5. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

5. BÖLÜM: MEZARDAN ÇIKIŞ PLANI

Sefa YÜCEL

Karanlık hücrenin içi, su damlalarının rutubetli taşlara çarparken çıkardığı ritmik sesler dışında tamamen sessizdi.
Altan'ın zihninin içi ise bir harekât merkezinin gürültüsüne sahipti.
Oturduğu taş zeminde bağdaş kurmuş hâlde, gözleri kapalı duruyordu. Nefes alışverişleri o kadar yavaş ve derindi ki, dışarıdan bakan biri onun çoktan öldüğünü sanabilirdi.
[Hücresel yenilenme: %82. Akciğer dokusu stabil.]
[Uyarı: absorbsiyon hızı düşüyor. Ciğerlerinizdeki partikül rezervi tükendi. Kalan onarım artık sadece havadan gelenle sürecek.]
Ne kadar yavaş?
[Bu hücredeki toz yoğunluğu ocaktakinin onda biri. Bu hızla kalan %18 için yaklaşık on bir gün gerekir. Ocakta olsaydınız bir buçuk gün.]
Yani depo boşaldı.
[Yani depo boşaldı. Aylardır biriktirdiğiniz her şeyi bir gecede harcadınız, Yüzbaşım. Hayatta kalmak buna değerdi. Ama artık sıfırdan başlıyoruz.]
Altan bunu bir kayıp olarak değil, bir mühimmat raporu olarak kaydetti. Elindeki tek yakıt bitmişti; yenisini üretmesi gerekiyordu ve üretim tesisi de tam olarak onu öldürmeye çalışan yerin ta kendisiydi.
Kabul edildi. Yarından itibaren nefes alarak dolduracağız.
Gözlerini yavaşça araladı.
Hücrenin diğer köşesinde, ihtiyar duvara sinmiş onu izliyordu.
Altan'ın retinasında Alpha'nın soluk yeşil arayüzü belirdi; kendi nabzı, kendi vücut ısısı, kendi denge verileri. Sadece kendi bedeni. Alpha'nın bu dünyada gördüğü tek şey Altan'dı ve Altan'ın gördüğü her şeydi.
İhtiyarı okumak için makineye ihtiyacı yoktu.
Nefes ritmi normalin iki katıydı ve sığdı. Yutkunma sıklığı artmıştı. Sesi çıkmadan önce boğazından hafif bir tıkırtı geliyordu — ağzı kurumuştu. Ve bu buz gibi hücrede, adamın üzerinden ekşi bir ter kokusu geliyordu; soğukta terleyen bir insan korkuyordu.
Panik değil. Dehşet de değil. Kaçamayacağını bilen bir adamın kontrollü korkusu.
"Benden korkmana gerek yok," dedi Altan. Sesi artık çatallı bir fısıltı değildi; dondurucu bir sakinlikte ve pürüzsüzdü. "Sana zarar vermek isteseydim bunu o kavgadan önce yapardım. Kimseye ihtiyacım olmayacak kadar güçlü olsaydım, zaten burada olmazdım."
İhtiyar yutkundu. "Sen insan değilsin. O kel adamın vuruşları bir ayıyı bile öldürürdü. O taşlar... O mor ışık... Kuzey'in kadim ruhlarından mısın sen? Yoksa lanetli bir büyücü mü?"
"Ben sadece hayatta kalması gereken biriyim."
Geçmişini anlatarak zaman kaybedemezdi. Sorgulamanın ilk kuralı buydu: karşı tarafın merakını cevaplamazsın, yönlendirirsin.
"Şimdi sen cevap ver. Ne zamandır bu çukurdasın?"
İhtiyar bir an tereddüt etti, sonra başını önüne eğdi. "Güneşi görmeyeli beş kış oldu. Belki altı. Burada zaman sadece kırbaç sesiyle ölçülür."
Beş yıl, diye düşündü Altan. Beş yıl bu çukurda kalıp aklını yitirmemiş. Bu adamda bir yerde bir dayanak var. Neye tutunduğunu bulursam, onu tutmuş olurum.
"Vardiya düzeni nasıl işliyor?"
