8. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
8. BÖLÜM: MUTLAK KARANLIK VE OBSİDYEN
Sayı, karanlıkta bir insanın elinde kalan son şeydi.
Dört yüz on bir. Dört yüz on iki.
Altan'ın bilinci etten kafesinden koparılmış, dipsiz bir kuyunun dibinde asılı kalmıştı. Acı yoktu. Soğuk yoktu. Görüntü yoktu — göz kapakları yarı açıktı ama optik sinirden beynine hiçbir şey ulaşmıyordu. Kokusuzdu, tatsızdı, ağırlıksızdı.
Sadece ses vardı.
Duymak pasifti. Kalp gerektirmezdi, nefes gerektirmezdi. Ses kemikten geçer, beyne ulaşırdı ve beyni tamamen kapatmamışlardı.
O yüzden Altan sayıyordu.
Tahta arabanın tekerleği paslı rayda dönüyordu. Çapını biliyordu; otuz iki gündür bu arabaları izlemişti. Rayın uzunluğunu biliyordu. İten iki adamın adım ritmini biliyordu.
Dört yüz on üç.
Yaklaşık kırk iki metre. Yaklaşık altı dakika.
Alpha yoktu. Alpha, kendi kurduğu ve test edemediği saatle birlikte, Altan'ın sinir sisteminin en alt katmanında ölü gibi yatıyordu. Onu ne Altan uyandırabilirdi, ne kendisi.
Bu yüzden Altan, hayatında yaptığı en aptalca ve en gerekli şeyi yapıyordu: bir cesedin içinde, kendi uydurduğu bir kronometreyle, ölümüne kadar geçecek süreyi tahmin etmeye çalışıyordu.
Sonra tekerlek durdu.
Ve zincirler başladı.
Ses, kayanın içinden geliyordu. Derin, kadim, sabırsız bir uğultu; kalın halkaların birbirine sürtünmesi, gerilen metalin iniltisi.
Rün Asansörü.
Dört yüz on üç. Sıfırla. Yeniden başla.
Bir. İki. Üç.
Asansör sarsılarak yükselmeye başladı. Altan, halkaların ritmini yakaladı — her tam devirde bir tıkırtı. Otuz iki gündür ölçemediği tek şeyi şimdi ölçüyordu: yerin altında ne kadar derindeydiler.
Yüz kırk sekiz tıkırtı.
Sonra bir şey oldu.
Hava değişti.
Bunu görmedi, koklamadı, hissetmedi. Duydu. Kükürtün ve küfün o ağır, boğuk akustiği bir anda yerini bambaşka bir şeye bıraktı: keskin, ince, hiçbir duvara çarpmayan bir uğultu.
Rüzgâr.
Metal kapılar iki yana açıldığında, Kuzey Krallığı'nın ayazı madenin sıcak nefesini bir tokat gibi geri itti.
Ve Altan'ın bilincinde, karanlığın ortasında, kırmızı bir uyarı belirdi.
Soğuk.
Alpha'nın kırk iki dakikası bir madende hesaplanmıştı. Yerin yüzlerce metre altında, sabit sıcaklıkta, rüzgârsız bir yerde. Metabolizması sıfırdı; ısı üretmiyordu, sadece elindekini koruyordu. Ve şimdi o beden, hiçbir savunması olmadan açık havaya çıkarılmıştı.
Kırk iki dakika artık kırk iki dakika değil.
Ne kadar az olduğunu bilmiyorum.
Ve Alpha'ya söyleyemiyorum.
Hayatında verdiği hiçbir emir, veremediği bu emir kadar ağır olmamıştı.
"Çıkarın şu leş arabasını!" diye bağırdı bir ses, dişlerinin arasından. "Surların dışındaki çukura atın da gidelim, bu ayazda nöbet tutulmaz!"
Tekerlekler bu kez rayda değil, ezilmiş karın üzerinde döndü. Ses tamamen değişti; boğuk, çıtırtılı, düzensiz.
Sayamıyorum, diye kaydetti Altan. Kar mesafe vermez.
Elindeki tek ölçüyü kaybetmişti. Artık sadece dinleyebilirdi.
Ve dinlediği şey hoşuna gitmedi.
