2. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
2. BÖLÜM: TAŞ VE TER
Bir askerin esaret altındaki ilk görevi kaçmak değildir. İlk görevi, saati kurmaktır.
Kuzey Krallığı'nın yer altı ocaklarında zaman akışkanlığını yitirmişti. Ne güneşin doğuşu belliydi ne de batışı. Hayat; kazma sesleri, gardiyanların bağırtıları ve mor taşların yaydığı o donuk ışık arasında gidip gelen tekdüze bir işkenceye dönüşmüştü. İnsanların çoğu için bu, zamanın durması demekti.
Altan için bu, çözülmesi gereken ilk problemdi.
Üç şeyi saydı.
Birincisi çandı. Madenin derinliklerinden gelen o boğuk, ağır çan sesi her seferinde aynı aralıklarla yankılanıyordu. Vardiya değişimi.
İkincisi yemek kovasıydı. İki çan arasında bir kez geliyordu.
Üçüncüsü ise en değerlisiydi: kendi kalbi. Kazmayı bırakıp sırtını kayaya yaslandığında dinlenme nabzını saydı. Sonra bir sonraki çana kadar kaç kez kazma salladığını saydı. Sonra ikisini birbiriyle karşılaştırdı.
Üç vardiyanın sonunda cevabı vardı. Çanlar arası yaklaşık altı saatti. Yani bir günde dört vardiya, iki öğün, bir uyku molası. Ocakta zaman durmamıştı; sadece kimse onu saymaya zahmet etmemişti.
O gün, kafasının içinde bir takvim açtı ve ilk çentiği attı.
Birinci gün.
Altan, sırtındaki her bir kemiğin yerinden çıktığını hissettiren o ağır kazmayı bir kez daha havaya kaldırdı. Her vuruşta kollarındaki kasların feryat ettiğini duyuyordu. Ancak o, bu acıyı hissetmek yerine analiz ediyordu.
Dirsek açısı yanlış. Gücü omuzdan değil, belden ver. Nefesi darbe anında boşalt. Kazmayı sen kaldırma; bırak ağırlığı kendi düşsün, sen sadece yönünü ver.
Vuruş sayısı aynı kaldı ama harcadığı enerji üçte bir azaldı. Bu, kimsenin fark etmeyeceği kadar küçük ve hayatını kurtaracak kadar büyük bir kazançtı.
"Çok zorlama çocuk..." Yanındaki ihtiyar, kazmasını ağır ağır sallarken fısıldadı. "Günde iki kase bulanık çorbayla bu tempoya can dayanmaz. Az önce yan koldan birini daha ölü çıkardılar. Kalbi durmuş."
Altan, kazmayı taşa vurduktan sonra derin bir nefes aldı. Alnından süzülen ter, gözündeki kurumuş çamurla birleşip yakıcı bir hal alıyordu.
"Bu taşlar neden bu kadar önemli? Neden bizi burada öldürüyorlar?"
İhtiyar, etrafı kolaçan ettikten sonra sesini daha da alçalttı. "Mana taşları onlar. Krallığın kalbi onlarla atıyor. Isınma, aydınlanma, savaş büyüleri... Hepsi bu mor taşların içindeki enerjiye muhtaç. Kuzey Krallığı, güneyin sıcak topraklarına karşı bu taşlar sayesinde ayakta duruyor."
Altan kazmasını indirdi ve ilk kez ihtiyara doğrudan, uzun uzun baktı.
Bir maden kölesi "savaş büyüsü" demezdi. Bir maden kölesi krallıklar arası dengeden, güneyin sıcak topraklarından, ekonomik bağımlılıktan bahsetmezdi. Bir maden kölesi açlığı, soğuğu ve gardiyanı bilirdi; stratejiyi bilmezdi.
"Sen bunları nereden biliyorsun?"
İhtiyarın kazması bir an havada asılı kaldı. Sadece bir an. Sonra hiçbir şey olmamış gibi taşa indi.
"Yaşlanınca insan çok şey duyar evlat," dedi ihtiyar, gözlerini kayadan ayırmadan. "Duyduğunun yarısı da yalan olur."
Cevap vermedi, diye kaydetti Altan. Cevap vermeyi reddetmedi de. Kaçındı. Kaçınmak bir bilgidir.
Zihnindeki dosyaya ikinci satırı yazdı. Birincisi Demirpençe'ydi. İkincisi artık bu ihtiyardı.
"Ama bu taşlar sadece enerji vermez," diye devam etti yaşlı adam, sanki konuyu değiştirmenin en hızlı yolu daha korkunç bir şey anlatmakmış gibi. "Uzun süre onlara dokunursan seni de emerler. Bak ellerine..."