"Çan günde dört kez çalar. Biz her çanda değişiriz. Gardiyanlar bizim iki vardiyamızda bir değişir; yani günde iki kez." İhtiyar omuz silkti. "Demirpençe gündüz bloğunda olur. Gece bloğunda ise kimse gardiyanı umursamaz, çünkü gece bu ocağın efendisi Boğa'dır. Gardiyanlar ona karışmaz, o da kotayı tutturur. Anlaşmaları böyle."
Altan gözlerini kapattı.
On altı gün. On altı gün boyunca çan seslerini saymış, nabzını ölçmüş, kazma vuruşlarını hesaplamış ve dört vardiyalık düzeni kendi çıkarmıştı. İhtiyar aynı bilgiyi iki cümlede vermişti.
Ders dört: İstihbaratın en pahalısı, sormadan topladığındır.
[Ancak ölçümünüz doğruydu. Sapma yüzde üçün altında.]
Doğru olması ucuz olduğu anlamına gelmiyor.
"Peki ya çıkış?" diye sordu Altan, bakışlarını tavana dikerek. "Yukarı giden yol nasıl işliyor?"
İhtiyar acı, umutsuz bir kahkaha attı. Yılların getirdiği çaresizliğin ta kendisiydi bu kahkaha.
"Çıkış mı? Çocuk, aklından kaçmayı geçiriyorsan o umudu şu çamura göm. Burası bir hapishane değil. Burası dünyanın dibindeki bir mezar."
Altan sessiz kaldı ve bekledi. Bir insanı konuşturmanın en iyi yolu, ona itiraz etmemekti.
"Yerin yüzlerce metre altındayız," diye devam etti yaşlı adam. "Yukarı giden hiçbir tünel, hiçbir merdiven yok. Tek bir yol var: devasa bir rün asansörü. Kalın demir zincirlerle yukarıya bağlı. Ve o asansör sadece Vardiya Amiri'nin elindeki tılsımla çalışır."
"Vardiya Amiri?"
"Yukarıdaki garnizondan iner. Üzerinde gümüş işlemeli kalın bir zırh vardır. Büyü kalkanı takar. Bizim gibilerle muhatap olmaz, sadece kotaları kontrol eder, defteri imzalar ve gider." İhtiyar sesini duvarların kulağı varmış gibi alçalttı. "Diyelim ki tılsımı çaldın ve asansörü çalıştırdın. Yukarı vardığında seni ne bekliyor, biliyor musun? Kuzey Krallığı'nın seçkin garnizonu. Yüz asker. Surlara yerleştirilmiş büyü tatar yayları. Ve kapıdan çıkabilsen bile, iliklerini donduran, içinde devasa şeylerin gezdiği Kuzey'in Sonsuz Buzulları."
Altan başını yavaşça çevirdi ve ilk kez sesini biraz sertleştirdi.
"Sen yukarı hiç çıkmadın."
İhtiyar durakladı. "Ne?"
"Beş kıştır bu çukurdasın. Güneşi görmedin. Asansöre binmedin." Altan'ın sesi sakin, neredeyse nazikti; ve tam da bu yüzden ürkütücüydü. "Ama bana garnizonun asker sayısını, surdaki silahların cinsini ve Vardiya Amiri'nin zırhının işlemesini söyledin. Bugün ilk kez indiğimiz bir taş yüzünü de tanıyordun. Sen bu ocağın kölesi değilsin ihtiyar. Sen bu ocağı biliyorsun."
Sessizlik uzadı. Su damlaları taşa vurdu.
İhtiyar sonunda gözlerini kaçırdı. "Yaşlanınca insan çok şey duyar demiştim sana."
"Evet. Aynı cümleyi ikinci kez kullanıyorsun." Altan yeniden duvara yaslandı. "Sorun değil. Şu an bana yalan söylemene ihtiyacım var; doğruyu söyleseydin belki bu gece ikimizden biri ölürdü. Ama şunu bil: ben yalanı unutmam, sadece sıraya koyarım."
İhtiyarın elleri titriyordu.
Zihnindeki o listede ihtiyarla ilgili kaçıncı satır olduğunu Altan artık saymıyordu. Liste tek başına bir dosya olmuştu.
"Bir soru daha," dedi Altan. "Yukarı giden asansörden sadece taş mı çıkıyor? Buradaki köleler hastalandığında, işe yaramaz hâle geldiğinde ne oluyor?"
