10. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
10. BÖLÜM: DEPO
Oluk, bir insanı yutmak için tasarlanmamıştı; bir insanı atmak için tasarlanmıştı.
Altan içeri girdiğinde eğim onu hemen aşağı çekti. Taş pürüzlüydü, yosunluydu ve üzeri yıllardır oradan geçen şeylerin bıraktığı yağlı bir tabakayla kaplıydı. Sağ eliyle hançeri göğsüne bastırdı, sol kolu gövdesine bağlıydı ve hiçbir işe yaramıyordu. Ayaklarını öne verdi, çenesini göğsüne çekti.
Sonra karanlık dikleşti.
Kayarken duvarın çıkıntıları omzundaki yaraya iki kez çarptı. Altan bağırmadı. Bağırmayı yıllar önce bırakmıştı.
Aşağıdan gelen hava her metrede biraz daha ısınıyordu.
Ve koku, dayanılmaz olmaktan çıkıp fiziksel bir şeye dönüşüyordu; ciğere giren, boğazda kalan, dilin üzerine oturan bir madde.
Oluk bitti.
Altan boşluğa düştü ve iki metre sonra yumuşak bir şeyin üzerine indi.
Yumuşak.
Bu ayazda hiçbir şey yumuşak olmamalıydı.
Elini yere koydu ve parmakları bir insanın göğüs kafesine girdi.
"İhtiyar?"
"Buradayım." Yaşlı adamın sesi birkaç adım ötedendi, kırık çenesinden zar zor çıkıyordu. "Bir şeyin... Bir şeyin üstüne düştüm."
"Biliyorum."
Altan doğruldu ve etrafına baktı.
Karanlık değildi.
Kuzey Krallığı'nın Leş Çukuru, aşağıdan gelen soluk, morumsu bir ışıkla aydınlanıyordu. Duvarlar buzla kaplıydı ama zemin değildi; zeminde kar yoktu, buz yoktu, don yoktu. Zeminden buhar çıkıyordu.
Ve zemin cesetlerdi.
Kaç tane olduğunu tahmin edemedi. Yüzlerce. Belki binlerce. Yıllar üst üste yığılmıştı; en üsttekiler taze, altındakiler çökmüş, en dipte olanlar artık ne olduğu belli olmayan bir tabaka. Ve bu tabakanın her yerinden, deriden, kaburgaların arasından, açık ağızlardan, ince mor damarlar geçiyordu.
Taşlar onları emmemişti.
Onlar taşları emmişti. Ve öldüklerinde içlerindekini kimse geri almamıştı.
[Yüzbaşım.]
Alpha'nın sesi tuhaftı. Altan bu tonu ondan sadece iki kez duymuştu; ikisi de Aethelgard'daydı.
[Ortam mana yoğunluğu ölçülüyor... Ölçüm başarısız. Ölçeğim yetersiz.]
Ne demek yetersiz?
[Madendeki en zengin damarı bir birim kabul edersem, burası en az dört yüz birim. Belki daha fazla; üstünde durduğumuz katmanı göremiyorum.]
[Otuz iki gün boyunca ciğerinize çektiğiniz her şeyi, burada bir saatte toplarsınız.]
Altan uzun bir süre konuşmadı.
Sonra, kendi kendine, sesli olarak:
"Otuz iki gün önce sana bir şey söylemiştim."
[Hatırlıyorum. "Krallık on yıllardır o çukura kendi eliyle bir depo doldurmuş."]
"Yanılmışım."
[Neresi yanlıştı?]
"On yıl değil," dedi Altan. "Bu yığın on yılda birikmez."
Ve o an dizleri büküldü.
Sağ eliyle bir kaburgaya tutundu, doğrulamadı, yana yığıldı. Omzundaki bez sırılsıklamdı. Görüşünün kenarları kararmaya başlamıştı.
[Kan kaybı. Bilinç kaybına tahmini on iki dakika.]
Emrimi bekle.
[Bekliyorum. Ama Yüzbaşım, size bir uyarı borçluyum. Bu ortamda mana absorbe etmenizi ben önermiyorum.]
Neden? Yakıt burada.