Altan avuç içlerine baktı. Yaraların etrafında morumsu, ince damarlar belirmeye başlamıştı. Bu bir enfeksiyon değildi; taşların enerjisi bedene sızıyordu.
"Ne kadar sürer?"
"Kimi bir kış dayanır, kimi iki. Sonra damarlar kola çıkar, koldan boyna çıkar. Boyna çıktığı gün adamı ocaktan çıkarmazlar bile." İhtiyar yorgun bir şekilde omuz silkti. "Ya maden çöker altında kalırsın, ya taşlar seni tüketir ya da Demirpençe... Buradan çıkış yok."
"Demirpençe?"
İhtiyar cevap vermek yerine çenesiyle tünelin ağzını işaret etti. Altan başını çevirdiğinde o devasa silüeti gördü; iki metreye yakın boy, kaba demirden dövülmüş zırh, omuzda yırtık bir ayı postu.
"Ona öyle deriz. Gerçek adını duyan kalmadı. Bu ocakta on altı yıldır o var. Ve bu ocakta on altı yıldan fazla yaşayan başka kimse yok."
Altan kazmayı tekrar kaldırdı. Zihnindeki kronometre çalışıyordu.
Bir kış. Belki iki. En fazla iki.
Elinde artık bir tarih vardı. Ve bir askerin elinde tarih varsa, elinde plan da olabilirdi.
Yemek vakti geldiğinde, paslı bir kova içinde dağıtılan o tatsız sıvıyı sessizce içti. Sıcak değildi, besleyici değildi, ama içindeki tuz işe yarardı. Kaseyi kaldırıp dibindeki tortuyu da yaladı; midesi bulandı ama yuttu.
Kural iki: Sana verileni tamamen tüket. Gurur, kalori yakar.
Herkes bitkinlikten olduğu yere yığılırken, Altan karanlık bir köşeye çekildi ve sırtını buz gibi kayaya yasladı.
Açıkça idman yapamazdı. Bir kölenin güçlendiğini gören gardiyan, o kölenin ne düşündüğünü de merak ederdi. Merak eden gardiyan, soru soran gardiyandı. Soru soran gardiyanın elinde de kırbaç vardı.
O yüzden görünmeyeni seçti.
Zincirin ağırlığını kullanarak bileklerini dirence soktu. Kaslarını dışarıdan hiç belli olmayacak şekilde kasıp bıraktı; on saniye kasılma, yirmi saniye gevşeme. Nefesini dörtte alıp yedide verdi, nabzını iradesiyle aşağı çekti. Zayıf bacaklarını farklı açılarda kilitleyip vücut ağırlığını dengeledi. Uykuya dalmadan hemen önce, zihninde kazma hareketini iki yüz kez tekrarladı.
Bu, kas yapmak değildi. Bu bedende kas yapacak yakıt yoktu. Bu, elinde kalan son direnç kırıntısını israf etmemekti.
Bu beden bir silah değil. Bir hammadde. Önce onu tanıyacağım, sonra kıracağım, sonra yeniden döveceğim.
Ve o gece, uykuya dalmadan hemen önce, yine yaptı.
Zihninin en dibine uzandı. Orada bir zamanlar bir şey vardı; bir ağırlık, bir varlık, karanlıkta yanan bir ışık. Yıllarca oradaydı. Şimdi yoktu.
Yokluğu, bir organın çıkarılmış olması gibi hissettiriyordu. İnsan kesilen kolunu hâlâ kaşıdığını sanır ya; öyle bir şeydi.
Ama boşluk tam olarak boş da değildi.
Avluda uyandığı o ilk an — iki kızıl güneşin altında, mor kumun içinde — bir şey konuşmuştu. Buz gibi, tanımadığı, hiçbir şeye benzemeyen bir ses. Ona bir kullanıcı demişti. Ona, bu evrende artık kimsenin bilmediği bir isimle seslenmişti.
O sesi o günden beri bir daha duymamıştı.
Altan gözlerini kapadı ve karanlığa doğru, kelimesiz bir şekilde uzandı.
Oradasın. Biliyorum. Neden susuyorsun?
Cevap gelmedi. Ama gelen sessizlik, boş bir odanın sessizliği değildi. Kapının ardında birinin nefesini tuttuğu türden bir sessizlikti.
Uyumadan önce zihnindeki takvime dokundu.
On birinci gün.
On altıncı günün ikinci vardiyasında, sınırı sınamaya karar verdi.
Bu bir öfke patlaması değildi. Altan hayatında hiçbir şeyi öfkeyle yapmamıştı — ne bu hayatta, ne diğerinde.
