17. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
17. BÖLÜM: DEMİRHİSAR
Şehri görmeden önce ışığını gördü.
On yedi gün boyunca Altan geceleri sadece iki şey gördü: kar ve karanlık. On yedinci gecenin sonunda, tepeyi aştığında, ufkun üzerinde bir kubbe vardı — bulutların altına vuran, hafif morumsu, sabit bir aydınlık.
Bir şehir değildi o ışık. Bir şehrin yaktığı şeydi.
[Yüzbaşım. Şu an bulunduğumuz mesafeden bir yerleşimin gökyüzünü aydınlatabilmesi için yakılan enerji miktarı... Turgut'un anlattığı hiçbir kasabaya uymuyor.]
Burası kasaba değil.
Sabah, tepeden aşağı indiğinde gördü.
Demirhisar, dağın eteğine oturmuş değildi; dağı yemişti. Siyah taştan surlar bir vadinin iki yamacını birbirine bağlıyor, otuz metre yükseklikteki duvarların üzerinde kuleler sıra sıra diziliyordu. Surların ardında bacalar, çatılar, kubbeler ve en arkada — hepsinden yüksek, hepsinden ince — gümüş renkli bir kule vardı.
Kuzey Krallığı'nın başkenti.
Kral Buzbeyi'nin oturduğu şehir. Gümüş Konsey'in ham manayı işlediği şehir. Ocaklardan çıkan her taşın, Altan'ın otuz iki gün boyunca kayadan söktüğü her parçanın sonunda geldiği yer.
Altan uzun uzun o gümüş kuleye baktı.
Alpha. Bir şey söyleyeceğim ve kaydetmeni istiyorum.
[Dinliyorum.]
Kazdığım taşlar buraya geldi. Ciğerlerimi çürüten toz buradaki lambaları yaktı. Boğa'nın kotası, Demirpençe'nin defteri, o çukurdaki insanlar — hepsi bu kulenin rakamlarını tutturmak içindi.
[Kaydettim.]
Borçlar listesine ikinci maddeyi yaz.
[Adı?]
Kule.
Kapının önündeki kuyruk yarım kilometre uzunluğundaydı.
Altan iki saat boyunca kuyruğa girmedi. Bir duvarın dibine çöktü, kukuletasını indirdi ve izledi.
[Rapor?]
Ben rapor vereceğim, sen düzelt.
Bir: kapıda üç ayrı sıra var. Kervanlar sağdan, yayalar ortadan, atlılar soldan. Kervan sırası en hızlı akıyor.
[Doğru.]
İki: yayalardan geçiş parası alınıyor. Ödeyemeyen geri çevriliyor. Şu ana kadar dokuz kişi geri çevrildi.
[On bir. İkisini görmediniz.]
Üç: kervanlardan para alınmıyor, mal sayılıyor. Ve sayım uzun sürüyor. Nöbetçiler her çuvalı tek tek indirtip sayıyor.
[Doğru. Ortalama kervan başına kırk yedi dakika.]
Dört: kervan sahipleri bundan nefret ediyor. Şu ana kadar üç tanesi nöbetçiyle tartıştı.
[Doğru.]
Altan ayağa kalktı.
Ve beş: kervanla giren adamdan kimlik sorulmuyor. Kervanın mührü soruluyor.
Kuyruğun sonundaki kervan on dört arabaydı ve sahibi öfkeliydi.
Altan ona yaklaştığında adam bir yamağa bağırıyordu.
"Elli iki mi elli dört mü? Karar ver! Kapıda bir tane eksik çıkarsa vergi kaçırdım diye malın yarısına el koyarlar!"
Altan tam arkasında durdu.
"Elli üç," dedi.
Adam döndü. Kırk yaşlarında, geniş omuzlu, sakalı iki renk bir tüccardı. Yanındaki sıska çocuğa baktı ve yüzünü buruşturdu.
"Ne?"
"Elli üç çuval. Yirmi ikisi tahıl, on dokuzu yün, on ikisi tuz. Üç arabada beşer, sekiz arabada dörder, kalan üçünde ikişer. Tuz çuvalları en arkadaki iki arabada, çünkü diğerlerinden küçükler ve ağırlar."
Tüccar ağzını açtı ve kapadı.
"Sen bunları ne zaman saydın?"