[Yakıt değil, sel. Madende partikülleri ciğerinize teker teker çekiyordunuz ve ben her birini yönlendiriyordum. Burada akış benim işleme hızımın çok üzerinde olacak. Kontrol edemediğim mana, hücrelerinizde rastgele tepkimeye girer.]
[Size dördüncü gün ne demiştim?]
Kontrolsüz mutasyon. Ve ölüm.
[Evet.]
Altan çürüyen bir gövdenin üzerine sırtüstü uzandı, gökyüzüne baktı ve düşündü.
Kar taneleri çukurun ağzından içeri giriyor, sıcak havaya çarpınca yarı yolda buhar olup kayboluyordu.
Alternatif?
[Alternatif yok. Kanamayla on iki dakikanız var. Absorbsiyonla belki bir saat, belki bir ömür, belki üç dakika.]
O halde emir şu: aç. Ama musluğu sen tut.
[Ne kadarını?]
Sadece omuz. Sadece damar. Başka hiçbir dokuya bir zerre bile geçmesin. Kalanı dışarıda tut, ne kadar zorlarsa zorlasın.
[Bunu yapabilirim. Ama başka hiçbir şey yapamam. Beynimin tamamı o kapının başında duracak.]
Dur o zaman.
[Emir alındı.]
Ve çukur onun içine aktı.
Altan bunu daha önce iki kez yaşamıştı; ocakta ve hücrede. İkisi de bir istilaydı. Bu farklıydı.
Bu bir baskıydı.
Her yönden, her gözenekten, her yaradan bir şey içeri girmeye çalışıyordu ve Alpha tek bir kapı dışında hepsini kapatmıştı. Altan, kendi derisinin bir baraj olduğunu ve barajın gıcırdadığını hissetti. Omzundaki yara ısındı, kaynadı, kapandı — ama vücudunun geri kalanı bir kilidin arkasında titriyordu.
Dakikalar sonra Alpha kapıyı kapattı.
[Yeter. Kanama durdu. Doku kapandı, damar mühürlendi.]
Altan doğruldu. Sol kolunu denedi; acıyordu ama vardı.
[Ve bir uyarı daha, Yüzbaşım. Burada ne kadar kalırsak o baraj o kadar zorlanır. Ben sonsuza dek nöbet tutamam. Bu çukurdan bir an önce çıkmalıyız.]
Anlaşıldı.
Sonra ihtiyara döndü.
Yaşlı adam birkaç adım ötede, çürümüş bir yığının kenarına oturmuş, ona bakıyordu. Altan'ın omzundaki bezin altında yaranın kapandığını görmüştü. Gözlerinde korku yoktu.
Tanıma vardı. Yine.
"Sen de içine çekiyorsun," dedi Altan. "Herkes çekiyor. Fark, senin onu yönetememen."
"Biliyorum," dedi ihtiyar.
Altan durdu.
"Ne dedin?"
Yaşlı adam cevap vermedi. Başını çevirdi ve çukurun dibine, buharın en yoğun olduğu yere baktı.
"Orada bir şey var," dedi. "Ve bize baktığını sanıyorum."
Altan hançeri kavradı.
Buharın arasından, önce bir siluet çıktı. Sonra üç. Sonra saymayı bıraktı.
İki ayak üzerinde duruyorlardı. Bu, gördüğü ilk şeydi ve en kötü şeydi.
Boyları normalden kısaydı çünkü belleri düzelmiyordu. Derileri gri, çatlak ve gergindi. Ve o derinin altında, koldan boyuna, boyundan çeneye, çeneden gözün kenarına kadar uzanan kalın mor damarlar vardı; parlıyorlardı, yavaşça ve düzensizce, nefes alır gibi.
Üzerlerinde giysi kalıntıları vardı.
Köle giysileri.
[Yüzbaşım... İnsan.]
Biliyorum.
[Hayır. Kastettiğim: hâlâ insan. Kemik yapısı, diş dizilimi, göz yuvası oranı. Bunlar başka bir tür değil. Bunlar bizden aşağı yukarı otuz kilo eksik insanlar.]
Altan hareket etmedi.
İhtiyarın sesi arkasından geldi, bir fısıltıdan da alçak:
"Gulyabani."
"Hayır," dedi Altan.
