28. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

28. BÖLÜM: SİLİNMEYEN İSİMLER

Sefa YÜCEL

Demirhisar'da o sabah Yaman Bey, otuz dört yıldır girmediği bir odaya girdi.
Arşiv, kayıt masasının arkasındaki dar bir merdivenin altındaydı ve içerisi buz gibiydi; kâğıt sıcaktan bozulurdu, o yüzden orayı hiç ısıtmazlardı. Duvarlar boyunca raflar vardı ve raflarda, yıl yıl, cilt cilt, loncanın bütün ölüleri duruyordu.
Çakır arkasından girdi ve elindeki mumu yüksek tuttu.
"Efendim, size hangi yılı—"
"Geçen sonbahar."
Tek gözlü adam merdivenin dibindeki üçüncü rafa uzandı, kalın bir cilt çekti ve masaya bıraktı. Toz kalktı ve mumun ışığında bir süre asılı kaldı.
Yaman ciltleri karıştırmadı. Doğrudan son sayfalara gitti ve parmağını sütunun üzerinde aşağı doğru kaydırdı.
Altı isim.
Hepsinin karşısında aynı görev vardı: doğu hattı, kervan koruma. Hepsinin karşısında aynı tarih vardı. Ve hepsinin karşısında, sağ sütunda, boş bir kutu vardı; o kutuya dönüşte imza atılırdı ve altısında da imza yoktu.
"Bu altı kişiyi kim yolladı?"
Çakır boğazını temizledi. "Ben mühürledim efendim."
"Kâğıt nereden geldi?"
"Panodan."
"Panoya nereden geldi?"
Çakır bir süre cevap vermedi ve bu, Yaman'ın on beş yıldır bildiği bir sessizlikti; bir adam cevabı bilmediği için değil, cevabın kendisini kesecek olmasından korktuğu için susardı.
"Panodaki kâğıtları ben asarım," dedi sonunda. "Ama bana getirileni asarım. O kâğıdı bana kim getirdi, hatırlamıyorum."
"Hatırlamıyorsun."
"Efendim, günde on beş kâğıt geliyor. Tüccardan geliyor, muhafızdan geliyor, kâhyadan geliyor—"
"Çakır." Yaman parmağını sayfada bıraktı ve başını kaldırdı. "Bu altı adam dönmedi. Sen bana bunu üç ay boyunca her hafta söyledin ve ben her seferinde 'doğu zor' dedim ve geçtim. Şimdi otur ve düşün."
Çakır oturmadı ama düşündü. Mum eğildi, bir damla balmumu masaya düştü.
"Torgan getirdi," dedi.
Odadaki hava değişmedi çünkü değişecek bir şey kalmamıştı.
"Emin misin?"
"Hayır. Ama o dönem panoya kâğıt taşıyan iki kişi vardı; biri bendim, biri oydu." Çakır mumu masaya koydu. "Ve o günlerde çok kâğıt taşıyordu efendim. Alışılmadık çoklukta."
Yaman cildi kapattı ve elini üzerinde bıraktı.
"Doğu hattında yılda kaç adam kaybediyoruz?"
"İki. Bazen üç."
"Geçen yıl?"
Çakır cevap vermedi.
"Söyle."
"On bir," dedi Çakır.
Yaman uzun bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra ayağa kalktı ve merdivene yürüdü; iki basamak çıktı ve durdu.
"Dün sabah kaç kişi yolladım?"
"Sekiz."
"Ve içlerinden biri on dört yaşında."
"Evet efendim."
Yaman merdivenin taşına elini koydu ve o el, bir Altın seviye adamın eli olmasına rağmen, hafifçe titriyordu.
"At hazırlat," dedi. "Ve bana Ülker'i çağır."
Doğu yolunda beşinci gün, öğleye doğru, Sırma durdu.
