18. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
18. BÖLÜM: OKUYAMADIĞI ODA
Onu bir odaya kapattılar.
Kayıt memuru kolundan tuttu, salonun arkasındaki dar bir koridordan geçirdi, bir kapıyı açtı, içeri itti ve arkasından kilitledi. Bütün iş on saniye sürdü ve kimse Altan'a tek kelime söylemedi.
Oda küçüktü. Penceresi yoktu. Tavandan sarkan demir kafesin içinde bir mana taşı soluk soluk yanıyordu.
Ve dört duvar boyunca, tavana kadar, raflar vardı.
Rafların üzerinde defterler.
Yüzlerce defter.
Altan bir tanesini aldı ve açtı.
Sayfa satır satır doluydu. İnce, düzenli, yıllardır aynı elden çıkmış bir yazı. Sütunlar vardı; solda kısa girdiler, sağda sayılar. Kimin nereye gittiği, ne aldığı, ne getirdiği.
Bu odada, bu şehrin doğusunda ne olup bittiğine dair aylardır biriken her şey vardı.
Ve Altan tek bir kelimesini okuyamıyordu.
Defteri kapattı ve rafa geri koydu.
[Yüzbaşım.]
Söyleme.
[Söyleyeceğim. Çünkü bunu bir daha yaşamamanız için birinin söylemesi gerekiyor.]
[Bu odada, bu binadaki en değerli şey duruyor. Siz de bu odadasınız. Ve aranızdaki tek engel, otuz harflik bir alfabe.]
Altan uzun bir süre raflara baktı.
Anlaşıldı.
[Bunu bir hedef olarak kaydedeyim mi?]
Hayır. Bunu bir eksiklik olarak kaydet. Hedefler ertelenebilir. Eksiklikler kanar.
Kırk dakika sonra koridorda ayak sesleri duyuldu.
Ağır değildi. Aksine, çok düzenliydi; bir adamın kendi ağırlığını hesaplayarak yürümesi gibi.
Ama Altan onu ayak sesinden önce başka bir şeyle fark etti.
Ciğerlerinin derinliğinde, aylardır orada duran o ince toz tabakası kımıldadı.
Isınmadı. Yanmadı. Sadece yöneldi.
Altan'ın omuz kasları istem dışı kasıldı. Ense derisi ürperdi.
Alpha. Ne oluyor?
[Bilmiyorum. Sizin dışınızdaki hiçbir şeyi ölçemem.]
[Ama bedeninizin içinde olan şeyi ölçebilirim ve şunu söylüyorum: ciğerlerinizdeki partiküller koridora doğru bir yönelim gösteriyor. Bunu daha önce sadece iki kez gördüm.]
Ne zaman?
[Hücrede, kanınız o taşa damladığında. Ve çukurda.]
[Yani koridorda gelen şey, o çukurun yaptığı şeyi yapıyor.]
Kapı açıldı.
İçeri giren adam devasa değildi.
Altan bunu ilk fark etti ve önemsedi. Salondaki adamların çoğu ondan daha iriydi. Bu adam orta boylu, geniş omuzlu, kırlaşmış saçlı ve altmış yaşına yakındı. Üzerinde siyah, kenarları eskimiş bir pelerin vardı ve pelerinde altın işleme değil, sadece tek bir demir toka vardı.
Ellerine baktı.
Sağ elin başparmağının dibinde kalın bir nasır vardı; kılıç kabzasının oturduğu yerde. Sol el temizdi.
Tek elle savaşıyor. Ya da öyle savaşmayı seçmiş.
Adam kapıyı arkasından kapattı, bir sandalye çekti ve oturdu.
Altan ayakta kaldı.
"Otur."
"Ayakta duracağım."
Adam kaşını kaldırdı. "Neden?"
"Çünkü oturursam sizinle aynı hizaya gelirim ve bu ikimizin de işine gelmez."
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra adam güldü. Kısa, kuru bir gülüştü.
"Yaman," dedi. "Bu loncayı ben yönetiyorum. Sen kimsin?"
"Altan."
"Soyun?"
"Yok."
"Nereden geldin?"
"Doğudan."
"Nereden doğudan?"
Ve işte orada, Altan hazırlandığı yere geldi.
"Ocaktan," dedi.
Yaman'ın yüzü kımıldamadı. "Hangi ocaktan?"
"Kuzeydoğudaki. İsyanın çıktığı."
"Orada ne yapıyordun?"
"Kazma sallıyordum."
Yaman öne eğildi.
"Köle miydin?"
"Evet."
Odadaki hava değişmedi ama bir şey değişti; Yaman'ın gözleri Altan'ın yüzünden ayrılıp ellerine indi. Bezle sarılı avuçlara.
"Aç."
Altan bezi çözdü.
Mor damarlar orada duruyordu.
Yaman uzun bir süre baktı, sonra arkasına yaslandı.
"Bu şehirde kaçak köle bulanın alacağı ödül, benim en iyi adamımın aylığının dört katıdır," dedi. "Bunu biliyor muydun?"
"Tahmin ediyordum."
"Ve yine de bana söyledin."