Yaklaşan yaratıklardan birine baktı; sağ bacağını sürüyordu ve o bacak, çok eski bir kırığın yanlış kaynamış hâliydi. Boynunda paslı bir demir halka vardı. Halkanın zinciri koparılmıştı.
"Bunlar çukura canlı atılan sakatlar," dedi Altan. "Ölmemişler. Buradaki sıcak onları öldürmemiş, aşağıdaki mana da öyle. Sadece onları... doldurmuş."
Alpha'nın sesi bir an gecikti.
[Yani kontrolsüz absorbsiyon.]
Yani ben, sen olmasaydın.
Sessizlik oldu.
Yaratıklar durmuştu. Altan'a bakıyorlardı. Ona değil aslında; omzuna. Az önce Alpha'nın kapıyı açtığı ve manayı içeri aldığı yere.
Onu kokluyorlardı.
En öndeki, boynunda halka olan, ağzını açtı. Çıkan ses bir hırıltıydı. Sonra o hırıltının içinden bir şey çıktı; bozuk, boğuk, ama bir kelime.
"...ko...ta..."
Altan'ın elindeki hançer titremedi ama parmakları beyazladı.
"Kota," diye tekrarladı.
Yaratık bir adım attı.
Ve Altan geri çekilmedi.
Bunun yerine sağ elini kaldırdı — hançeri tutmayan eliyle değil, hançeri tutan eliyle; bıçağı ters çevirip sırtını gösterdi. Sonra çok yavaş, çok net, madende otuz iki gün boyunca izlediği bir hareketi yaptı.
Kazmayı yere bırakan bir kölenin hareketi.
Vardiya bitti demekti.
Yaratıklar durdu.
Boynunda halka olan uzun uzun ona baktı. Mor damarlar çenesinde yanıp söndü. Sonra ağzını kapattı, başını çevirdi ve buharın içine geri döndü.
Diğerleri de onu izledi.
[...Açıklayabilir misiniz, Yüzbaşım?]
Hayır.
[İstatistiksel olarak bunun işe yaraması—]
Alpha. Altan hançeri indirdi ve elinin titremesine izin verdi. Onlar bize saldırmadı çünkü aç değiller. Bu çukurda yiyecek bitmez. Bize baktılar çünkü biz kokuyu getirdik.
Ve o adam bana "kota" dedi çünkü hatırladığı tek kelime o.
Beş kış, on kış, kim bilir. Aklından geriye tek bir kelime kalmış ve o kelime bir insanın adı bile değil.
Uzun bir sessizlik oldu.
[Bunu bir gün ödeteceğiz, değil mi?]
Ödeteceğiz.
"Toplan," dedi Altan. "On dakikamız var. Alpha, saymaya başla."
[Sayıyorum.]
Bir cesedi soymak ile bir depoyu boşaltmak arasında bir fark vardı ve Altan bu farkı biliyordu: birincisinde midene bakarsın, ikincisinde listene.
Listesi zaten hazırdı.
Ayakkabı. İki çift buldu; biri ihtiyara olacak kadar büyük, biri kendisine olacak kadar küçük. Deri sertleşmişti ama sağlamdı.
Kumaş. Beş kat. Kuzey'de ısı katmandan gelirdi, kalınlıktan değil.
Bağ. Deri kayışlar, kemerler, ayakkabı bağları. Bir insanı yürütmek için kırık bir kolu sabitlemek gerekiyordu.
Kap. Bir madenci matarası buldu; içi donmuştu, dışı sağlamdı.
Çakmak taşı. Üç ceset aradıktan sonra buldu. Kuzey'de yaşayan hiç kimse ateşsiz dolaşmazdı.
Kemik. Bir uyluk kemiğini kayaya sürterek ucunu sivriltti ve ihtiyara verdi. "Bunu sağ elinde tut."
"Ben savaşamam çocuk."
"Savaşman gerekmiyor. Elinde bir şey olan adam farklı yürür. Uzaktan bakan da farklı görür."
Ve son olarak, en dipteki katmandan, bir taş.
Avuç içi büyüklüğünde, koyu mor, ağır. Yılların altında sıkışıp kalmış, kimsenin bulmadığı, kimsenin çıkarmadığı bir parça.
[Bu, madende çıkardığınız her şeyden yoğun. Yaklaşık kırk kat.]