Araba durdu. Kalabalık bir avlu sesi vardı; nal sesi, zırh şıkırtısı, bir yerlerde çekiçle dövülen metal, meşalelerin çıtırtısı. Bir garnizon.
Sonra kar üzerinde tok, ağır, yavaş çizme sesleri yaklaştı. Diğerlerinden farklıydı; herkes bu ayazda acele ederken bu adam acele etmiyordu.
Konuşmalar kesildi.
Amir.
"Kimin bloğundan?" diye sordu bir ses. Rüzgârın uğultusunu bastıracak kadar gürdü ve hiç yükseltilmemişti.
"Gece bloğu, Amirim," dedi bir gardiyan. Sesinde Altan'ın otuz iki gündür hiç duymadığı bir şey vardı: korku. "Boğa yine... Boğa yine iki kişiyi harcadı."
Uzun bir sessizlik.
"Boğa."
"Emredersiniz."
"Bir köle." Amir'in sesi alçaldı ve tam da bu yüzden daha korkunç oldu. "Sınırda savaş var. Güney her ay bir kervan daha yakıyor. Konsey benden her hafta daha fazla taş istiyor. Ve ben o taşı çıkaracak adamları, siz kırbaç taşıyanlar bir köleye yönettirdiğiniz için kaybediyorum."
Kar gıcırdadı. Biri geri adım atmıştı.
"Bu hafta üçüncüsü," dedi Amir. "Defterime bakacağım. Rakam yanlışsa, defteri yazan da arabaya biner."
Altan, karanlığın içinde, bunu bir zafer olarak kaydetmedi. Bir veri olarak kaydetti.
Amirin sorunu kotayı tutturmak. Boğa artık onun için bir çözüm değil, bir maliyet. Bu bilgi bir gün lazım olacak.
Sonra Amir'in sesi tekrar yükseldi ve söylediği şey Altan'ın hesabındaki her şeyi yerinden oynattı.
"Ölü kaydı yapıldı mı?"
"Üçü ölü, biri sakat, Amirim. Sakat canlı yük olarak yazıldı."
"O zaman üç tanesini mühürleyeceğim."
Metal, deriden ve kürkten sıyrıldı. Altan bu sesi biliyordu; bir bıçak kınından çıkıyordu.
"Kuzey'de ölüler bile yalan söyler," dedi Amir. Kimseye açıklama yapmıyordu; yıllardır tekrarladığı bir cümleyi söylüyordu. "Açlık, en zayıf fareye bile ölü taklidi yapmayı öğretir. Surların dışına, deftere ölü yazılmış tek bir nefes çıkmayacak."
Ve sonra Altan onu duydu.
Kalın bir şeyin kırılma sesi. Islak, tok, kısa. Kemikti. Sonra bıçağın geri çekilirken çıkardığı o özel, emici ses.
Araba hafifçe sarsıldı.
Bir.
Altan'ın bilinci mutlak bir sessizliğe gömüldü.
Deftere ölü yazılmış.
Ben deftere ölü yazıldım.
Otuz iki gün. Dört yüz kırk yedi simülasyon. Çan sayıları, kalori hesapları, hava akımı modelleri, kontrollü bir kırılma, dakikasına kadar hesaplanmış bir ölüm anı.
Ve hiçbirinde bu yoktu.
Çünkü bunu kimse ona söylememişti.
İhtiyar bile.
İhtiyar bunu bilmiyordu, diye düşündü Altan, çılgınca. Ya da biliyordu.
Adımlar arabanın kenarı boyunca ilerledi.
İki.
Bu sefer daha yumuşak bir sesti; kemik değil, boyun. Kısa bir fışırtı. Sonra kürkten sıyrılan bir şeyin karların üzerine damlaması.
Altan hareket edemiyordu.
Parmağını kıpırdatamıyordu. Göz kapağını indiremiyordu. Nefes alamıyordu, çünkü nefes almak için bir emir vermesi gerekiyordu ve o emri verecek olan sistem ölü gibi yatıyordu. Uyandırmanın hiçbir yolu yoktu. Yalvarmanın hiçbir yolu yoktu.
Hayatı boyunca ölümle defalarca aynı odada bulunmuştu. Hakkari'de kanla dolmuş bir hendekte. Aethelgard'ın yetmişinci katında ölü bir zırhın içinde. Sıfırıncı Oda'nın mermerinde, sekiz kardeşinin cesedinin yanında.
