Önündeki defterler kapalıydı ve bu, onlar gelmeden önce kapatıldıkları anlamına geliyordu.
"Döndünüz," dedi. "İyi. Oturun."
Oturmadılar.
"Vadiye girdik," dedi Bora.
"Ve?"
Altan bunu duydu ve sırtındaki kaslar bir an gerildi.
Alpha.
[Duydum.]
"Mallarım nerede" demedi.
[Hayır.]
On iki araba mal kaybetmiş bir adamın ilk cümlesi mal olur. Bu adam "ve?" dedi.
[Yani mal umurunda değil.]
Yani mal zaten kaybolmamış.
Bora anlatmaya başladı. Sisin kalınlığını, yolun daralmasını, yamacın dibindeki nöbetçileri anlattı. Tek tip demir göğüslükleri, aynı kayış düzenini, aynı kılıç kınlarını anlattı. Kadem bunları dinlerken hiçbir şey yapmadı; not almadı, kaşını çatmadı, şaşırmadı. Sadece dinledi ve ellerini masanın üzerinde birleştirdi.
Bora zincirlerden bahsettiğinde adamın sağ işaret parmağı masaya bir kez vurdu.
Sadece bir kez. Sonra durdu.
Bora da durdu.
Odada uzun bir sessizlik oldu ve o sessizlikte duvardaki mana taşının çıkardığı çok ince, tiz bir uğultu duyuldu; Altan bu sesi daha önce hiç fark etmemişti ve bir daha da unutmayacaktı.
"Anladım," dedi Kadem sonunda.
Bir çekmece açtı, içinden bir kese çıkardı ve masanın ortasına bıraktı. Kesenin ağzı bağlıydı ve ağırlığı düştüğü sesten belliydi.
"Ücretiniz."
Bora keseye elini uzatmadı. "Mallar orada," dedi. "Bizim işimiz onları getirmekti ve getiremedik. Bu parayı hak etmedik."
"Getirmenizi istemiyorum."
"Ne?"
Kadem keseyi bir parmağıyla ileri itti. "Ücretiniz," dedi tekrar. "Ve bir tavsiyem: bu odadan çıktığınızda vadiyi bulamamış olacaksınız. Sis vardı, yol kayboldu, döndünüz. Bunu birbirinize bugün anlatın, çünkü yarın anlatırsanız aranızda bir fark kalır ve o fark sizi ele verir."
Cemre'nin çenesi kasıldı. Volkan öne çıktı ve Bora onu kolundan tuttu; kel adamın kolu Bora'nın avucunda bir an gerildi, sonra gevşedi.
"Neden?" dedi Bora.
Kadem ilk kez gözlerini kaldırdı ve o an yüzünde bir şey vardı. Altan bunun kibir olmasını beklemişti ve değildi. Öfke olmasını beklemişti ve o da değildi.
Yorgunluktu.
"Çünkü o vadiye kendi arabalarımı gönderdim," dedi. "Ve arabalarımı bir daha isteyemiyorum."
Odanın havası değişti.
"Sen bize kendi malını mı aratmaya gönderdin?" dedi Cemre.
"Ben size vadide muhafız olup olmadığını sordurdum. Malı size ben sormadım; siz sordunuz." Kadem ayağa kalktı ve ceketinin eteğini düzeltti. "Kimseyi kandırmadım. Kelimelerimi dikkatli seçtim ve siz dinlemediniz. Bu, ikimizin de mesleğinde aynı şeyin adıdır."
"Bu kandırmaktır."
"Bu ticarettir."
Kapıya yürüdü ve tokmağa elini koydu.
"Parayı alın ve gidin. Almazsanız da gidin; ikisi de olur." Kapıyı açtı ve koridordan gelen soğuk hava odaya doldu. "Ama şunu bilin: bu şehirde o vadiden bahseden bir adam ertesi sabah hâlâ nefes alıyorsa, o adam ya çok güçlüdür ya da kimse onu duymamıştır. Sizin ikisi de değilsiniz."
Sokakta Volkan bir duvara yumruk attı ve parmak eklemleri kanadı. Kanı soğukta hemen koyulaştı ve bir süre öylece bakakaldı, sanki yumruğu kendi kararı değilmiş gibi.
"Bizi yem olarak kullandı!"
"Kullandı," dedi Bora sakince.
"Sen nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun?"