Bir haftadır izliyordu. Demirpençe kimi dövüyor, kimi öldürüyor, kimi görmezden geliyordu. Kotayı dolduramayan yaşlı adam dayak yemişti ama yaşıyordu. Kaçmaya kalkan çocuk aynı gün öldürülmüştü. Kırbacın altında bağıran adam iki kat fazla yemişti; susan adam bir kez yemişti.
Elinde bir davranış haritası vardı ama haritada tek bir boşluk kalmıştı: Konuşan köleye ne yapıyor?
Bunu ancak deneyerek öğrenebilirdi. Ve öğrenmesi gerekiyordu, çünkü aklındaki planın hiçbir aşaması sessiz kalarak yürümezdi.
"Yine mi o boş bakışlar, fare?"
Ağır çizme sesleri sessizliği bozdu. Demirpençe, elindeki kırbacı tehditkâr bir şekilde sallayarak önünde durdu.
Altan istifini bozmadan başını kaldırdı. Gözü otomatik olarak eski notlarının üzerinden geçti. Sol bacak baskın, sağ dizinde eski bir yara. Doğrulandı. Ve bugün yeni bir şey vardı: adam kırbacı savurmadan önce sağ omzunu yarım parmak geriye çekiyordu. Küçücük bir hazırlık hareketi. On altı yıldır kimse ona bunun bir zafiyet olduğunu söylememişti, çünkü on altı yıldır kimse ona bakacak kadar uzun yaşamamıştı.
"Senin o gözlerin..." dedi Demirpençe, üzerine eğilerek. "Hâlâ sönmemişler. Neden korkmuyorsun? Neden diğerleri gibi yalvarmıyorsun?"
İşte soru bu.
"Korkuyorum," dedi Altan sakince. "Ama korku kotayı doldurmuyor."
Bir an sessizlik oldu. Birkaç adım ötede, ihtiyar kazmasını düşürdü.
Sonra Demirpençe'nin yüzü öfkeden kızardı. Bu sıska köleden mantıklı bir cümle duymayı beklemiyordu; kölelerin mantığı olmazdı, kölelerin sadece çığlığı olurdu.
"Senin o dilini kesersem belki taş kırmayı daha iyi öğrenirsin!"
Sağ omuz geriye kaydı.
Altan, kırbaç daha havalanmadan hareket etti. Kaçmadı — kaçacak hızı yoktu, bunu iki hafta önce kaburgalarında öğrenmişti. Bunun yerine darbenin ineceği yeri terk etti. Ağırlığını sol topuğuna verip gövdesini bir karış yana kaydırdı; kırbacın ucundaki demir kancaların çizeceği yayı, o yay daha çizilmeden zihninde görmüştü.
Kırbaç, sırtının ortasına oturmak yerine sol omzunu sıyırdı.
Deri yırtıldı, sıcak kan aşağı aktı. Acı korkunçtu. Ama omurga sağlamdı, böbrek sağlamdı, ciğerler sağlamdı.
Altan yere düştü, dizlerinin üzerinde kaldı ve bir süre başını kaldıramadı. Gözlerinin önü karardı, kulaklarında uğultu vardı. Vücudu bu kadar küçük bir hamleyi bile ödemekte zorlanıyordu; bacakları titriyor, midesi kasılıyordu.
Hız yok. Refleks yok. Sadece öngörü var. Ve öngörü, bu bedende bile çalışıyor.
Demirpençe şaşkınlıkla duraksadı. Iskaladığını değil — ıskalamamıştı — ama vurduğu yerin, vurmayı düşündüğü yer olmadığını hissetmişti. On altı yılda bunu hiç yaşamamıştı.
"Sen... Sen ne yaptın az önce?"
"Ayaklarım kaydı," dedi Altan, kanlı tükürüğünü yere bırakarak.
Demirpençe üzerine yürüyecekken, madenin derinliklerinden o boğuk çan sesi duyuldu. Vardiya değişimi. Gardiyan bir an tereddüt etti, sonra kırbacını Altan'ın yüzüne doğru salladı.
"Seni izliyor olacağım küçük fare. Bir sonraki sefer ayakların kaymayacak, söz veriyorum."
Uzaklaştı.
Ve Altan, kanayan omzuyla dizlerinin üzerinde otururken haritasındaki son boşluğu doldurdu:
Konuşan köleyi dövüyor ama öldürmüyor. Çünkü kota tutuyor. Buradaki en büyük gücü kırbacı değil, defterindeki rakamlar.
Zayıflık bulundu.
İhtiyar, gardiyan gözden kaybolur kaybolmaz yanına çöktü. Titreyen elleriyle Altan'ın omzuna dokundu.
"Ateşle oynuyorsun çocuk. O adam buranın en kötüsüdür. Kimse onun darbesinden bu kadar ucuz kurtulamaz."
