21. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
21. BÖLÜM: SESSİZLİK
Ayakta kalmayı başaramadı.
Arena kapısına on adım kala dizleri çözüldü ve Altan kendi kanının kuruduğu kumun üzerine, yüzükoyun düştü.
Bilincini kaybetmedi. Bunu isterdi ama kaybetmedi.
Bir kum saati boyunca yerde sürünmüş, iki kez ezilmiş, çatlak kaburgalarıyla iki ayrı çukur kazmış ve son kırk saniyede bütün nefesini harcamıştı. Bedeni bir emir daha kabul etmiyordu. Ama gözleri açıktı, kulakları çalışıyordu ve zihni her zamanki gibi kayıt tutuyordu.
[Kalkmayın.]
Kalkamıyorum zaten.
[Biliyorum. Sadece denemenizi engellemek istedim. Sizi tanıyorum.]
Tribünlerdeki uğultu dalga dalga geliyordu. Altı kişi kumun ortasında künyelerini havaya kaldırmış duruyordu; yedincisi yerde yatıyordu ve kimse ona bakmıyordu.
Altan bunu iyi buldu. Kimsenin bakmadığı yerde olmayı seviyordu.
Sonra bir gölge, gökyüzünü kesti.
Alpha.
[Gördüm.]
Torgan yavaş yürümüyordu ama koşmuyordu da. Bir görevlinin arenada bir adaya yaklaşması normaldi. Yerde yatan bir adayın üstüne eğilmesi de normaldi. Bir görevli, yaralı bir adayı kaldırmak için eğilir.
Ve eğilirken sağ elini kuşağının altına sokması da normaldi, çünkü kimse ona bakmıyordu.
Ne kadar var?
[Dört adım. Silahı görmedim ama sağ eli kuşakta ve kuşakta bir şey var; yürürken kumaş orada kırışmıyor.]
Bağırabilir miyim?
[Ciğerinizde yeterli hava yok.]
O halde bir tek şey kaldı.
Altan yüzünü kumdan kaldırdı ve gözlerini Torgan'a değil — arenanın karşı tarafına, en yakındaki üç adaya çevirdi.
Ve elini kaldırdı.
Sadece elini. Açık avuç, boş.
Bir adam bir şey isterken elini böyle kaldırırdı. Bir adam yardım isterken elini böyle kaldırırdı.
Üç adamın gözü ona döndü.
Ve üç adam Torgan'ı gördü.
Torgan durdu.
Bir adamı öldürmek kolaydı. Bir adamı üç tanık önünde öldürmek başka bir şeydi.
Altan avucunu indirdi ve yüzünü tekrar kuma bıraktı.
[Bu... çok az bir şeydi.]
En iyi hamleler genellikle öyle olur.
Sonra tribünlerde bir hareket oldu ve arenanın kenarındaki kapıdan Yaman girdi.
Yürüyordu. Koşmuyordu, atlamıyordu, kılıç çekmiyordu. Sadece yürüyordu ve arenadaki herkes durdu.
Torgan'ın önünde durdu.
"Kuşağını çöz."
"Efendim, ben sadece—"
"Kuşağını çöz."
Torgan kuşağını çözdü. Kuşağın içinden, kabzası deriyle sarılmış kısa bir bıçak kuma düştü.
Arena o sesi duydu.
Yaman bıçağa bakmadı. Torgan'a baktı.
"Sınav görevlisi silah taşımaz," dedi. "Bu kuralı ben koymadım. Bu kural benden eski."
"Kendimi korumak için—"
"Kimden?"
Torgan cevap veremedi.
Yaman eğilip bıçağı aldı, çevirdi, kabzasına baktı ve kuşağına soktu.
"Künyeni ver."
Torgan'ın yüzündeki renk gitti. "Efendim—"
"Künyeni ver, Torgan."
Adam kımıldamadı. Sonra, çok yavaş, göğsündeki demiri çıkardı ve Yaman'ın avucuna bıraktı.
"Ölmemi tercih ederdim," dedi boğuk bir sesle.
"Biliyorum," dedi Yaman. "Ama seni öldürürsem bu loncadaki iki yüz adam yarın bana neden diye sorar. Seni çıkarırsam kimse sormaz. Ve sen yarın sabah bu şehirde, on yedi yıldır ödediğin her hesabı kendin ödemek zorunda kalan bir adam olarak uyanırsın."
Torgan uzun uzun ona baktı.
Sonra arenadan çıktı ve arkasına bakmadı.
Alpha. Kaydet.
[Kaydettim. Ama bir şey ekleyeceğim.]
Ekle.
