19. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
19. BÖLÜM: SAYILAR VE SOKAK
Loncanın kapısı arkasından kapandığında Altan'ın elinde hiçbir şey yoktu.
Ne para, ne yatak, ne ekmek. Yaman'ın gümüşü loncanın kasasına gitmişti; ona değil.
[Bir gözlem paylaşabilir miyim?]
Paylaş.
[Bir adam sizin adınıza para ödedi ve o parayı hiç görmediniz. Bu, borcun en kötü türü.]
Biliyorum.
[Ayrıca aç kaldınız.]
Onu da biliyorum, Alpha.
[Sadece emin olmak istedim. Bazen insanların bariz olanı fark etmediğini görüyorum.]
Altan sokağın ortasında durdu.
Sen benimle dalga mı geçiyorsun?
[Denedim. Nasıldı?]
Fena değil.
[Eksik olan üçte birim sanırım mizah bölümüydü. Kalanla idare ediyorum.]
Kervan hanını bulması iki saat sürdü.
Sancar avludaydı, arabaların birinin tekerleğine bağırıyordu; tekerlek cevap vermiyordu ama adam yine de bağırıyordu.
Altan avlunun kenarında durup bekledi.
Tüccar sonunda onu gördü.
"Sen."
"Ben."
"Kapıdan geçtin. Yolun ayrılacaktı."
"Ayrıldı," dedi Altan. "Sonra geri geldi."
Sancar ellerini beline koydu ve onu tepeden tırnağa süzdü.
"Ne istiyorsun?"
"Yemek. Ve avlunun bir köşesinde uyuyacak yer."
"Karşılığında?"
"Yükünüzü sayarım. Her sabah, her akşam. Hangi çuvalın eksildiğini, hangi arabanın hafiflediğini söylerim." Altan bir an durdu. "Yamaklarınızdan biri sizden çalıyor. Bunu bir haftada bulurum."
Sancar'ın çenesi kasıldı.
"Nereden biliyorsun?"
"Bilmiyorum. Ama on dört arabalık bir kervanda her zaman biri çalar. Yanılıyorsam bir haftanın sonunda size 'kimse çalmıyor' derim ve bu da bir bilgidir."
Adam uzun uzun ona baktı.
"Ahırın arkasında saman var," dedi sonunda. "Ve akşamları tencerenin dibi kalır."
"Yeter."
"Bir hafta."
"Bir hafta zaten benim de elimdeki tek şey."
İlk sabah, Sancar'ın tally tutan yamağı defterini açtığında Altan yanına çöktü.
Çocuk on beş yaşındaydı, kalemi çok sıkı tutuyordu ve dilini dişlerinin arasına sıkıştırarak yazıyordu.
"Ne yapıyorsun?" dedi çocuk.
"İzliyorum."
"İzleme."
"İzleyeceğim."
Çocuk homurdandı ve yazmaya devam etti.
Altan çuvalları saydı. Yirmi iki.
Çocuk deftere bir işaret çizdi.
Alpha. Kaydet. Yirmi iki, şu şekil.
[Kaydettim.]
Sonraki araba. On dokuz. Çocuk başka bir işaret çizdi.
On dokuz, şu şekil.
[Kaydettim.]
Üçüncü. On iki.
[Yüzbaşım, üç örnekte de sağdaki sembol farklı ama soldaki iki ve bir arasında değişiyor. Bu bir onluk sistem olabilir.]
Devam et. Sekiz gün boyunca her sabah ve her akşam sayacağım. Sen eşleştir.
[Bu bir şifre çözme işlemi, farkında mısınız?]
Farkındayım. Elimde bilinen metin var: benim saydığım rakam. Karşımda bilinmeyen yazı var. Aradaki eşleşmeyi bulmak sadece tekrar meselesi.
[Ben buna bir isim vereceğim.]
Verme.
[Verdim bile.]
Üçüncü günün akşamı Altan, defterdeki sayıların onda dokuzunu okuyabiliyordu.
Harfleri hâlâ okuyamıyordu. Ama bir defterin sayı sütununu okuyabilen bir adam, o defterin yarısını okumuş sayılırdı.
Dördüncü günün sabahı Sancar'a gitti.
"Yedinci araba," dedi. "Yün. Kuzeyden çıkarken kırk bir çuvaldı, dün akşam kırktı, bu sabah otuz dokuz."
"Sen bunu nereden—"
"Yamağınız kaydı doğru tutuyor. Ama akşam sayımını yapan o değil, ahırdaki adam. Ve o adam iki gecedir sayımı bitirmeden gidiyor."
Sancar hiçbir şey söylemedi.
O akşam avluda bir bağırış koptu, sonra bir tokat sesi, sonra sessizlik.
Ve o gece Altan'ın tabağında tencerenin dibi değil, etin kendisi vardı.
Sınavın ne olduğunu ona bir çocuk söyledi.
Loncanın arka kapısındaki çöp yığınının başında karşılaştılar. Oğlan Altan'la aynı yaştaydı, ondan bir baş uzundu ve son derece hızlı konuşuyordu.