"Tedavi yok. Yemek israfı yapılmaz. Ölenleri veya bir daha kazma tutamayacak kadar sakatlananları tahta arabalara yüklerler, asansörle yukarı çıkarırlar."
"Ve sonra?"
İhtiyar tiksintiyle yüzünü buruşturdu. "Krallığın topraklarına gömecek değiller ya. Garnizonun arkasında, surların dışında devasa bir Leş Çukuru var. Madende ölenleri doğrudan oraya fırlatırlar. Kuzey kurtları, leş yiyen gulyabaniler ve soğuk gerisini halleder. Ertesi güne kemik bile kalmaz."
Yaşlı adam başını iki yana salladı.
"Dedim ya sana çocuk. Buradan çıkmanın tek yolu tahta bir sandıkta taş olmak. Ya da çürümeye yüz tutmuş bir ceset olmak."
Hücreye derin bir sessizlik çöktü.
İhtiyar, Altan'ın bu gerçekle yüzleşip yıkılmasını, ağlamasını, kaderine boyun eğmesini bekliyordu.
Altan ise gözlerini kapatmış, hesap yapıyordu.
Alpha. Yukarı çıkmanın kaç yolu var?
[Sizin anlattığınız verilere göre iki. Birincisi: rün asansörü, tılsım gerektirir, ardından yüz kişilik garnizon. Silahsız ve bu bedenle başarı ihtimali binde birin altında.]
[İkincisi: ceset arabası. Ekipman gerektirmez. Silah gerektirmez. Sizi düşman kendi eliyle yukarı taşır.]
Ve ikincisinin ardından ne var?
[Ardından bir sorun var, Yüzbaşım. Sizi surların dışına atacaklar.]
Devam et.
[Leş Çukuru'na indiğiniz anda envanteriniz şu olacak: üzerinizde bir paçavra, ayakkabı yok, silah yok, yiyecek yok, su yok. On dört yaşında, yetersiz beslenmiş, yeni onarılmış bir beden. Ortam: bilinmeyen bir donma noktası, sürü hâlinde avlanan yırtıcılar, ve o çukurda ne olduğunu bilmediğimiz "gulyabani" adı verilen ikinci bir tür.]
[Hesabım şudur: asansörden çıkmayı denerseniz garnizonda ölürsünüz. Çukura inerseniz üç saat içinde donarak veya parçalanarak ölürsünüz. İkinci yol daha uzun bir ölümdür, hepsi bu.]
Altan yavaşça gülümsedi. Karanlıkta, kendi kendine.
İyi. Demek ki soruyu yanlış soruyorduk.
Çukur çıkış değil, Alpha. Çukur, başlangıç çizgisi.
[Açın.]
Bir kaçış planı düşman hattını geçmekle bitmez. Hattı geçtiğin an asıl görev başlar. Ben o çukura kaçmak için inmeyeceğim; oraya bir üs kurmak için ineceğim.
Bir düşün: kimse oraya bakmaz. Kimse oraya girmez. Krallığın en çok korktuğu ve en az izlediği yer orası. Her gün, hiçbir soru sorulmadan, oraya taze malzeme atılıyor.
[...Ceset.]
Ceset. Ve ceset demek giysi demek. Ayakkabı demek. Kemik demek — kemik bileylenir. Ve bazıları hâlâ mor damarlıdır, yani yürüyen mana demek.
Ayrıca kurtlar demek. Kurt et demektir, post demektir, sıcaklık demektir.
Krallık on yıllardır o çukura kendi eliyle bir depo doldurmuş. Sadece kimse gidip almaya cesaret edememiş.
Alpha birkaç saniye sessiz kaldı.
[Düzeltme yapıyorum. Hayatta kalma ihtimaliniz binde birden yüzde dörde yükseldi.]
Yüzde dört mü?
[Yırtıcılar, Yüzbaşım. Onlar için hâlâ on dört yaşında bir çocuksunuz.]
O zaman ilk işimiz o dördü büyütmek olacak.
Altan gözlerini açtı ve ihtiyara baktı.
"Öyleyse ölmemiz gerekecek," dedi.