"Siz tartışırken."
Adam yamağına baktı. Yamak eliyle çabucak saydı, dudakları kımıldadı, sonra başını kaldırdı.
"Elli üç," dedi. Sesi biraz korkmuştu.
Tüccar uzun uzun Altan'a baktı.
"Ne istiyorsun?"
"İçeri girmek."
"Paran yok mu?"
"Hiç yok."
Adam güldü, sonra gülmeyi bıraktı.
"Kervanıma kaçak bindirsem, yakalandığımda mührümü alırlar."
"Kaçak bindirmeyeceksiniz. Beni yamak olarak yazacaksınız." Altan sesini alçalttı. "Ve karşılığında ben kapıda sizin adınıza sayacağım. Nöbetçi sayarken ben de sayacağım. Rakam tutmazsa, daha o adam ağzını açmadan hangi arabada, hangi çuvalın eksik olduğunu size söyleyeceğim."
"Neden bunu isteyeyim?"
"Çünkü kırk yedi dakika sürüyor," dedi Altan. "Ve sizden önce üç kervan sahibi bu yüzden nöbetçiyle tartıştı. Tartışan adam iki kat aranır."
Tüccar bir süre hiçbir şey söylemedi.
"Adın ne?"
"Altan."
"Yaşın kaç?"
"Yeterince."
Adam homurdandı.
"Kaç yaşında olduğunu bilmiyorsun, öyle mi? Tamam. Yamak defterine 'Altan' yazacağım, arabanın arkasında yürüyeceksin, kapıdan geçince yolun ayrılır. Anlaştık mı?"
"Anlaştık."
Kapıdan geçmeleri on dokuz dakika sürdü.
Nöbetçi ellinci çuvalda şaşırdı, elli birinci çuvalda geri saydı, elli üçüncüde başını kaldırıp tüccara baktı.
"Tuttu."
"Tutar," dedi tüccar.
Ve Altan, Kuzey Krallığı'nın başkentine, adı bir defterde "yamak" olarak yazılı halde girdi.
Şehir bir duvarın ardından değil, bir duvarın içinden başlıyordu.
Sesler önce geldi: çekiç, tekerlek, bağırtı, hayvan, su. Sonra koku: demir cürufu, is, kavrulmuş et, at, insan, ve altta duran, hepsini birden taşıyan başka bir şey.
Altan ilk sokakta durdu.
Ciğerlerinin derinliğinde çok tanıdık bir sıcaklık kımıldadı.
[Yüzbaşım.]
Hissediyorum.
[Havada mana var. Yoğunluk madenle karşılaştırılamaz — çok daha düşük. Ama sıfır değil.]
Nasıl?
[Bakın.]
Altan başını kaldırdı.
Sokak boyunca, duvarlara sabitlenmiş demir kafeslerin içinde, avuç içi büyüklüğünde taşlar duruyordu. Soluk mor bir ışık veriyorlardı. Ölmüyorlar, sönmüyorlar, yanmıyorlardı; sadece duruyorlardı.
Ve şehrin doğu yakasında, bacalardan çıkan duman gri değildi. Morumsuydu.
[İşleme fırınları. Ham taş burada arıtılıyor. Ve her arıtma işleminde bir miktar toz atmosfere karışıyor.]
[Bu şehrin havası, madenin havasının yüzde biri kadar zengin.]
Yani doldurabilirim.
[Yavaş. Çok yavaş. Ama evet.]
Altan bir süre kıpırdamadı.
Sonra yavaşça, derin bir nefes aldı.
[Bir uyarı, Yüzbaşım. Bu şehir aynı zamanda o kulenin şehri. Eğer bu dünyada mana bir insanın içinde birikebiliyorsa, bunu ilk fark edecek insanlar orada oturuyor.]
Biliyorum.
[Ve siz bir kez daha parlarsanız—]
Biliyorum, Alpha.
Bir şehri anlamanın en hızlı yolu, oradan kovulmaktı.
Altan bunu öğleden akşama kadar altı kez yaptı.
Demirci ustası ona bakmadan konuştu: "Burası yetimhane değil velet. Git fırının önünde dilen."
Terzi kapıya bile almadı.
Handa, tezgâhtaki adam parayı görmeden oda göstermedi.
