15. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
15. BÖLÜM: SUNULAN ŞEY
Kuzey Sınır Kalesi
Devasa siyah taşlardan örülmüş kalenin harita odasında, ocak yanmıyordu.
General Vorn ocak yaktırmıyordu. Bunu bir gösteri olarak yapmıyordu; sadece odun da bir kaynaktı ve kaynak sıkıntısı olan bir adamın kendi odasında ısınması ona yanlış geliyordu.
Masanın üzerinde iki şey vardı. Biri Kuzey'in doğu bölgesinin haritası. Diğeri, Gümüş Konsey'in mührünü taşıyan bir parşömen.
Parşömen dört gün önce gelmişti ve Vorn onu o günden beri her sabah yeniden okuyordu. Yazılanlar değişmiyordu.
Doğu ocağı üretimi: sıfır.
Kışlık kota açığı: yüzde altmış üç.
Açık, bölge komutanlığı sorumluluğundadır.
Altmış üç.
Vorn hayatı boyunca yirmi bir muharebeye girmiş, iki kez kuşatma kırmış, bir kez de kendi alayının yarısını bir buzul geçidinde kaybetmişti. Hiçbirinde bu kadar çaresiz hissetmemişti. Çünkü hiçbirinde düşman bir rakam değildi.
"Ocaktan haber?" diye sordu.
Yanındaki yüzbaşı boğazını temizledi. "Alt galeriler hâlâ bizde değil, Generalim. Jeneratör dairesi tamamen çökmüş. Mühendisler en iyi ihtimalle iki ay diyor."
"İki ay."
"Ayrıca... Ocakta bir sorun daha var efendim. Köle sayısı."
"Ne olmuş köle sayısına?"
"İsyanda dört yüzden fazlasını kaybettik. Bir kısmı çatışmada öldü, bir kısmı galerilerde kaldı. Şimdi ocağı açsak bile çalıştıracak adamımız yok."
Vorn parşömene baktı.
"Yani," dedi yavaşça, "Konsey benden taş istiyor. Taş için ocak gerekiyor. Ocak için köle gerekiyor. Köle için de köy gerekiyor."
"Öyle görünüyor efendim."
"Ve ben kışın ortasında, kendi bölgemdeki köyleri hem tahıl hem insan için sağacağım."
Yüzbaşı cevap vermedi.
Vorn ayağa kalktı ve pencereye yürüdü. Aşağıda, avluda, boş vergi arabaları sıra sıra dizilmişti.
"Tahsildarlar döndüğünde," dedi, "hepsinin defterini bizzat ben okuyacağım. Ve bir tanesi bile bana yarım araba getirirse, o adam bir daha at üstüne binmez."
Şafak sökerken kar durdu.
Altan bunu iyiye yormadı. Kar bir perdeydi ve perde kalktığında insanlar birbirini daha net görürdü.
Turgut'un evinin ana odası hazırdı. Masa duvara çekilmişti. Zeminde kömürle yazılmış hiçbir şey kalmamıştı; ıslak bezle üç kez silinmişti. Mana taşı iki kat kumaşa sarılı, masanın ortasında duruyordu.
Ve Altan, odanın en uzak köşesinde, ocağa yakın bir taburede oturuyordu.
Elara bunu son ana kadar kabul etmemişti.
"Seni orada görecek."
"Görsün."
"Sen ne diyorsun? Elinde ocak damarı olan, kimsenin tanımadığı bir çocuk—"
"Elara." Altan avuçlarını açtı. Sabahtan beri ocak kurumuna bulanmış elleri, bu köydeki her çocuğun eli gibi görünüyordu. "Ben duyarak yeterince şey öğrenirim ama yetmez. O adamın hangi cümlede gözünü kaçırdığını, hangi kelimede eyerinde kaydığını görmem gerekiyor. Bunu duvarın arkasından yapamam."
"Ya sana bir şey sorarsa?"
"Sormaz." Altan sırtını duvara yasladı ve omuzlarını düşürdü. Bir anda yüzündeki bütün ifade söndü; ağzı hafifçe aralandı, gözleri odaklanmadı, sol eli dizinin üzerinde gevşedi.
Elara istemsizce geri çekildi.
"Bunu nasıl yapıyorsun?"
"Hasta bir çocuğa kimse soru sormaz," dedi Altan, ifadesini bozmadan. "Ona bakarlar, sonra utanırlar, sonra başka yere bakarlar. Bu köyde bugün en güvenli yer, herkesin bakmaktan kaçındığı köşe."
On dört at.
Altan sesleri saymayı bıraktı; bu kez görüyordu.
Barlas eyerinden inmedi. Meydanın ortasında durdu, iki arabayı işaret etti, adamları arabaları ambarın önüne sürdü. Yüzünde ne öfke ne merak vardı; bir adam işe gelmişti.