"Çünkü bunu on dört yıldır yaşıyorum ve öfkelenmenin bir şeyi değiştirdiğini bir kez bile görmedim." Bora keseyi kaldırdı, avucunda tarttı ve ağzını açmadan cebine koydu. "Ayrıca para verdi. Yem olduğumuzu bilerek, bize söyleyerek para verdi. Bu, korktuğu anlamına gelir. Korkan adam susturur ve susturmanın en ucuz yolu ödemektir."
Cemre başını salladı ve Volkan'ın kanayan eline bir bez uzattı; adam almadı, kadın bezi zorla eline soktu.
Altan duvarın dibinde duruyordu ve konuşmuyordu. Cemre bunu fark etti ve ona döndü.
"Sen ne düşünüyorsun?"
Altan başını kaldırdı. "Bana ilk defa soruyorsun."
Kadın bir an durdu ve yüzünde bir şey oynadı; bir gülümseme değildi ama ona benzeyen, çabuk geçen bir şeydi. "Evet," dedi. "Ve muhtemelen son defa değil. Konuş."
"O adam korkmuyor."
"Ne?"
"Korkan adam yorgun olmaz. Korkan adam gergindir; elleri hareket eder, gereğinden çok konuşur, kapıya bakar, cümlesini yarıda keser." Altan ellerini cebine soktu. "O adam yorgundu. Yorgunluk, uzun süredir bilen adamda olur."
Bora ona döndü. "Ne kadar uzun?"
"Bilmiyorum. Ama arabalarını oraya kendi göndermiş, geri isteyemiyor ve bunu bize ödeme yapacak kadar rahat söylüyor. Bu bir haftalık dert değil." Altan omuz silkti. "O vadiyi biz bulmadık. O vadi bulunmuş, kapatılmış ve kimin ne kadar bileceği çoktan paylaştırılmış. Biz sadece sıranın en sonundaydık ve bize düşen pay bir kese gümüştü."
Volkan bezi eline sardı ve mırıldandı: "Ben bu şehirden nefret ediyorum."
"Ben de," dedi Cemre. "Ama başka şehir de yok."
Yaman'ın odası her zamanki gibi soğuktu ve ocak yanmıyordu. Altan bunu ilk kez fark etmemişti ama ilk kez sordu; sormadan önce anlattı, sonra sordu.
Anlatması uzun sürdü. Sisi, zırhları, zincirlileri, kazıyı, aşağıdaki arabaları ve Kadem'i anlattı. En sonunda, omuzlarında yıpranmış bir ayı postu olan adamı anlattı.
Yaman tek bir kez bile sözünü kesmedi. Bittiğinde ayağa kalktı, soğuk ocağa yürüdü ve sırtını döndü.
"Torgan," dedi.
"Evet."
"Emin misin?"
"Hayır. Sis vardı ve uzaktaydı. Ama omuzlarında ayı postu vardı, elinde kırmızı mühürlü bir kâğıt tutuyordu ve kazıya bakarken kâğıda dönüp tekrar bakıyordu. Bir adam ezberlediği bir şeye öyle bakmaz. O kâğıt yeniydi."
Yaman ocaktaki soğuk küle uzun uzun baktı. "O kâğıdı ben mühürlemedim," dedi. "Yani lonca kabul etmedi. Kabul edilmemiş bir krallık kâğıdını taşıyan adam ya onu çalmıştır ya da ona başka biri vermiştir."
"İkincisi."
"Neden?"
"Çünkü çalınmış bir kâğıtla otuz sekiz kişiyi zincirleyemezsiniz. Zincir para ister, muhafız ister, yemek ister, araba ister. Torgan'ın parası yok; künyesini aldığınız gün kalan her şeyini de kaybetti. Onu oraya biri koydu ve o birinin kesesi derin."
Yaman uzun bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra masaya döndü, oturdu ve defterini açtı; ama sayfaya bakmadı.
"Yarın çıkıyorsunuz," dedi.
"Biliyorum."
"Görev değişmedi. Doğu hatlarının hangisi yürüyor, hangisi ölü. Sırma komutada, sen kılavuzsun."
"Anlaşıldı."
"Ama bir şey değişti."
Altan başını kaldırdı.
Yaman parmağını defterin kenarında gezdirdi. "Ben o ekibi bir yol raporu için kurdum. Beş kişi; iki savaşçı, bir izci, bir çocuk ve bir kâtip. Bu, boş bir yolda yürüyecek bir ekibin bileşimidir." Parmağı durdu. "Sen bana bugün o yolun boş olmadığını anlattın."