Bir yazıcının önünde durup levhaya baktı; harfleri tanımıyordu. Yazıcı elini salladı.
Bir seyisin yanında çalışmayı teklif etti; adam ellerine baktı.
Altan o an geri çekildi ve bir sokak arasına girdi.
Alpha. Ellerim.
[Görüyorum. Avuç içlerinizdeki damarlar hâlâ orada. Şehrin ışığında madendekinden daha net.]
Altan bir çöp yığınından bulduğu bez parçasını yırttı ve iki avucunu da sardı; yaralı bir yamak gibi, dikkat çekmeyecek şekilde.
[Sosyal analiz vermemi ister misiniz?]
Ver ama sayı verme. Uydurma bir yüzde istemiyorum.
[Sayı vermeyeceğim. Gözleminiz şu: bu şehirde bir yetişkin, karşısındaki kişiyi konuşmadan önce üç şeyle ölçüyor. Boy, kıyafet ve silah. Üçünde de en alttasınız.]
"Biliyorum," dedi Altan sesli olarak.
Duvara yaslandı ve kalabalığı izledi.
Benim dünyamda bir general sivil kıyafetle sokakta hiç kimseydi. Üniformasını giydiğinde aynı adam bir orduydu.
Değişen adam değildi. Değişen, insanların ona bakma iznini nereden aldığıydı.
Bana bir üniforma lazım.
Kalabalık ikiye ayrıldığında ne olduğunu anlamadı.
İnsanlar tezgâhların arasına çekildi, bir kadın çocuğunu kolundan yakaladı, bir arabacı öküzünü kenara sürdü.
Sokağın ortasından üç adam yürüyordu.
Zırhları yıpranmıştı ama kaliteliydi. Bellerinde uzun kılıçlar vardı. Yüzleri yara izliydi. Ama insanların onlara yol vermesinin sebebi bu değildi.
Göğüslerinde demirden birer rozet vardı: çapraz iki kılıç, altında bir kurukafa.
Ve az önce Altan'ı kapıdan kovan demirci ustası, dükkânının önüne çıkmış, o adamlara başıyla selam veriyordu.
Alpha. Ne gördün?
[Bir işaret. Ve size bir şey söylemeliyim: bu sembolü daha önce gördünüz. Turgut'un haritasının sol kenarındaki notlarda, üç şehrin adının yanında aynı çapraz kılıç çizilmişti. O zaman üzerinde durmamıştınız.]
Ne yazıyordu yanında?
[Yazıyı okuyamıyorsunuz, ben de okuyamam. Sadece sembolü eşleştirebilirim.]
Altan adamların arkasından yürüdü.
Devlet askeri değiller; zırhları tek tip değil. Ama şehirde silah taşıyorlar ve muhafızlar bakmıyor bile. Yani izinleri var.
İzinli, üniformalı, devlet dışı silahlı adamlar.
Bu dünyada da paralı asker var.
Dudağının kenarı kalktı.
İşte üniforma bu.
Meydandaki bina diğerlerinden kaba, geniş ve karanlıktı. Kapının üzerinde devasa bir ahşap levha asılıydı ve üzerindeki sembol aynıydı: çapraz kılıç, kurukafa.
İçeriden kahkaha, kırılan cam ve bağırtı sesleri geliyordu.
Altan kapının önünde durdu.
Alpha. Bana bir dakika ver.
[Verdim.]
İçeri girmeden önce, kapının yanındaki duvarda asılı büyük tahta panoyu inceledi. Üzerine onlarca kâğıt çivilenmişti. Okuyamıyordu.
Ama okumasına gerek yoktu.
Kâğıtların bir kısmı yıpranmıştı, kenarları kıvrılmıştı, üzerlerinde yağmur lekeleri vardı. Bir kısmı ise yeniydi.
Alpha. Eski kâğıtları say.
[On yedi. Panonun sağ tarafında toplanmışlar.]
Ve hepsinin köşesinde aynı işaret var.
[Evet. Küçük, üç köşeli bir damga. Sadece o on yedisinde.]
Yani bir grup görev var ve kimse almıyor. Aylardır asılı duruyorlar.
Altan panoya biraz daha yaklaştı ve o üç köşeli damgaya baktı.
Bir dağ işaretiydi. İçinde bir çizgi.
Alpha. Bu işaret sana bir şey hatırlatıyor mu?