"Sen o çocuksun," dedi. "Yaman Bey'in odasına giren."
"Sen kimsin?"
"Kuzgun. Haberci." Omuz silkti. "Yani koşucu. Yani ayak işleri."
"Sen loncada mısın?"
"Künyem yok. Künye almak için sınava gireceksin, sınava girmek için ücret ödeyeceksin, ücret ödemek için para kazanacaksın, para kazanmak için de künye lazım." Sırıttı. "Güzel bir çember."
Altan onu beğendi ve bunu belli etmedi.
"Sınav ne?"
Kuzgun'un sırıtışı gitti.
"Bilmiyor musun?"
"Bilseydim sormazdım."
Oğlan etrafına bakındı, sonra çöp yığınının kenarına çöktü.
"Otuz aday giriyor," dedi. "Kum zemine on tane demir künye atıyorlar. Çan çaldığında elinde künye olan on kişi loncaya giriyor. Diğerleri çıkıyor."
"Öldürmek serbest mi?"
"Yasak değil." Kuzgun yüzünü buruşturdu. "Geçen sene dört kişi çıkmadı."
"Süre?"
"Kum saati. Bir tur."
"Künyeler nereye atılıyor?"
"Ortaya. Hepsi bir arada."
Altan uzun bir süre hiçbir şey söylemedi.
Alpha.
[Duydum.]
Otuz adam, on künye, hepsi ortada, tek yığın halinde.
[Bu bir dövüş sınavı değil.]
Hayır. Bu bir kalabalık problemi.
Kuzgun ona baktı. "Ne diyorsun?"
"Hiçbir şey," dedi Altan. "Sınavı kim düzenliyor?"
"Lonca. Ama kuralları Yaman Bey'den önceki başkan koymuş. Otuz yıldır aynı."
"Otuz yıldır aynı," diye tekrarladı Altan.
Kuzgun kaşlarını çattı. "Bu iyi bir şey mi?"
"Bu," dedi Altan, "elimdeki en iyi şey."
Beşinci gecenin sonunda buldular onu.
Sancar'ın avlusundan çıkmış, loncanın arka sokağını üçüncü kez yürüyordu; arenanın kapılarına giden yolu ezberliyordu. Sokağın ağzına geldiğinde iki adam çıktı, arkasında bir tane daha kapandı.
Paralı asker değildiler. Zırhları yoktu, silahları bıçaktı. Ayı postlu adamın adamları değil, ayı postlu adamın parasını alan adamlardı.
"Kolunu kıracağız," dedi öndeki. Sesinde öfke yoktu; iş yapan bir adamın sesiydi. "İkisini de. Sonra gidersin."
Altan geri çekildi.
Alpha. Hesap.
[Üç yetişkin. Kapalı sokak. Kaçış yok. Size dürüst olacağım: bu dövüşü kazanamazsınız.]
Kazanmak istemiyorum. Kaç kolumla çıkabilirim?
[Bir tanesini kurtarabilirsiniz. Hangisi?]
Sağ.
[O halde sola geçin ve sağ kolunuzu gövdenizin arkasında tutun.]
Dövüş kırk saniye sürdü.
Altan ilk adamın dizine bir tekme attı ve tekme tuttu. İkinci adam onu duvara çarptı ve kaburgalarında bir şey çatladı. Üçüncüsü onu yere indirdi.
Sonra çizmeler geldi.
Altan başını kollarının arasına aldı, gövdesini kapadı, sağ kolunu altına aldı ve bekledi. Bağırmadı. Bağırmak sadece daha uzun sürmesini sağlardı.
Sonra durdular.
Aniden, tam ortasında durdular.
Altan yerde kıpırdamadan yattı ve dinledi. Ayak sesleri uzaklaşıyordu; koşarak değil, hızlı adımlarla. Kimse konuşmuyordu.
Bir dövüşü yarıda bırakan üç adam, ya korkar ya da emir alır.
Doğrulup sokağın ağzına baktı.
Kimse yoktu.
Alpha. Az önce ne oldu?
[Bilmiyorum. Ama size şunu söyleyebilirim: son iki gündür, gittiğiniz her yerde aynı adım sesini duydunuz. Yumuşak taban. Hafif. Sizden yaklaşık otuz adım geride.]
Bunu bana neden söylemedin?
[Emin değildim. Şimdi eminim.]
Altan duvara tutunarak ayağa kalktı. Kaburgası her nefeste bıçak gibi batıyordu.
"Çık ortaya," dedi karanlığa.
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra çatının kenarından bir gölge kaydı ve saçağın altına indi.
Kuzgun.
"Sen mi izliyordun?"
"Ben sadece koşuyorum," dedi oğlan. Yüzü kızarmıştı. "Bana koş dediler, ben de koştum."
"Kime koştun?"
Kuzgun cevap vermedi.
Ama cevap vermesine gerek de yoktu.