İhtiyar dehşetle geri çekildi. "Ne saçmalıyorsun sen? Yeni kurtuldun! Aklını mı kaçırdın?"
"Ölmek zorunda değilim. Ölü görünmek zorundayım. Ve bunun için iki şey lazım."
Altan parmaklarını dizinin üzerinde birleştirdi.
"Birincisi tanık. Bir köle hücrede sessizce ölürse, nöbetçi kapıyı açar, boynuna elini koyar, sonra defterine yazar. Kontrol eder. Ama bir köle yüz kişinin gözü önünde, herkesin bildiği bir canavarın altında parçalanırsa kimse nabzına bakmaz. Çünkü herkes zaten görmüştür. Tanıklık, doğrulamanın yerine geçer."
"Yani..." İhtiyarın yüzü bembeyaz oldu. "Yani sen..."
"İkincisi katil." Altan'ın sesinde ne öfke ne korku vardı. "Boğa beni bir daha dövecek. Buna engel olmaya çalışmayacağım. Aksine, onu ben davet edeceğim."
"Sen delirmişsin! O adam seni öldürür!"
"Evet," dedi Altan sakince. "Ölmemek benim işim, onun değil."
İhtiyar konuşamadı.
Altan bir süre karanlığa baktı. Ne planladığını gerçekten anlıyordu ve bunun ağırlığını hissetmiyor değildi. Kendini bilerek bir adamın ellerine teslim edecekti. Kaburgaları yeniden kırılacaktı. Kanı yeniden akacaktı. Ve bu kez, ilk seferki gibi bir kazadan sağ kurtulmayacaktı; bu kez kendi tasarladığı bir cinayete girecekti.
Alpha. Bu bedenin böyle bir dayağı bir kez daha kaldırması için ne gerekir?
[Depo. Ciğerlerinizde bugünkünün en az üç katı partikül olmalı. Onarım gücü ne kadar yüksekse, o kadar geç ölürsünüz — ve ben sizi geri getirmek için o kadar çok şeye sahip olurum.]
[Ayrıca sizi öldüreceği anı ben seçmeliyim. Rastgele bir dayakta hangi organın gideceğini kestiremem. Kontrollü bir kırılmaya ihtiyacımız var.]
Yani onu kışkırtacağım ama nasıl vuracağını da ben belirleyeceğim.
[Evet. Ve bunun için ondan çok daha iyi bir şeye sahip olmalısınız.]
Neye?
[Sabra.]
Altan sırtını duvara yasladı.
Faz sıfır: nefes. Ocağın en havasız, en tozlu kör noktalarını bulmak ve orada nefes almak. Alpha'nın hava akımı modeli için altı gün. Deponun dolması için, tahminen, otuz gün.
Faz bir: sakat rolü. Zayıf görünmek. Kimsenin merak etmeyeceği kadar sıradan, kimsenin öldürmeye değer bulmayacağı kadar önemsiz olmak.
Faz iki: Boğa. Zamanı ve yeri kendi seçtiği bir gösteri. Herkesin önünde.
Faz üç: tahta araba. Asansör. Sur.
Faz dört: çukur.
Ve çukurdan sonrası, bu dünyanın henüz hiç görmediği bir şey olacaktı.
"Bu operasyonun bir adı olmalı," diye mırıldandı Altan kendi kendine.
[Askerî geleneğe göre adı komutan koyar, Yüzbaşım.]
Altan gözlerini kapattı. Kırık kaburgalarının altında, aylardır ilk kez, ölmek dışında bir amacı olan bir kalp atıyordu.
"Mezar Kazıcı," dedi.
[Kayda geçti.]
Vardiya çanı çalana kadar oturduğu yerden kımıldamadı.
Bu hücrede toz azdı ama sıfır değildi. Her nefeste, ciğerlerinin derinliğine görünmeyen birkaç zerre daha iniyordu. Ne bir hortum, ne bir ışık, ne bir mucize; sadece bir çocuğun karanlıkta yavaşça nefes alması.
Sabah kapı açıldığında, o kapıyı açan adam bir ceset bulacaktı.
Sonra o ceset öksürecekti.
Ve Kuzey Krallığı, dünyanın dibindeki mezarına neyi gömdüğünü otuz gün boyunca hiç bilmeyecekti.