[Bugün bir düşman kazandınız. Ve o düşmanın artık kaybedecek hiçbir şeyi yok.]
Biliyorum. Yaman da biliyor.
[Peki neden yaptı?]
Çünkü onu öldürseydi kimse korkmazdı. Böyle yapınca iki yüz adam bu gece uyumadan önce kendi künyesine bir kez dokunacak.
Onu kaldırdıklarında karşı koymadı.
İki adam kollarından tuttu, üçüncüsü ayaklarından. Arenadan dehlize, dehlizden taş bir koridora, oradan da tavanı alçak, duvarları beyaz badanalı bir odaya taşıdılar.
Odada ilaç kokusu vardı. Ve bir kadın.
Altmışlarında, ince, dimdik. Yüzünün alt yarısı beyaz bir bezle kapalıydı. Elleri dirseğe kadar çıplaktı ve o ellerde tek bir yüzük yoktu.
"Bırakın," dedi. "Çıkın."
Adamlar çıktı.
Kadın Altan'ın yanına oturdu, bileğini tuttu, bir süre saydı, sonra bıraktı.
"Ben Ülker," dedi. "Bu loncada otuz bir yıldır insan dikiyorum. Kaburgan çatlak, üç tane. Sağ omzunda eski bir yara var, iyileşmiş ama yanlış iyileşmiş. Ve sen benim gördüğüm en zayıf adaysın."
Altan cevap vermedi.
"Şimdi seni onaracağım," dedi Ülker. "Acıyacak."
Ellerini Altan'ın göğsüne koydu.
Ve avuçlarının altından soluk, yeşilimsi bir ışık sızmaya başladı.
Altan bunu daha önce hiç görmemişti. Mor gördü, mor yaşadı, mor onu öldürmeye ve diriltmeye çalıştı. Ama bu başka bir şeydi; yavaş, ılık, düzenli. Bir sel değil, bir sızıntı.
Ve o sızıntı Altan'ın derisine değdiği anda —
[YÜZBAŞIM.]
Alpha'nın sesi ilk kez bağırdı.
[Bu kadın benim yaptığım şeyi yapıyor. Aynı işi. Aynı dokuya. Ve benim onu gördüğüm gibi o da beni görecek.]
Ne yapmam gerekiyor?
[Siz bir şey yapmayacaksınız. Ben yapacağım.]
Ne?
[Duracağım.]
Ve durdu.
Altan bunu bir ses kesilmesi gibi hissetmedi.
Bir organın çıkarılması gibi hissetti.
On sekiz aydır — madende, hücrede, çukurda, karda, bu şehirde — kafasının içinde her zaman ikinci bir varlık olmuştu. Ölçen, sayan, düzelten, itiraz eden, son zamanlarda da şaka yapmayı deneyen bir şey.
Şimdi orada hiçbir şey yoktu.
Ve Altan, otuz iki gün önce o hücrede yaşadığı şeyi tekrar yaşadı: kesilmiş bir kolu kaşımaya çalışmak.
Ülker'in ellerinin altında yattı, dişlerini sıktı ve yalnız kaldı.
Kadın uzun süre çalıştı. Bir noktada durdu, kaşlarını çattı, ellerini kaldırdı ve tekrar koydu.
"Tuhaf," diye mırıldandı.
Altan hiçbir şey söylemedi.
"Senin içindeki akış..." Ülker durdu, kelimeyi aradı. "Bir insanın manası nehir gibi akar. Yatağı vardır, yönü vardır, taşar. Seninki akmıyor."
Altan hâlâ konuşmadı.
"Seninki bekliyor," dedi kadın.
Sonra ellerini çekti ve doğruldu.
"Neyse. Kaburgaların kaynayacak. On gün yatacaksın, on gün de kımıldamayacaksın."
Kapıya yürüdü, sonra durdu.
"Bir soru soracağım ve cevabını istemiyorum," dedi arkasını dönmeden. "Sen daha önce mana zehirlenmesi geçirdin mi?"
Altan cevap vermedi.
"İyi," dedi Ülker. "Cevap vermemen zaten cevaptı."
Kapı kapandı.
Alpha üç gün boyunca sessiz kaldı.
Altan bunu ilk gece anladı ve ikinci gece kabullendi. Kadın günde iki kez geliyordu ve her gelişinde elleri Altan'ın göğsüne değiyordu; Alpha'nın çalışabileceği bir aralık yoktu.
Üçüncü gecenin sonunda, Ülker gittikten sonra, kafasının içinde bir cızırtı oldu.
[...Buradayım.]
Altan gözlerini kapattı ve bir süre hiçbir şey söylemedi.