Altan onu iki kat kumaşa sardı ve göğsüne, tuniğinin içine yerleştirdi.
Mühimmat.
Çukurdan çıkış yolunu kurtlar göstermişti.
Kuzey duvarında, buzun altında, karla kaplı eğimli bir yarık vardı; kenarlarında donmuş pençe izleri, tüy parçaları ve bir sürünün yıllardır aynı yoldan gidip geldiğini gösteren düzleşmiş bir hat. Kurtlar bu çukura uçarak gelmiyordu.
"Kurtlar aşağı iniyorsa," dedi Altan, "yukarı da çıkıyor demektir."
Tırmanış yarım saat sürdü. İhtiyarı önce itti, sonra çekti, iki kez de sırtına aldı. Kırık kol her seferinde bağırdı ama yaşlı adam bağırmadı; sadece dişlerini sıktı ve tırmandı.
Yarığın ağzına ulaştıklarında sıcak hava arkalarında kaldı ve Kuzey'in ayazı yüzlerine bir tokat gibi çarptı.
Ama artık çizmeleri vardı. Beş kat kumaşları vardı. Ve göğsünde, kalbin hemen üzerinde, sıcak bir taş vardı.
Altan doğruldu ve etrafına baktı.
Fırtına dinmişti. Bulutlar yarılmıştı.
Ve gökyüzünde, ufkun üzerinde, iki kızıl güneş yükseliyordu.
Altan onları ilk kez, bir avludan değil, açık araziden görüyordu. Devasaydılar. Biri diğerinin biraz gerisindeydi ve karın üzerine iki ayrı gölge düşürüyorlardı; her cismin, her ağacın, her insanın iki gölgesi vardı.
Alpha. Kaydet.
[Kaydediyorum. Açısal çap, ayrılık açısı, yükselme hızı. Yeterli veri toplarsam bir gün uzunluğunu ve mevsim döngüsünü çıkarabilirim.]
İyi. Bu dünyada saati olan adam, olmayana karşı avantajlıdır.
Arkalarında, iki kilometre kadar geride, Kuzey Krallığı'nın garnizonu duruyordu. Surlarından hâlâ duman yükseliyordu ve o duman siyahtı.
Altan yüzünü çevirdi.
Ve orada, kuzeybatıda, tepelerin ardında, çok farklı bir duman gördü.
İnce. Düz. Birden fazla.
Siyah değil, gri.
Yanan bir şeyin dumanı değil, yakılan bir şeyin dumanı. Ocak dumanı.
"İhtiyar," dedi Altan. "Şuraya bak."
Yaşlı adam gözlerini kısıp baktı ve uzun süre sessiz kaldı.
"Baca," dedi sonunda. Sesi tuhaftı. "Sekiz, dokuz tane. Küçük bir köy."
"Ne kadar uzakta?"
"Bu arazide... Yarım gün. Belki daha az."
Altan bir süre o dumanlara baktı.
Kafasında bir liste vardı ve listedeki her madde bir soruydu. Bu dünyanın parası neydi? Dili yazıya nasıl geçiyordu? Krallığın sınırı nerede bitiyordu? Bir yabancı buraya nasıl görünürdü? Bir çocuk ve bir ihtiyar, kimseye soru sordurmadan nereye kadar yürüyebilirdi?
Ve en önemlisi: Kuzey Krallığı, madeninden iki cesedin yürüyerek çıktığını ne zaman fark edecekti?
"Yürüyoruz," dedi.
"Şimdi mi?" İhtiyar dizlerine baktı. "Az önce ölüydük çocuk."
"Evet." Altan ayı postu değil, beş kat köle kumaşı sarılı omuzlarını rüzgâra döndü. "Ve önümüzdeki ilk kişiye de öyle görüneceğiz. O yüzden köye varmadan bir şey daha bulmamız gerekiyor."
"Ne?"
"Bir hikâye," dedi Altan. "İnandırıcı bir tane."
İki gölgeli iki figür, karın üzerinde kuzeybatıya doğru yürümeye başladı.
Arkalarında bıraktıkları çukurdan, buharın içinden, boynunda kırık bir demir halka olan bir şey onları izledi.
Ve gitmelerine izin verdi.