"Evet."
"Zincirli adam varsa zincir tutan adam da vardır. Zincir tutan adam varsa devriye vardır. Ve devriye bir kâtiple bir çocuğu iki nefeste temizler."
Altan cevap vermedi.
"O yüzden ekibi büyütüyorum," dedi Yaman.
Aşağıda salon kalabalıktı ve Bora'nın masası her zamanki köşedeydi. Yaman merdivenlerden indiğinde salondaki gürültü kendiliğinden azaldı; bunu kimse emretmiyordu, kendiliğinden oluyordu ve Altan bu adamın gücünün büyük kısmının aurasında değil bu refleks te olduğunu düşündü.
Yaman masanın önünde durdu.
"Bora."
"Efendim."
"Bugün ne kazandınız?"
Bora bir an duraksadı, sonra keseyi cebinden çıkardı ve masaya koydu. "Susmak için para aldık."
"Kaç?"
"Saymadım."
"Bu doğru değil ama devam et."
Bora'nın dudağının kenarı kalktı. "On iki gümüş."
"Az," dedi Yaman. "Sizin bildiğiniz şey on iki gümüşten pahalı ve o adam bunu biliyordu. Size az verdi çünkü çok verirse bilginin değerini kabul etmiş olacaktı."
Cemre yayını masaya dayadı. "Ne istiyorsun Yaman Bey?"
"Yarın sabah doğuya bir ekip çıkıyor. Beş kişi. Şimdi sekiz olacak."
Salonun o köşesinde bir sessizlik oldu.
Volkan öne eğildi. "Bizi mi diyorsun?"
"Sizi diyorum."
"Neden biz?"
"Çünkü bugün o vadiyi gören dört kişiden üçü sizsiniz," dedi Yaman. "Ve bu şehirde o vadiyi görmüş adamın uzun süre yaşadığını gösteren bir kayıt yok. Kadem'in size ödeme yapması sizi bir süre korur; bir süre. Sonra biri sizden birinin sarhoşken konuşacağını düşünür ve o düşünce yeterlidir."
"Yani bizi kurtarıyorsun."
"Yani sizi şehirden çıkarıyorum ve bunu ücretli yapıyorum." Yaman ellerini masaya koydu. "İkisi aynı anda doğru olabilir. Genelde öyle olur."
Cemre kollarını kavuşturdu. "Ücret?"
"Kişi başı yirmi gümüş. Yarısı peşin."
Volkan ıslık çaldı. Cemre kaşlarını çattı; yirmi gümüş, bir yol raporu için fazlaydı ve bunu üçü de biliyordu.
"Bu ücret bir keşif için değil," dedi kadın.
"Hayır," dedi Yaman. "Bu ücret dönmeme ihtimali için."
Sırma haberi salonun kapısında aldı ve haberi verdiği kişi Çakır'dı, çünkü Yaman'ın bunu kendisinin söyleyeceği kadar vakti yoktu.
Kadın önce hiçbir şey söylemedi. Sonra Bora'nın masasına yürüdü ve önünde durdu.
"Ekip benim," dedi.
Bora başını kaldırdı. "Biliyorum."
"Yaman öyle dedi ve ben öyle duydum. Sekiz kişi olabilir, on kişi olabilir; kararı ben veririm."
"Biliyorum."
Cemre burnundan güldü. "Bora, bu kadın sana emir vereceğini söylüyor."
"Duydum," dedi Bora sakince. Sonra ayağa kalktı ve Sırma'ya döndü; kadından bir baş uzundu ve bunu kullanmadı, aksine hafifçe geriye yaslandı. "Sen kaç kez doğuya gittin?"
"On bir yıl."
"Kaç kez döndün?"
"Her seferinde."
"O halde sorun yok." Bora oturdu. "Ben on dört yıldır dövüşüyorum ve on bir yıldır bir yolu bilen kadının önüne geçecek kadar aptal değilim. Yolda sen söylersin. Çatışmada ben söylerim. Bunu şimdi kararlaştıralım ki yolda tartışmayalım."
Sırma bir süre ona baktı, sonra başını salladı. "Kabul."
"Bir şey daha," dedi Bora. "Çocuk."
Sırma'nın gözü Altan'a kaydı; Altan salonun kenarında duruyordu ve konuşmuyordu.
"Ne olmuş çocuğa?"
"Bugün onun sayesinde döndük."
"Duydum."