Ama hiçbirinde eli bağlı olmamıştı.
Adımlar yaklaştı.
Üç adım. İki.
Bir.
Durdular.
Tam yanı başında.
"Bu taze görünüyor," dedi Amir.
Ve o anda, Altan'ın hemen dibinden boğuk bir inleme yükseldi.
İhtiyar.
Kırık kollu, çenesi parçalanmış yaşlı adam kıpırdanmış, arabanın tahtasına sürtünmüş, sonra da çatlak, acı dolu bir sesle konuşmuştu.
"Su..."
Adımlar duraksadı.
"Bu ne?"
"Sakat olan bu, Amirim," dedi gardiyan aceleyle. "Canlı yazıldı. Kolu kırık, çenesi gitmiş."
"Su... lütfen..." diye inledi ihtiyar. Sesi zayıftı ama tam olarak duyulacak kadar zayıftı. "Beş kıştır... beş kıştır bu ocakta... bir yudum..."
"Kes sesini ihtiyar," diye tısladı gardiyan.
Amir'in çizmesi kar üzerinde döndü. Bir adım geri gitti.
"Beş kış mı?"
"Öyle diyor, Amirim."
Bir sessizlik oldu. Kısa, sadece birkaç saniyelik bir sessizlik.
Altan karanlığın içinde onu ölçtü.
Üç saniye. Dört.
İhtiyar beni durduramaz. Hançeri durduramaz.
Ama geciktirebilir.
Bunu biliyor. Bilerek yapıyor.
"Beş kış dayanan bir adamı çukura atmak israftır," diye homurdandı Amir. "Ama daha büyük israf, çukura atmak yerine ekmek yedirmektir." Çizmeler tekrar döndü. "Kolunu bağlayın. Yukarıda ahırda iş var. Kazma tutamıyorsa gübre atsın."
"Emredersiniz."
Ve Amir tekrar Altan'a döndü.
Kürk hışırdadı. Bir adam ağırlığını öne veriyordu. Kolun havaya kalkarken zırhın omuzda çıkardığı o küçük şıkırtı.
Şimdi.
Altan gözlerini kapatamadı. Zaten kapalı değildi. Yarı açık, donuk, cansız gözlerle karanlığa bakıyordu ve gördüğü hiçbir şey yoktu.
Sadece bekledi.
GÜÜÜÜÜM.
Ses değil, bir basınçtı. Yerin altından gelen, tahtayı, kemikleri ve kafatasını aynı anda titreten bir yumruk.
Araba yerinden zıpladı. Altan'ın bedeni birkaç santim havalanıp tahtaya geri düştü.
Ve Amir'in ayağı kaydı.
Bütün gücüyle indirdiği obsidyen hançer, Altan'ın kalbini bulamadı.
Bıçak, göğsünün üst kısmından, köprücük kemiğinin hemen altından girdi; kaburgalar arasından değil, omuz kasının içinden geçip arka tarafa çıktı ve arabanın kalın tahtasına saplandı.
Altan bunu hissetmedi.
Sinirleri kapalıydı. Damarlarında akan kan neredeyse yoktu. Yara, bir cesedin yarası gibi davrandı: kırmızı bir sızıntı, tek bir fışkırma bile değil, sonra donarak duran ince bir çizgi.
Ölü olduğunun en iyi kanıtı, ölmemiş olmasıydı.
Amir hançerini geri çekmeye davrandı.
Sonra durdu.
Çünkü madenin ağzından gökyüzüne devasa bir kara duman sütunu yükseliyordu ve garnizonun surlarındaki bronz çanlar aynı anda çılgınca çalmaya başlamıştı.
Aşağıdan sesler geliyordu. Yüzlerce sesin aynı anda bağırması. Çarpışan metal. Çığlık.
"Amirim!" diye haykırdı kuledeki nöbetçi. "Madende isyan! Gece bloğu! Köleler jeneratör dairesine girdi!"
Altan, karanlığın içinde, bunu duydu ve anladı.
Boğa.
Boğa değil. Boğa'nın düşüşü.