Uzun sürdü.
[Altmış bir saat.]
Saydın mı?
[Başka yapacak bir şeyim yoktu, Yüzbaşım. Kapalıyken de bir saatim çalışıyor. Bunu daha önce öğrenmiştik.]
Kadın seni gördü mü?
[Hayır. Ama benim orada olduğumu değil, orada bir şeyin olmadığını fark etti. Sizde olmaması gereken bir düzen var ve o düzeni gördü.]
Yani beni ele verecek mi?
[Bilmiyorum. Ama size şunu söyleyeceğim: bu kadın Gümüş Konsey'in şehrinde otuz bir yıldır çalışıyor ve hâlâ bir loncanın revirinde. Böyle bir yetenek Konsey'de olmalıydı ve değil.]
Yani ya reddedildi—
[Ya da reddetti.]
Altan tavana baktı.
Alpha.
[Efendim.]
Bir daha kapanman gerekirse bana haber ver. Kapanmadan önce.
[Neden?]
Çünkü sen kapanınca ben bir şey kaybetmiyorum. Ben yalnız kalıyorum. Bu ikisi farklı ve ben ikincisine hazırlıklı olmak istiyorum.
Uzun bir sessizlik oldu.
[Anlaşıldı.]
Onuncu günün sabahı yataktan kalktı ve düşmedi.
Duvara tutunarak odayı üç kez turladı, sonra dördüncüsünde tutunmadı.
Kaburgaları hâlâ nefes alırken hatırlatıyordu ama artık bağırmıyordu. Sağ omzundaki eski yara duruyordu ve hep duracaktı.
Üzerine temiz bir keten tunik bırakılmıştı. Altındaki paçavralar yoktu; birileri onları almış ve muhtemelen yakmıştı.
Ve masanın üzerinde, ince bir bezin üstünde, siyah bir demir parçası duruyordu.
Altan onu aldı.
Çapraz iki kılıç, altında bir kurukafa. Kenarları aşınmıştı; bu künye yeni dökülmemişti. Birinden alınmıştı.
Alpha. Bu Torgan'ınki mi?
[Kenar aşınması on yılı aşkın kullanım gösteriyor. Muhtemelen evet.]
Yaman bana bunu bilerek verdi.
[Neden?]
Altan künyeyi avucunda çevirdi.
Çünkü ben bu künyeyi taktığımda, bu binadaki iki yüz adam onu tanıyacak. Ve her biri, bunu kaybeden adamın bu gece nerede uyuduğunu düşünecek.
[Bu bir hediye değil.]
Hayır. Bu bir işaret. Ve işaretler iki yönlü çalışır.
Künyeyi boynuna astı.
Loncanın üst katındaki oda, Altan'ın beklediği hiçbir şeye benzemiyordu.
Duvarlarda tablo yoktu. Antika silah yoktu. Halı yoktu.
Bir masa, iki sandalye, bir ocak ve dört duvar boyunca raflar vardı. Raflarda defterler.
Yaman masanın başında oturuyordu ve bir defteri okuyordu.
"Otur."
Altan oturdu.
Yaman defteri kapattı ve iterek kenara koydu.
"Ülker seninle konuştu mu?"
"Bir soru sordu. Cevabını istemedi."
"O hep öyle yapar." Yaman arkasına yaslandı. "Ben de bir soru soracağım ve bu sefer cevabını isteyeceğim."
"Sorun."
"O arenada bir künyeyi ortaya attın. On beş adam ona koştu. Sen çıkarken hiç kimse senin elindekini almadı." Yaman öne eğildi. "Bunu nereden öğrendin?"
Altan bir süre cevap vermedi.
"Kalabalıklar bir noktaya bakar," dedi sonunda. "Ve bakan kalabalık, bakmadığı yeri görmez."
"Bunu bir çocuk bilmez."
"Hayır."
"Bir asker bilir."
"Evet."
Yaman gözlerini kısmadı, sesini yükseltmedi. Sadece bekledi.
Ve Altan, bekleyen bir adamın en tehlikeli sorgucu olduğunu biliyordu.
"Ben size on sekiz ay öncesini anlatamam," dedi. "Anlatsam inanmazsınız. İnansanız da işinize yaramaz."
"Bunu ben tayin ederim."
"Hayır efendim," dedi Altan sakince. "Bunu ben tayin ederim. Çünkü o hikâyeyi anlattığım gün, siz beni bir askeriniz olarak değil, bir soru olarak görmeye başlarsınız. Ve bu binada sorular kilitli odalarda saklanır."
Yaman uzun uzun ona baktı.