"Muhtar."
Turgut kapıdan çıktı. Borus arkasındaydı.
"Arabalar hazır mı?"
"Hayır efendim."
Meydandaki hava dondu. Barlas'ın adamlarından ikisi ellerini kılıçlarına attı.
Turgut'un elleri titriyordu. Ama söylemesi gereken tek cümle bu değildi ve söylemedi.
"Hayır mı?" dedi Barlas.
"Tahılımız yok efendim," dedi Borus, öne çıkarak. "Ama başka bir şey var."
"Başka bir şey."
Borus başını eğdi, ceketinin içinden iki kat kumaşa sarılı şeyi çıkardı ve kumaşı açtı.
Meydanda kimse konuşmadı.
Sabahın gri ışığında, o taş bir ışık kaynağı gibi durmuyordu; daha kötüsünü yapıyordu. İçinde bir şey yavaşça yanıp sönüyordu.
Barlas'ın atı huzursuzlandı.
Adam eyerinden indi. İki adım attı, durdu ve taşa uzun uzun baktı. Sonra eldivenini çıkarıp iki parmağıyla dokundu, hemen geri çekti.
Alpha, dedi Altan köşesinden. Nabzını göremem ama şunu gördüm: dokunmadan önce eldivenini çıkardı.
[Anlamı?]
Bir tahsildar mala eldivenle dokunur. Bir adam kendi hayatını değiştirecek şeye çıplak elle dokunur.
"Bunu nereden buldunuz?" dedi Barlas.
"Kurt izinden efendim," dedi Borus.
"Kurt izi."
"Bu kış kurtlar alışılmadık şekilde aşağı indi. Üç kez sürüye rastladık, kuzu kaybettik. Yalçın'la izlerini sürdük."
"Hangi gün?"
"Fırtınanın kesildiği sabah."
Barlas başını hafifçe yana eğdi. "Yalçın kim?"
İri yarı genç adam öne çıktı ve başını eğdi.
"Sen anlat," dedi Barlas. "O sussun."
Altan köşesinde kıpırdamadı.
İşte bu. Kenarları soruyor.
Yalçın konuştu. Sesi titriyordu ve titremesi işine yaradı; korkan bir köylü tam olarak böyle konuşurdu.
"İzler buzulun kıyısına gitti efendim. Kayanın dibinde bir yarık vardı, karla örtülmüştü ama kenarları açıktı. Kurtlar oradan giriyordu."
"İçeri girdiniz mi?"
"On adım kadar. Daha fazla değil."
"Neden daha fazla değil?"
Yalçın yutkundu. "Korktuk efendim."
Barlas ilk kez gülümsedi. Küçük ve soğuk bir gülümsemeydi.
"Neyden korktunuz?"
"Sıcaktı," dedi Yalçın.
Barlas'ın gülümsemesi gitti.
"Ne dedin?"
"Sıcaktı efendim. Buzun içinde, dağın dibinde, sıcaktı. Kar yere inmeden buhar oluyordu." Genç adam ellerini ovuşturdu. "Ve bir koku vardı. Ben leş kokusu bekledim ama... tatlıydı. Boğazımda kaldı. Eve gelip yıkandım, çıkmadı."
Uzun bir sessizlik oldu.
Altan köşesinde, bulanık gözlerle boşluğa bakarak, Barlas'ın omuzlarının bir parmak düştüğünü gördü.
İnandı.
[Neden emin oldunuz?]
Çünkü ona anlattığımız şey inanılmayacak kadar tuhaftı. Bir yalancı "içeride mor taşlar vardı" der. Yalan söylemeyen adam kokudan bahseder.
Barlas doğruldu ve Turgut'a döndü.
"Bunu bana neden getirdiniz?"
Ve Turgut, gecelerce tekrarladığı tek cümleyi söyledi.
"Krallığın malıdır, krallığa aittir."
Sonra sustu.
Barlas bekledi. Bir cümle daha bekledi; bir talep, bir pazarlık, bir yalvarış. Bütün köyler bir şey isterdi.
Gelmedi.
"Vergi affı istemiyor musunuz?"
Turgut başını eğdi ve hiçbir şey söylemedi.
"Ödül?"
Sessizlik.
Barlas uzun bir süre yaşlı adama baktı. Sonra taşı kumaşa sardı ve eyer çantasına koydu.
"İyi," dedi.
Meydanda tutulan yüz kadar nefes aynı anda bırakıldı.
"Bu kış vergisi ödenmiş sayılır. Deftere ben yazacağım." Barlas atına döndü, sonra durdu. "Ama bir şeyi bilin. Ben bu taşı alıp gitmiyorum. Ben bu taşı Generalime götürüyorum."
Turgut başını kaldırdı.