Durması ani değildi; bir izci ani durmazdı, çünkü ani duran adam arkasındakinin üzerine binerdi. Sırma sadece adımlarını kısalttı, sonra iyice kısalttı, sonra sağ elini beline koydu ve avucunu geriye çevirdi. Ekibin tamamı bunun ne demek olduğunu üç gün içinde öğrenmişti.
Durdular.
Yolun önü, yaklaşık iki yüz adım ileride, bir dönemeçle kayboluyordu. Dönemeçten öteye bakmak mümkün değildi; iki yandaki yamaçlar yükselmiş, kayalar yolu bir koridora çevirmişti.
"Ne oldu?" diye fısıldadı Bora.
Sırma cevap vermedi. Bunun yerine eğildi, yoldan bir avuç kar aldı, avucunda sıktı ve bıraktı.
"Bu yolu ben yürüdüm," dedi. "On bir yıl. Kışın da yürüdüm, yazın da."
"Ve?"
"Ve bu dönemecin ardında, o yamacın dibinde bir su gözü vardır. Kervanlar orada durur, at sular." Doğruldu. "O suyun sesi buradan duyulur."
Ekip sustu ve dinledi.
Rüzgâr vardı. Kar tanelerinin kuru sesi vardı. Volkan'ın nefesi vardı.
Su yoktu.
"Donmuştur," dedi Cemre.
"Donmaz," dedi Sırma. "Yerin altından çıkıyor. On bir yılda bir kez donduğunu görmedim."
Altan yolun kenarına çekildi ve çömeldi.
Kar temizdi ve bu onu rahatsız etti. Yolun ortası temiz olabilirdi; rüzgâr izleri örterdi. Ama yolun kenarı, kayanın dibi, rüzgârın ulaşmadığı yerler asla temiz kalmazdı. Orada bir kervanın geçtiğine dair bir şey kalırdı; bir bez parçası, bir nal çivisi, bir hayvan pisliği, bir odun parçası.
Hiçbiri yoktu.
"Sırma," dedi Altan alçak sesle. "Bu yolu temizlemişler."
Kadın başını çevirdi. "Ne?"
"Kayanın dibine bak. Rüzgâr oraya girmiyor ama orası da temiz. Bir yolu kar temizlemez. İnsan temizler."
Sırma çömeldi, baktı ve uzun süre kalkmadı.
Kalktığında yüzü değişmişti.
"Geri dönüyoruz," dedi.
Bora öne çıktı. "Ne?"
"Duydun. Geri dönüyoruz, yamaçtan dolaşıyoruz, o dönemeci uzaktan görüyoruz."
"Yamaç iki gün sürer."
"İki gün sürsün."
"Sırma, biz—"
Ve o anda dönemeçten bir ses geldi.
Bir boru değildi. Bir çan da değildi. Kısa, tok, tahta bir sesti; bir kapının kapanması gibi. Sonra ikincisi geldi. Sonra üçüncüsü.
Ve sonra, yolun arkalarındaki kısmından, aynı ses üç kez daha duyuldu.
Cemre yayını gerdi ve gerdiği anda gerdiğinin işe yaramayacağını anladı.
"Arkamızda," dedi.
Altan geri döndü ve gördü.
Geldikleri yol, iki yüz adım geride, artık yol değildi. Kayaların arasından çıkmış on bir kişi vardı ve yolun genişliğini kapatmışlardı; hepsinde dövme demir göğüslük, hepsinde aynı kayış düzeni, hepsinde aynı kılıç kını.
Ve önlerinde, dönemecin ağzında, aynısından on iki kişi daha.
Alpha.
[Görüyorum.]
Yamaç?
[Sağ yamaç dik ve buzlu; Tekin çıkamaz. Sol yamacın üzerinde iki kişi var, siluetlerini gördünüz.]
Yani yok.
[Yani yok.]
Sırma elini yavaşça yayından çekti ve boşta bıraktı; on bir yılın öğrettiği tek hareketti bu. Bora bunu gördü ve kılıcını çekmedi. Volkan kalkanını indirdi ama bırakmadı.