Yüz kölenin gözü önünde, o çemberde, bir çocuk Boğa'ya korkak demişti ve Boğa cevap verememişti. Sonra bir gardiyan, herkesin duyacağı şekilde, Boğa'ya yukarıdan konuşmuştu. Ve o ocakta beş kıştır kimsenin yapmaya cesaret edemediği bir şey olmuştu: en tepedekinin sarsılmaz olmadığı görülmüştü.
Bir hiyerarşi çatladığında, altındaki her şey aynı anda hareket ederdi.
Ben bunu ektim.
Ama bugün patlamasını ben seçmedim.
Bunu dürüstçe kaydetti. Otuz iki günün hesabı onu buraya kadar getirmişti; bu son yarım santimi ona şans vermişti. Bir komutan bu ikisini karıştırmazdı. Karıştıranlar, ikinci seferinde ölürdü.
"O ocağı bir köleye yönettiniz," diye kükredi Amir. Sesi artık soğuk değildi. "Şimdi o kölenin çıkardığı yangını benim adamlarım söndürecek!"
Çift elli bir kılıç kınından sıyrıldı.
"Garnizon! Aşağı iniyoruz! Kapıları mühürleyin, asansöre nöbetçi koyun, o çukurdan tek bir köle canlı çıkmayacak!"
Kar üzerinde onlarca çizme aynı anda hareket etti.
"Amirim, hançeriniz—"
"Bırak orada!"
Adımlar uzaklaştı.
Ve avlu boşaldı.
Geriye rüzgârın tiz uğultusu, madenin ağzından yükselen o boğuk cehennem gürültüsü ve Altan'ın omzuna saplı, tahtaya çivilenmiş siyah bir obsidyen hançer kaldı.
Altan karanlığın içinde yatıyordu.
Hiçbir şey görmüyordu. Hiçbir şey hissetmiyordu. Omzundan geçen ve onu bir kelebek gibi tahtaya iğneleyen bıçağın varlığından haberi bile yoktu.
Sadece dinliyordu.
Ve duydukları şunlardı: rüzgâr. Uzaklaşan çizmeler. Kapanan bir demir kapı. Sonra sessizlik.
Sonra, hemen yanı başında, sığ ve düzenli bir nefes.
İhtiyar hâlâ oradaydı. Kolunu bağlamaya kimse gelmemişti; garnizon aşağı inmişti.
Altan sayıyı yeniden başlattı.
Bir. İki. Üç.
Bunun bir işe yaramayacağını biliyordu. Sayısı çoktan şaşmıştı; asansördeki tıkırtılar, avludaki bekleyiş, hançerin duraksaması. Kaç dakika geçtiğini artık gerçekten bilmiyordu.
Belki otuz kalmıştı.
Belki on.
Belki bu soğukta, Alpha'nın hesabı çoktan çürümüştü ve saat çalıştığında uyandıracak bir beyin kalmayacaktı.
Dört. Beş. Altı.
Yanındaki yaşlı adam kıpırdandı.
Kırık kolunu sürükleyerek, inleyerek, karların üzerinde tek eliyle doğrulmaya çalışan bir adamın sesiydi bu. Sonra tahta gıcırdadı. Bir ağırlık, arabanın kenarına yaslandı.
Ve Altan, hayatı boyunca duyduğu en tuhaf sesi duydu.
Yaşlı, çatlak, kırık çeneli bir adam — parçalanmış bir avluda, eksi yirmi derecede, üç ceset ve bir "ceset" ile baş başa — nefes nefese fısıldıyordu:
"...Yirmi bir. Yirmi iki. Yirmi üç."
Altan'ın bilinci karanlığın içinde durdu.
İhtiyar da sayıyordu.
Ve dahası — Altan onun ne zaman başladığını biliyordu. Çünkü sayı, ihtiyarın Boğa'nın tokadını yediği andan itibaren tutuluyor olmalıydı; başka türlü tutturamazdı.
O da benimle birlikte saymaya başlamış.
Ona kırk iki dakikadan hiç bahsetmedim.
Karanlığın içinde, hareket edemeyen, nefes almayan, kalbi atmayan bir çocuğun zihninde tek bir cümle kaldı.
Sen kimsin ihtiyar?
"Yirmi dört," diye fısıldadı yaşlı adam, dişlerinin arasından. "Dayan çocuk. Yirmi beş."
Ve tahta araba, itilecek kimse olmadan, karların ortasında öylece durdu.