Sonra, ilk kez, sesli güldü.
"Otuz dört yıl," dedi. "Otuz dört yıldır bu odada oturuyorum ve bugüne kadar iki kişi bana 'hayır' dedi. Biri öldü, diğeri Ülker."
"Üçüncüsü oldum."
"Öyle görünüyor."
Yaman ayağa kalktı ve duvardaki raflardan birine yürüdü.
"Sana bir şey göstereceğim."
Raftan bir defter çekti, masaya koydu ve açtı.
Altan sayfaya baktı.
Harfleri okuyamıyordu. Ama sağdaki sütunu okuyabiliyordu.
Sayılar.
Sancar'ın avlusunda, bir yamağın defterinden çalarak öğrendiği o rakamlar orada, aynı biçimde duruyordu.
Ve gördüğü şey hoşuna gitmedi.
Sütun aylara göre iniyordu. Her ay bir önceki aydan küçüktü. Son üç ayda düşüş dikleşmişti.
"Bu ne?" diye sordu.
Yaman durakladı.
"Sen bunu okuyabiliyor musun?"
"Sayıları okuyabiliyorum. Harfleri okuyamıyorum."
"Bir hafta önce hiçbirini okuyamıyordun."
"Bir hafta önce bir kervan avlusunda çuval sayıyordum," dedi Altan. "Sayan adam yazan adamı izlerse, yazıyı çözer."
Yaman bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra parmağını sütunun üzerinde aşağı doğru kaydırdı.
"Bu loncanın gelir defteri," dedi. "Ve senin gördüğün şey, bu loncanın ölümü."
Altan başını kaldırdı.
"Kuzey Rüzgarı'nın kazancının üçte ikisi doğu yollarından gelirdi. Ocak kervanları, madenci nakli, Konsey taşımaları, yol koruma." Yaman defteri kapattı. "Doğu ocağında isyan çıktığından beri o hatların hepsi durdu. Üç aydır sadece harcıyorum."
"Panodaki on yedi kâğıt."
"On yedi kâğıt. Ve alacak adam yok."
Yaman sandalyesine döndü ve oturdu.
"Şimdi seni neden kurtardığımı soruyordun."
"Sordum."
"İşte cevabı." Yaman elini masaya koydu. "Ben iyilik yapan bir adam değilim Altan. Ben doğu yollarının şu anki halini bilen tek adamı, bir hendekte kanamaya terk etmeyecek kadar hesabını bilen bir adamım."
"Bu daha dürüst bir cevap."
"Dürüst cevaplar genelde daha kötü hissettirir."
"Bana iyi hissettirdi," dedi Altan. "Minnet bir borçtur. Hesap değildir."
Yaman'ın kaşı hafifçe kalktı.
"Görev şu," dedi. "Bir ekip kuruyorum. Küçük. Beş kişi. Doğuya gidip o hatların hangisinin hâlâ yürüdüğünü, hangisinin öldüğünü bana rapor edecekler. Dövüşmeyecekler; dövüşürlerse zaten dönemezler."
"Ve ben?"
"Sen yolu biliyorsun. Sen kılavuzsun."
Altan hiç kıpırdamadan oturdu.
Doğu.
Ocağın olduğu yer. Garnizonun olduğu yer. Leş oluğunun ve altındaki çukurun olduğu yer. Ve Vorn'un, bu kış bir yerlerde kazma indirmeye hazırlandığı yer.
Alpha.
[Duydum.]
Bunu ben planlamadım.
[Hayır. Ama planlasaydınız aynı şeyi isterdiniz.]
"Ekipte kim var?" diye sordu Altan.
Yaman kapıya doğru seslendi.
Kapı açıldı ve üç kişi girdi.
Birincisi Kuzgun'du; künyesi yoktu ama boynunda ince bir deri kordon vardı ve yüzü, Altan'ı görünce ışıdı.
İkincisi bir kadındı. Otuz yaşlarında, kısa boylu, sırtında bir yay. Altan'a bir kez baktı, kararını verdi ve bir daha bakmadı.
Üçüncüsü, arenada künye çıkaran altı kişiden biriydi. İri, sessiz, sağ kaşı ikiye bölünmüş bir adam.
Ve üçü de aynı anda, Altan'ın boynundaki künyeye baktı.
Torgan'ın künyesine.
Alpha, dedi Altan, gözlerini onlardan ayırmadan. Bir kayıt daha aç.
[Adı?]
Ekip.
[Açıldı. İlk madde?]
Hiçbiri bana güvenmiyor.
[Bu bir sorun mu?]
Hayır. Bu bir başlangıç.