"Söylemeseydim yarım saat içinde kendiniz bulacaktınız," dedi Altan. "Ve o zaman bulduğunuz şey bir bilgi değil, bir yalan olurdu. Yalan söyleyen adamın söylediği her şey de yalan sayılır."
Yaman bir süre konuşmadı.
"Anlat," dedi. "Ocakta ne oldu?"
Ve Altan anlattı.
Jeneratör dairesini anlattı. Yeraltındaki vardiya düzenini, asansörün rün mührünü, kimin hangi defteri imzaladığını anlattı. Garnizonun kuzey duvarındaki leş oluğunu, menteşelerinin hangi yöne açıldığını anlattı. Ocak durunca Konsey'in açığı nereden kapattığını anlattı.
Kendisiyle ilgili tek bir şey anlatmadı.
Yaman dinledi. Bir kez bile sözünü kesmedi. Sadece iki kez, Altan'ın nefes aldığı bir aralıkta, kısa sorular sordu.
"Asansörün zinciri kaç halkaydı?"
"Saymadım. Ama yukarı çıkarken yüz kırk sekiz tıkırtı saydım. Halka sayısını bilen biri buradan derinliği çıkarabilir."
Ve ikincisi:
"Leş oluğunun ağzı ne kadar genişti?"
"Bir yetişkin sığmaz. Bir çocuk sığar."
Yaman ayağa kalktı.
"Şimdi de bana yalan söylediğin yeri söyle."
Altan'ın omuzları hafifçe gerildi.
"Yalan söylemedim."
"Söylemedin," diye onayladı Yaman. "Ama eksik bıraktın ve bu ikisi aynı şey. Bir çocuk o oluktan geçer, kabul. Sonra?"
"Sonra çukur var."
"Leş Çukuru'na indin."
"Evet."
"Ve çıktın."
"Evet."
Yaman odanın karşı duvarına yürüdü, bir defteri raftan aldı, açtı, kapattı ve geri koydu. Bunu düşünmek için yaptığı belliydi.
"Ben otuz dört yıldır bu işi yapıyorum," dedi arkasını dönmeden. "Bu loncadan o çukurun etrafına dört ekip gönderdim. Hiçbiri yaklaşmadı. Sonuncusu geri döndü ve adamlarımdan biri bir daha karanlıkta uyuyamadı."
Döndü.
"Sen on dört yaşındasın, kolun kalınlığı benim bileğim kadar, ve oraya inip çıktığını söylüyorsun. Şimdi bana nasıl olduğunu anlat."
Altan cevap vermedi.
"Anlatmayacaksın."
"Hayır."
"Neden?"
"Çünkü o cevabı verdiğim gün," dedi Altan, "bu odadan çıkamam."
Yaman uzun uzun ona baktı.
Sonra ilk kez, sesindeki mesafe biraz azaldı.
"Doğru cevap," dedi.
"Ne istiyorsun?"
"Künye."
"Neden?"
"Çünkü bu şehirde bana kimse iki kere bakmıyor. Bir dükkâna giriyorum, kovuyorlar. Bir soru soruyorum, cevap vermiyorlar. Bir tabelaya bakıyorum, okuyamıyorum." Altan sesini yükseltmedi. "Bilgi toplayamıyorum çünkü kimse benimle konuşmuyor. Sizin adamlarınızın göğsündeki demir parçası, insanların konuşma sebebi."
"Ve bunun karşılığında bana ne vereceksin?"
"Panonuzdaki on yedi kâğıt."
Yaman durdu.
"Sağ tarafta duran, köşelerinde dağ damgası olanlar," dedi Altan. "Aylardır kimse almıyor. Kâğıtlar sararmış, kenarları kıvrılmış. Alan olsaydı yenileriyle değiştirirdiniz."
"Devam et."
"Bu şehirde doğu yollarının şu anki halini bilen kaç adamınız var?"
Yaman cevap vermedi ve bu bir cevaptı.
"Bir tane bile yok," dedi Altan. "Çünkü giden dönmüyor. Ben yürüyerek geldim. Hangi geçidin kapandığını, hangi köyün boşaldığını, garnizonun kapılarını ne zaman mühürlediğini biliyorum. Ve bunu bilen tek adamı asarsanız bilgiyi de asmış olursunuz."
Odada uzun bir sessizlik oldu.
"Sen bana kendini satmıyorsun," dedi Yaman sonunda. "Bana kendini asmamamın sebebini satıyorsun."
"Evet."
"Bu iki farklı şey."
"Şu an sadece ikincisini karşılayabiliyorum."
Yaman'ın yüzünde bir şey kımıldadı; gülümseme değildi ama ona yakın bir şeydi.
"Kayıt ücreti var," dedi Yaman.
"Param yok."
"Biliyorum. Ellerine baktım, çizmelerine baktım, boynundaki kirin çizgisine baktım. Sen buraya yürüyerek geldin ve son üç gündür bir şey yemedin."
Altan cevap vermedi.
Yaman pelerinin altından bir kese çıkardı, içinden bir gümüş aldı ve masaya bıraktı.
"Ücreti ben ödüyorum."
"Kabul etmiyorum."