Altıncı gecenin sonunda avluya geldi.
Altan ahırın arkasındaki samanın üstünde oturuyordu; kaburgasını Elara'nın verdiği bezle sıkıca sarmıştı ve nefes alışverişini yavaşlatmaya çalışıyordu.
Yaman kapının altında durdu. Yanında kimse yoktu.
"Ayağa kalkma," dedi.
Altan zaten kalkmayacaktı.
"Kaburga?"
"İki tane. Kırık değil, çatlak."
"Nereden biliyorsun?"
"Kırık olsaydı nefes alamazdım."
Yaman başını salladı ve avlunun duvarına yaslandı.
"Beni izlettiriyorsunuz," dedi Altan.
"Evet."
"Neden?"
"Çünkü seni bulan ilk adam ödülü alır ve ben ödemediğim bir şeyi kaybetmeyi sevmiyorum." Yaman omuz silkti. "Ve çünkü merak ettim."
"Adamları siz mi çektiniz?"
"Hayır."
Altan başını kaldırdı.
"Ben sadece o üç adamın kimin parasını aldığını öğrendim ve o adama bir mesaj yolladım," dedi Yaman. "Kendileri gitti. Aradaki fark küçük ama önemli."
"Neden yardım ettiniz?"
"Etmedim. Sana kırk saniye dayak yedirdim ve durdurdum." Yaman öne eğildi. "Şimdi bir şey soracağım ve bana yalan söylersen anlarım. Yarın kazanabileceğini düşünüyor musun?"
"Hayır."
Yaman kaşını kaldırdı.
"Otuz adamla dövüşerek kazanamam," dedi Altan. "O arenada bugün ayakta durmakta zorlanıyorum. Yarın ayakta durabilirsem şanslıyım."
"O halde neden geliyorsun?"
Altan bir süre cevap vermedi.
"Bir şey sorabilir miyim?" dedi sonunda.
"Sor."
"Kum saati kaç kez çevriliyor?"
Yaman durakladı.
"Bir kez."
"Ve çan çaldığında elinde künye olan geçiyor."
"Evet."
"Kaç künye var?"
"On."
"Ve otuz aday."
"Evet."
Yaman gözlerini kıstı. "Nereye varıyorsun?"
Altan başını kaldırdı ve ilk kez, o gece, gülümsedi. Kaburgası acıttı ama gülümsedi.
"Hiçbir yere," dedi. "Sadece sayıyorum."
Yaman uzun uzun ona baktı.
Sonra duvardan ayrıldı, kapıya yürüdü ve durdu.
"Otuz dört yıldır bu sınavı izliyorum," dedi arkasını dönmeden. "Ve bu güne kadar kimse bana künyelerin sayısını sormadı."
Gitti.
Alpha.
[Farkındayım.]
Ne fark ettin?
[Adam soruyu cevapladı. Cevaplamak zorunda değildi.]
Evet.
[Yüzbaşım, bu adam sizi bir sınava hazırlıyor ve bunu kendi loncasına karşı yapıyor.]
Ya da beni bir yere doğru itiyor ve nereye ittiğini bilmiyorum.
[İkisi aynı anda doğru olabilir.]
Genelde öyle olur.
Arena kapıları açıldığında Altan içeri en son giren oldu.
Yürüyen bir ceset değildi. Yedi gün boyunca yemişti, uyumuştu, kaburgasını sarmıştı. Yüzü solgundu ve sol tarafına basarken hafifçe topallıyordu, ama başı dikti ve nefesi düzenliydi.
Kumun üzerinde yirmi dokuz adam vardı.
Hepsi ondan uzundu. Hepsi ondan ağırdı. Yarısında zırh vardı, hepsinde silah.
Ayı postlu adam kalabalığın ortasında duruyordu ve Altan'ı gördüğünde yüzündeki ifade değişti; şaşkınlık değildi, rahatsızlıktı.
Tribünler doluydu. Şeref locasında, en öndeki koltukta, Yaman Bey oturuyordu.
Bir görevli arenanın ortasına yürüdü, elindeki deri torbayı ters çevirdi ve on demir künye kumun üzerine döküldü.
Hepsi bir arada. Tek yığın halinde. Tam ortada.
Yirmi dokuz adamın gözü aynı anda o yığına gitti.
Altan onlara bakmadı.
Arenanın kenarındaki kum saatine baktı, sonra çıkış kapısına, sonra kum zeminin üzerindeki gölgeye — güneşin açısına.
Alpha.
[Buradayım.]
Sana bir soru.
[Sorun.]
O yığına aynı anda yirmi dokuz adam koşarsa, ilk beş saniyede kaç kişi yere düşer?
[Ben size bir sayı veremem. Ama bir şey söyleyebilirim: hepsi aynı noktaya, aynı anda, dört bir yandan koşuyor. Bu bir dövüş değil.]
Bu bir çarpışma.
[Evet.]
Çan çaldı.
Ve yirmi dokuz adam koşmaya başladı.
Altan koşmadı.