Kuzgun titriyordu ve titremesini durdurmaya çalıştığı için daha çok titriyordu.
Tekin defterini göğsüne bastırmıştı.
Ve önden gelenler yarıldı.
Aralarından yürüyerek geçen adam zırh giymiyordu.
Üzerinde gümüş rengi, ağır, uzun bir cübbe vardı ve cübbenin omuzlarında ince gümüş işlemeler duruyordu. Elli yaşlarında, temiz tıraşlı, sakin bir adamdı ve yürürken kara basarken ayakları neredeyse iz bırakmıyordu. Yanında iki muhafız yürüyordu ve ikisi de ondan bir adım geride kalmaya özen gösteriyordu; bu, korkudan değil terbiyeden gelen bir mesafeydi.
Adam durdu ve ekibe baktı. Bir bir baktı; Sırma'ya, Bora'ya, Cemre'ye, Volkan'a, Sungur'a, Tekin'e, Kuzgun'a.
Sonra Altan'a baktı ve orada bir an fazla durdu.
"Kimsiniz?" dedi.
Sesi yüksek değildi ve buna rağmen yolun iki ucundan da duyuldu.
Sırma öne çıktı. "Kuzey Rüzgarı Loncası. Demirhisar. Yol raporu için doğuya gidiyoruz; kervan hatlarının durumunu çıkarıyoruz."
"Kimin için?"
"Loncabaşımız için."
"Adı?"
"Yaman."
Adam bunu duyunca hafifçe başını salladı; bir tanıma değildi, bir kayıt tutma hareketiydi.
"Ben Sarkan," dedi. "Gümüş Konsey adına bu hattın işleyicisiyim. Bu yol iki hafta önce kapatıldı."
Sırma'nın çenesi kasıldı. "Kapatıldı mı? Demirhisar'da böyle bir ilan yoktu."
"Hayır, yoktu."
"Kapalı bir yolu ilan etmezseniz insanlar oraya yürür."
"Evet," dedi Sarkan. "Yürürler."
Ve o kadar sakin söyledi ki, cümlenin ne anlama geldiğini herkes aynı anda anladı.
Bora'nın eli kılıcına gitti.
Sarkan elini kaldırmadı. Bir kelime söylemedi. Bir muhafızına işaret bile etmedi.
Sadece nefes verdi.
Ve dünya ağırlaştı.
Altan bunu daha önce bir kez yaşamıştı; Yaman'ın avlusunda, adam avucunda o altın ışığı yaktığında. O zaman iki adım geri gitmiş ve bu kararı bedeni vermişti.
Bu farklıydı.
Bu, gökten inen bir şey değildi. Bu, aşağıdan gelen bir şeydi; toprağın altından yükselip ayaklardan bacaklara, bacaklardan omurgaya çıkan, her eklemi ayrı ayrı bulan bir basınçtı. Havada bir değişiklik yoktu, ışık yoktu, ses yoktu. Sadece herkesin bedeni aynı anda çok daha ağır oldu.
İlk düşen Kuzgun oldu.
Oğlan hiçbir ses çıkarmadı; dizleri katlandı ve iki çuvalın arasına yığıldı. Tekin onun peşinden gitti, kâtip ellerini yere koydu ve o pozisyonda kaldı, ağzından ince bir iplik gibi tükürük sarktı.
Cemre yayını düşürdü. Kadın bunu utanç verici buldu ve eğilip almaya çalıştı ve alamadı.
Volkan en uzun dayanan oldu.
Kel adam kalkanını yere sapladı ve iki eliyle kavradı; gövdesi titriyordu, boynundaki damarlar şişmişti ve dişlerinin arasından bir ses çıkıyordu, bir söz değil, bir hırıltı. Sonra kalkanın kenarı toprağa gömüldü ve Volkan dizlerinin üzerine çöktü. Çökerken bile kalkanı bırakmadı ve bu, Altan'ın o gün gördüğü en onurlu şeydi.
Bora ayakta kaldı.