"Kabul edip etmemen benim ilgilendiğim bir konu değil." Yaman ayağa kalktı. "Ama şunu bilerek al: bu gümüş bir hediye değil. Bugünden itibaren bana borçlusun ve ben borç defterini iyi tutarım. Bir gün karşıma geçip bana hayır demek isteyeceksin ve o gün bu gümüşü hatırlayacaksın."
Altan gümüşe baktı.
Bir zincirin ilk halkası her zaman hafif olurdu. Bunu biliyordu. Bunu yaşamıştı.
"Anladım," dedi.
"İyi."
Yaman kapıya yürüdü, sonra durdu.
"Bir şey daha. Künyeyi ben veremem."
Altan başını kaldırdı.
"Bu loncanın kuralı benden eski," dedi Yaman. "Aday, herkesin gözü önünde sınavdan geçer. Yedi gün sonra, arenada. Kuralı ben koymadım, değiştiremem de; değiştirsem yarın bu binadaki iki yüz adam bana neden diye sorar ve ben cevap veremem."
"Sınav nedir?"
"Yedi gün sonra öğrenirsin."
"Şimdi öğrenmek istiyorum."
Yaman döndü ve ona baktı.
"Neden?"
"Çünkü yedi gün, hazırlanmak için az; ama neye hazırlanacağını bilirsen yeter."
Yaman uzun uzun ona baktı.
"Sen kaslarınla geçemezsin," dedi. "Bunu ikimiz de biliyoruz. O arenadaki adamların en zayıfı seni tek eliyle kaldırır."
"Biliyorum."
"O halde niye geleceksin?"
Altan bezi tekrar avuçlarına sardı ve düğümledi.
"Çünkü ben bugüne kadar hiçbir yeri en güçlü adam olduğum için geçmedim," dedi.
Yaman kapıyı açtı.
"Yedi gün," dedi. "Gelmezsen gümüşümü meyhaneye yazarım."
Salona döndüğünde gürültü tekrar başlamıştı ama eskisi gibi değildi.
Altan kapıya doğru yürürken masalar sustu. Bakışlar üzerine döndü — alay değil, merak. Bir çocuk arka odaya götürülmüş, kırk dakika kalmış ve kendi ayaklarıyla çıkmıştı.
Ve kapının yanında, ayı postuna sarınmış devasa bir adam yolunu kesti.
Kolları bir ağaç gövdesi kadar kalındı. Altan ancak kemer hizasına geliyordu.
"Ne konuştunuz?" dedi adam.
Altan durdu.
Yumruk atmayı düşünmedi. Bir yıl önce, başka bir bedende, bu adamı üç saniyede yere indirirdi. Şimdi bunu deneseydi kolunu kırardı ve o kol dört ay iyileşirdi.
Bunun yerine adama baktı.
Sol dizini hafif dışa açık tutuyordu. Ağırlığını sağa vermişti. Ayakkabısının sol topuğu sağdakinden çok daha aşınmıştı.
"Dizin kışın daha çok ağrıyor, değil mi?" dedi Altan.
Adamın yüzü donakaldı.
"Ne dedin sen?"
"Ağırlığını sağa veriyorsun ve bunu düşünmeden yapıyorsun, yani en az iki kıştır böyle. İçki içerken sağ ayağını sıraya dayıyorsun." Altan başını hafifçe eğdi. "Yolumdan çekilirsen bunu burada kimseye söylemem."
Salonun o köşesinde bir sessizlik oldu.
Dev adam bir an hiç kıpırdamadı. Sonra ağır ağır kenara çekildi.
Altan yanından geçerken durdu ve sesini iyice alçalttı.
"Sağ elini kabzada tutuyorsun ama ağırlık sağ bacakta. Yana çekilirken zorlanıyorsun. Bunu ben fark ettiysem karşındaki de fark eder."
Sonra kapıdan çıktı.
Akşamın soğuk havası yüzüne çarptı.
Sokak lambalarındaki mor taşlar yanmaya başlamıştı. Şehrin doğu yakasındaki bacalardan hâlâ o mor duman çıkıyordu.
Altan derin bir nefes aldı. Yavaş, uzun, sabırlı.
[Yüzbaşım. Bir hesap istiyor musunuz?]
Hayır. Sayı verme.
[Vermeyeceğim. Sadece şunu söyleyeceğim: yedi günde kas yapamazsınız. Yedi günde hız kazanamazsınız. Yedi günde boy uzatamazsınız.]
Biliyorum.
[O halde yedi günde ne yapacağız?]
Altan sokağın karşısındaki duvara asılı ilan levhasına baktı. Üzerinde harfler vardı ve hâlâ tek birini tanımıyordu.
İki şey, dedi.
Birincisi: o sınavın ne olduğunu öğreneceğim. Yaman söylemedi ama iki yüz adam biliyor ve iki yüz adamın sırrı olmaz.
İkincisi: Levhadan gözünü ayırmadı.
Okumayı öğreneceğim.
[Yedi günde bir alfabe mi?]
Hayır. Yedi günde bir alfabe değil.
Yedi günde, bir defterdeki sayı sütununu ayırt etmeye yetecek kadarını.