"Ve General onu görünce ne yapacak, sizce?"
Kimse cevap vermedi.
"Gelecek," dedi Barlas. "Kendisi gelecek. Ve o çukuru açacak."
Altan'ın omurgasından aşağı bir şey indi.
Bu korku değildi. Korkuyu tanırdı; korku hızlıydı, sıcaktı, kaslara giderdi. Bu farklıydı. Yavaştı ve mideye gidiyordu.
Alpha.
[Duydum.]
Ben ne yaptım?
[Yüzbaşım—]
Ben o çukuru krallığa gösterdim.
Zihninde, istemeden, sıcak buharın içinden çıkan siluetler belirdi. Belleri düzelmeyen. Derileri gri. Boyunlarında kopmuş zincirli demir halkalar.
Bir tanesi, öndeki, ona bakmış ve hatırladığı tek kelimeyi söylemişti.
Kota.
Ve Altan, o adamın gitmesine izin verdiği için, ona bir şey borçlu olduğunu düşünmüştü.
Şimdi borcu ödemek yerine, çukurun kapısını krallığa kendi eliyle açıyordu.
[Hesabı ben de yaptım,] dedi Alpha. [Ve size şunu söylemek zorundayım: bu köyün kurtulması için başka yol yoktu.]
Biliyorum.
[Ancak bunu bilmek—]
İşi daha kötü yapıyor. Daha iyi değil. Bunu dün de söylemiştim.
Barlas ata bindi. Adamları arabaları çevirdi.
Sonra durdu ve meydanı bir kez daha taradı.
Bakışı kapıdan içeri, odanın karanlığına kaydı ve ocağın yanındaki taburede oturan çocuğa takıldı.
Altan'ın nabzı değişmedi.
Ağzı aralık, gözleri odaksız, sol eli dizinde gevşek. Kirli avuçlar. Zayıf omuzlar. Bu köyde ölmek üzere olan bir çocuk.
Barlas iki saniye baktı.
"Bu ne?" dedi.
Elara kapıya çıktı ve önlüğüne ellerini sildi. "Kardeşimin oğlu efendim. Akciğerleri. Bu kışı çıkarmaz."
Barlas bir saniye daha baktı.
Sonra başını çevirdi.
"Bahara kadar hazırlıklı olun," dedi Turgut'a. "General gelirse köyünüz onun konak yeri olur. Ambarlarınızı temiz tutun."
Atını sürdü.
On dört atlı ve iki boş araba, geldikleri yoldan uzaklaştı.
Meydan boşaldığında Turgut'un dizleri büküldü ve Borus onu koltuk altından yakaladı.
Kadınlar ağlıyordu. Bir çocuk gülüyordu — ne olduğunu anlamayan tek kişi oydu.
Elara odaya döndü, kapıyı kapattı ve sırtını kapıya yasladı.
"Bitti," dedi.
"Hayır," dedi Altan.
Taburede doğruldu. Yüzündeki o boş ifade bir anda gitti ve Elara, yıllar sonra bile, o değişimin hızını unutmayacaktı.
"Bitmedi. Erteledik."
"Ne demek erteledik? Adam gitti! Vergiyi ödedik!"
"Bu kışın vergisini ödedik." Altan ayağa kalktı; yavaşça, duvara tutunarak, ama kalktı. "Ve karşılığında General Vorn'a bu köyün adını verdik. O adam yarın olmasa da bahara kadar bu topraklara gelecek. Ve geldiğinde ilk soracağı soru şu olacak: bu köy bu taşı nereden buldu?"
Elara'nın yüzündeki renk çekildi.
"Bugün Barlas'ı ikna ettik," dedi Altan. "Barlas bir tahsildar. Vorn bir general. General bir hikâyeye inanmaz; hikâyeyi doğrular."
Kapı gıcırdadı.
İhtiyar içeri girdi. Çenesi hâlâ bağlıydı. Elinde kömür parçası vardı ve doğruca zemine, herkesin görebileceği yere yazdı.
GELİRLERSE ÇUKURU AÇACAKLAR
Altan başını salladı. "Evet."
Kömür yeniden hareket etti.
İÇERİDEKİLER NE OLACAK
Altan uzun uzun o satıra baktı.
Sonra ihtiyarın gözlerine.
"Sen 'içerideki şeyler' demedin," dedi. "Sen 'içeridekiler' dedin."
Yaşlı adam kömürü bıraktı.
Ve ilk kez, kırık çenesinin arkasından, boğuk ve anlaşılmaz da olsa bir ses çıkardı.
Tek bir kelimeydi.
Altan onu anlamadı. Ama Alpha kaydetti.
[Ses örneği alındı. Kelime tanımlanamadı. Ancak bir şey söyleyebilirim, Yüzbaşım.]
Söyle.
[Bu, bir isimdi.]