Ayakta kaldı çünkü Demir'in tavanındaydı ve dokuz yıldır oradaydı. Kılıcını yere sapladı, sapına asıldı, bir adım attı.
Bir adım.
Sonra Sarkan gözlerini ona çevirdi ve Bora yere düştü.
Altan en son diz çöktü.
Bunun bir gurur meselesi olmadığını biliyordu. Diğerlerinden daha güçlü değildi; hepsinin en zayıfıydı. Ama Alpha bütün işlem gücünü tek bir işe vermişti — kalbi çalıştırmaya, ciğerleri açık tutmaya, damarlardaki basıncı ayakta tutmaya — ve bu ona birkaç saniye kazandırdı.
O birkaç saniyeyi kullanmaya çalıştı.
Bir çıkış aradı. Yolun iki ucu kapalıydı, yamaçlar tutulmuştu, arkada kaya vardı. Bir rehin aradı; en yakın muhafız on adım öteydi ve on adım koşamıyordu. Bir yalan aradı; Sarkan'a söyleyebileceği, onu durduracak bir cümle aradı ve bulamadı, çünkü adam hiçbir şey istemiyordu.
Bir insanı durdurmak için ondan bir şey istemesi gerekirdi.
Bu adam hiçbir şey istemiyordu; sadece bir işi vardı ve o işi yapıyordu.
Alpha.
[Buradayım.]
Bir yol bul.
[Yok.]
Ara.
[Aradım. Yüzbaşım, ben size hiç yalan söylemedim ve şimdi de söylemeyeceğim: bu adamın karşısında yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Kaçamazsınız, dövüşemezsiniz, konuşamazsınız. Bugün burada olan şey sizin kontrolünüzde değil.]
Ve Altan'ın dizleri büküldü.
Toprak yakındı; yüzü kara değdi, karın soğuğu yanağını yaktı ve o soğuk, tuhaf bir şekilde, gerçek olan tek şeydi.
Hakkari'de kanla dolmuş bir hendekte yatmıştı ve orada bile bir planı vardı. Aethelgard'ın yetmişinci katında zırhı ölmüştü ve orada bile bir sonraki katı düşünüyordu. Bir ocakta bir devin altında parçalanmıştı ve o parçalanmayı kendisi tasarlamıştı. Kırk iki dakika boyunca bir tahta arabada ölü yatmıştı ve o kırk iki dakikayı kendi hesaplamıştı.
Hayatı boyunca kaybettiği her yerde, kaybetmeyi seçmişti.
Bu ilk defaydı.
Bu, elinde hiçbir şey olmadan, hiçbir şey seçmeden, hiçbir şey yapamadan diz çökmekti. Ve o anda, o çamurun içinde, on dört yaşındaki bir bedende, on beş yıllık bir asker, hayatında ilk kez o soğukluğu hissetti.
Çaresizlik.
Öfke değildi. Korku bile değildi. Sadece dipsiz, boş, kendini bir insanın içinden çekip alan bir soğukluk.
Gözünden bir şey aktı ve bunun kan mı yoksa başka bir şey mi olduğunu ayırt edemedi ve ayırt etmek de istemedi.
Sarkan onların önünde durdu ve baskı bir anda çekildi.
Hepsi aynı anda nefes aldı ve o nefesin sesi yolda korkunç bir şey gibi yankılandı; sekiz insanın aynı anda boğulmaktan çıkması.
Adam eğildi ve Kuzgun'un çenesini iki parmağıyla kaldırdı; oğlanın yüzüne baktı, sonra bıraktı.
"Genç," dedi. "İyi."
Sonra Volkan'a yürüdü ve kalkanına baktı, sonra adamın omuzlarına.
"Sağlam."
Cemre'ye baktı ve ellerine baktı; parmaklarının uçlarındaki nasırlara.
"Okçu. Kazıda işe yaramaz ama taşır."
Bora'ya geldi ve durdu.
"Sen ayakta kaldın."
Bora cevap veremedi.