Altan cevap vermedi. Çünkü omzunda tuhaf bir şey oluyordu.
Yara yanmıyordu. Isınıyordu.
Başını çevirip baktı. Kanı, ayaklarının dibindeki kırık mana taşının üzerine damlamıştı. Ve taş, damlanın düştüğü yerde soluk soluk yanıp sönüyordu. Bir kalp gibi. Onun kalbiyle aynı ritimde.
Yaranın etrafındaki morumsu damarlar, diğer kölelerinki gibi dışarı doğru yayılmıyordu. İçeri doğru çekiliyorlardı.
İhtiyarın yüzündeki renk çekildi. Ağzı açıldı, kapandı, tekrar açıldı.
"Bu olmaz," diye fısıldadı yaşlı adam. Sesi tuhaf bir şekilde değişmişti; korkudan değil, tanımaktan gelen bir titremeyle. "Taş mananın alıcısıdır, vericisi değil. Taş insanı emer. İnsan taşı ememez."
Altan başını kaldırıp ona baktı.
"Sen bunu daha önce gördün."
İhtiyar cevap vermedi. Elini hızla geri çekti, gözlerini kaçırdı ve kazmasını alıp iki adım öteye gitti. O andan sonra vardiya bitene kadar tek kelime konuşmadı.
Üçüncü satır, diye düşündü Altan.
Kanayan avucunu yavaşça taşın üzerine kapattı. Mor ışık parmaklarının arasından sızdı ve kolundan yukarı, ürkütücü derecede tanıdık bir sıcaklık yürüdü.
Aynı mor. O kapının rengi. O gökyüzünün rengi.
Bir ömür önce, bir başka dünyada, bir adam ona evrenin bir kaynak kodu olduğunu anlatmıştı. Dünyanın Birinci Sunucu, buranın İkinci Sunucu olduğunu. O zaman bunu bir delinin sayıklaması sanmıştı.
Şimdi elinin altında yanıp sönen şey, o sayıklamanın somut haliydi.
İhtiyar bu taşlara "mana" diyordu. Büyülerden, konseylerden, kadim güçlerden bahsediyordu.
Altan ise bambaşka bir şey görüyordu.
Bunlar taş değil. Bunlar pil.
Ve bu ocakta binlercesi var.
Elini taştan çekti. Işık söndü.
"İhtiyar," dedi Altan, kazmasını tekrar kavrayarak. "Kuzey Krallığı'nın kralı kim?"
Yaşlı adam bir süre cevap vermedi. Sonunda, hâlâ yüzünü dönmeden konuştu.
"Kral Buzbeyi deriz biz ona. Ama asıl güç onun elinde değil, o taşları büyüyle işleyen Gümüş Konsey'de." Kazması bir kez daha kayaya indi. "Neden sordun? Krallar bu ocağa inmez evlat."
Altan hemen cevap vermedi.
Silas Vane bu evrende bir yerlerdeydi. Bunu bir his olarak değil, bir gerçek olarak biliyordu: o kapıdan içeri iki kişi düşmüştü ve kendisi nefes alıyorsa, Silas da alıyordu.
Ve Silas Vane düştüğü hiçbir yerde köle kalmazdı. O adam nereye giderse gitsin orada bir masa, bir sistem, bir merdiven bulur ve tırmanırdı. Kendini tanrı sanan bir adamın gideceği tek bir yön vardı: yukarı.
Yani onu bir maden çukurunda değil, bir sarayda aramak gerekiyordu. Ya da bir konseyde.
Kral varsa taht vardır. Taht varsa taht kavgası vardır. Taht kavgası varsa bir çatlak vardır. Ve ben çatlaklardan geçmeyi bilirim.
"Düşmanlarımı tanımayı severim," diye mırıldandı Altan sonunda.
Kazmayı mor damarlı kayaya var gücüyle vurdu. Bu seferki vuruş her zamankinden daha sertti ve taştan avuç içi büyüklüğünde bir parça koptu.
Eğilip aldı. Soğuktu, ağırdı ve içinde nefes alan bir şey vardı.
Kimse bakmıyorken o parçayı sıska bacağındaki paçavranın içine, dizinin arkasına sıkıştırdı.
İlk mühimmat.
Gözlerinin içinde, mor taşların yansımasıyla birlikte, eski dünyadan kalma o dondurucu kararlılık parlıyordu. Plan henüz yoktu. Kaçış yolu belli değildi. Elinde bir kazma, bir çan sesi, çok fazla şey bilen bir ihtiyar ve çalınmış bir taş parçası vardı.
Bir zamanlar çok daha azıyla bir dünya kurtarmıştı.
Zihnindeki takvime son çentiği attı.
On altıncı gün. Sayım başladı.