"Duymak yetmez." Bora masaya parmağını vurdu. "Yolda o bir şey söylediğinde, hoşuna gitmese bile dinleyeceksin."
Sırma uzun uzun Bora'ya baktı, sonra Altan'a döndü ve bu kez doğrudan ona konuştu.
"Dinlerim," dedi. "Ama söylediğin şey yanlış çıkarsa bir daha dinlemem. Bu kadar."
"Adil," dedi Altan.
"Adil değil. Ama gerçekçi."
Volkan yerinden kahkahayı bastı. "Bora, bu kadın da senin gibi konuşuyor. Bu yolculukta ben delireceğim."
Gece Altan aşağı indiğinde salonda sadece Çakır kalmıştı.
Tek gözlü adam defterini kapatıyordu. Altan'ı görünce çekmeceyi açtı, küçük bir kese çıkarıp masaya koydu.
"Yüz on bakır. Senin."
"Sakla demiştim."
"Yarın gidiyorsun. Gidenin parası kasada durmaz; gidenin parası sahibine döner. Kural böyle ve kuralı ben koymadım." Keseyi ileri itti.
Altan keseyi aldı, sonra Bora'nın verdiği iki gümüşü çıkarıp masaya koydu.
"Bunu Yaman Bey'in defterine yaz."
Çakır kaşlarını kaldırdı. "Bugün bir gümüş ödedin. Bu ikinci."
"Evet."
"On altıdan üçü ödendi. Sen bu hızla borcunu bitirmeden ölürsün."
"Muhtemelen."
Çakır kalemi aldı, yazdı, sonra bıraktı ve bir süre yazdığı satıra baktı.
"Evlat."
"Efendim."
"Doğuya giden son ekip geri dönmedi. Altı kişiydiler. Adlarını bu deftere ben yazdım ve hâlâ siliyorum; çünkü bir adı silmek için ailesinden birinin gelip imza atması gerekiyor ve dört tanesinin ailesi yok." Kalemi kutusuna koydu. "Sen dönersen gel. Kalan borcunu ben kapatırım."
"Neden?"
"Çünkü o zaman defterimde bir isim daha silinmemiş olur," dedi Çakır. "Ve ben o defteri seviyorum."
Şafak sökmeden güney kapısında toplandılar.
Sekiz kişiydiler ve sekizi de birbirine benzemiyordu. Sırma en öndeydi, yayı kılıfındaydı ve gözleri kapının ötesindeki karanlığa çevriliydi. Sungur arkasında duruyordu ve o gece de tek kelime etmemişti. Kuzgun iki çuvalı birden sırtlanmıştı ve kimse ona yardım etmesin diye kimseye bakmıyordu. Tekin, kâtip, iki kat yün giymişti ve hâlâ üşüyordu; ayakkabılarının bağını Altan'ın gösterdiği gibi bağlamıştı ve bunu kimseye söylememişti.
Bora zırhını giymişti. Volkan yeni bir kalkan bulamamıştı; çatlağın üzerine deri sarmıştı ve bundan utanmıyordu. Cemre yayını germemişti ama elinde tutuyordu.
Kapı görevlisi listeyi okudu, isimleri saydı ve mühürledi. Altan'ın adını okurken bir an durakladı, sonra devam etti; kimse bir şey söylemedi.
Sırma başını çevirdi.
"Yürüyoruz."
Kapı açıldı ve dışarıdaki soğuk içeri girdi.
Altan çıkarken bir kez arkasına baktı. Demirhisar'ın çatıları hâlâ karanlıktı ama doğu yakasındaki bacalardan çıkan duman morumsu bir renk taşıyordu ve bu kış boyunca hiç durmamıştı.
Alpha.
[Buradayım.]
O vadi bize verilmedi.
[Hayır. Yaman size başka bir yol gösterdi ve o yolun üzerinde vadi yok.]
Ama doğu yolu vadiye yaklaşıyor.
[Yirmi fersah kadar. Yol boyunca değil, sadece bir noktada.]
Altan kukuletasını çekti ve yürümeye başladı.
O noktaya geldiğimizde bana haber ver.
[Vereceğim. Ama bunu Sırma'ya söylemeniz gerekecek.]
Söyleyeceğim.
[Ne zaman?]
O noktaya geldiğimizde.
Alpha bir süre cevap vermedi.
[Yüzbaşım, bu size hiç yakışmayan bir kaçamaktı.]
Biliyorum, dedi Altan ve kapıdan çıktı.