"Bu iyi bir şey değil," dedi Sarkan. "Ayakta kalan adam bir daha ayakta kalmayı dener. Seni ayrı tutacağım."
Ve sonra Altan'ın önüne geldi.
Eğildi, çömeldi ve çocuğun yüzüne baktı. Uzun uzun baktı.
"Kaç yaşındasın?"
Altan cevap vermedi.
"On üç? On dört?" Sarkan başını yana eğdi. "Bir lonca on dört yaşında bir çocuğu doğu yoluna yollamaz. Yollarsa da en arkada yürütür. Sen en önde yürüyordun."
Altan gözlerini kaçırmadı.
"Ve," dedi Sarkan, "sen en son düştün."
Adamın gözleri Altan'ın yüzünden aşağı indi; boynuna, göğsüne, ellerine.
Ellerinde durdu.
Altan avuçlarını kapatmıştı ama geç kapatmıştı ve bunu ikisi de biliyordu.
Sarkan uzandı, çocuğun sağ bileğini tuttu ve avucunu yavaşça açtı.
Yaraların etrafındaki ince mor damarlar oradaydı.
Uzun bir sessizlik oldu.
"Sen daha önce ocakta çalıştın," dedi Sarkan.
Altan cevap vermedi.
"Hangi ocakta?"
Altan cevap vermedi.
Sarkan bileğini bıraktı ve doğruldu. Cübbesinin eteğini düzeltti ve yanındaki muhafıza döndü.
"Sekizini de al," dedi. "Kâtibi ayır; okuyup yazan adam defterde işe yarar. Ayakta kalanı ayrı bağla."
Muhafız başını eğdi. "Çocuk?"
Sarkan bir an daha Altan'a baktı.
"Çocuğu bana getirin," dedi. "Kazıya inmesin."
Demirhisar'da, aynı öğle vaktinde, Ülker arşiv odasının kapısında duruyordu ve içeri girmiyordu.
"Beni çağırmışsın."
Yaman masadan başını kaldırdı. Önünde açık bir cilt vardı ve elinde bir kalem tutuyordu ama hiçbir şey yazmamıştı.
"O çocuğu iyileştirirken bir şey gördün," dedi. "Bana 'tuhaf' dedin ve ben üstüne gitmedim."
Şifacı kapının pervazına yaslandı ve kollarını kavuşturdu. "Ve şimdi gidiyorsun."
"Şimdi gidiyorum."
"Neden?"
"Çünkü onu doğuya yolladım," dedi Yaman. "Ve bu sabah anladım ki doğu yolunu üç aydır birileri temizliyor."
Ülker uzun bir süre hiçbir şey söylemedi.
"Ne gördün, Ülker?"
Kadın içeri girdi, kapıyı arkasından kapadı ve masanın karşısına oturdu. Yüzündeki bezi çözmedi.
"Bir insanın manası nehir gibi akar," dedi. "Yatağı vardır, taşar, çekilir, mevsime göre değişir. Ben otuz bir yıldır bu nehirleri okuyorum."
"Ve o çocuğunki?"
"Onunki nehir değildi."
"Neydi?"
Ülker ellerini masaya koydu ve bir süre kendi parmaklarına baktı.
"Bir sulama kanalıydı," dedi. "Biri onu kazmış. Yönünü biri vermiş. Nereye ne kadar gideceğine biri karar veriyor ve o biri o çocuk değil."
Yaman elindeki kalemi bıraktı.
"Ne demek istiyorsun?"
"Şunu demek istiyorum," dedi Ülker. "O çocuğun içinde ondan başka bir şey var. Ve ben otuz bir yılda böyle bir şeyi ne gördüm ne duydum."
Odadaki soğuk kâğıtların arasında bir süre asılı kaldı.
"Konsey bunu bilse ne yapar?" diye sordu Yaman.
Ülker başını kaldırdı ve bezinin üstündeki gözleri ilk kez ürperdi.
"Konsey bunu bilse," dedi, "o çocuğu bir daha kimse göremez.”