[Evet. Turgut'un haritasında doğu bölgesindeki ocakların yanında aynı damga vardı.]
Altan gözlerini kapattı.
Ocak görevleri.
Bir aydır kimse doğuya gitmiyor. Çünkü doğuda isyan çıktı ve kimse orada ne olduğunu bilmiyor.
Gözlerini açtı ve kapıyı itti.
İçerisi tütün, ter ve ucuz bira kokuyordu.
Yüzlerce silahlı adam masalarda oturuyor, kol güreşi yapıyor, bağırıyordu. Altan girdiğinde kimse fark etmedi. On dört yaşındaki bir çocuk, bu odada bir sinek kadar yer kaplıyordu.
Doğrudan kayıt masasına yürüdü.
Masada, yüzünün yarısı yanık izli, tek gözü kör, iri yarı bir adam oturuyordu. Önündeki deftere bir şeyler yazıyor, bir yandan da bıçağıyla dişini karıştırıyordu.
Altan masanın önünde durdu. Boyu masanın üst hizasına ancak yetişiyordu.
"Kayıt olmak istiyorum."
Adam duraksadı. Bıçağını ağzından çıkardı, tek gözüyle aşağı baktı ve kahkahayı patlattı.
"HEY!" diye bağırdı salona. "Biriniz süt kuzusunu burada mı unuttu?"
Yakındaki masalar döndü. Kahkaha dalga dalga yayıldı.
"Burası yetimhane değil velet!"
"Dikkat et de o zırhın içinde boğulma!"
Altan'ın yüzü kımıldamadı.
Kayıt memuru gözünden gelen yaşı sildi. "Hadi çocuk, ikile. Sana verecek künyem yok. Kayıt parası bile ödeyemezsin."
"Ödeyemem," dedi Altan.
"İşte."
"Ama sana bir şey vereceğim."
Adam kaşını kaldırdı. "Neymiş?"
Altan başını çevirdi ve kapının yanındaki panoyu işaret etti.
"Sağ taraftaki on yedi kâğıt," dedi. "Köşelerinde dağ damgası olanlar. Kaç aydır orada duruyorlar?"
Kayıt memurunun gülümsemesi yavaşladı.
"Sana ne?"
"Kimse almıyor," dedi Altan. "Çünkü doğu yolunda ne olduğunu bilen yok. Ocakta isyan çıktı, garnizon kapandı, kervanlar dönmüyor. Ve loncanın en çok para ödeyen müşterisi Konsey. Konsey de doğuya adam gönderemeyen bir loncaya para ödemez."
Salonun o köşesindeki gürültü kesildi.
Kayıt memuru bıçağını masaya bıraktı.
"Sen bunu nereden biliyorsun?"
Altan ona baktı.
"Çünkü ben doğudan geldim," dedi. "Yürüyerek."
Uzun bir sessizlik oldu.
"Yalan söylüyorsun."
"Ocağın garnizonunun kuzey duvarında bir leş oluğu var," dedi Altan. Sesi hiç yükselmedi. "Ana kapıyı açmadan ceset atıyorlar. Menteşeleri dışarı, aşağı doğru açılıyor. Bunu bilen kaç adamınız var?"
Kayıt memuru cevap vermedi.
Arkadaki masalardan biri gıcırdadı; birisi ayağa kalkmıştı.
Adam bıçağını aldı, defterini kapattı ve ilk kez, Altan'a bir çocuğa bakar gibi bakmadı.
"Otur," dedi.
"Kayıt mı olacağım?"
"Hayır." Adam ayağa kalktı ve yüzü ilk kez tamamen görünür oldu; yanık, sağ kulağının olduğu yere kadar iniyordu. "Sen benim kararımı aşarsın. Yukarıya soracağım."
Bir yamağa döndü.
"Loncabaşına haber ver. Ve şunu bir yere kapat, kimse görmesin."
Sonra tekrar Altan'a baktı.
"Bu odadaki adamların yarısı doğu görevlerinden kaçtı," dedi alçak sesle. "Sen içeri girip iki dakikada, onların bir aydır konuşmadığı şeyi söyledin. Bu ya seni çok değerli yapar—"
Bıçağın ucuyla Altan'ın göğsünü hafifçe dürttü.
"—ya da çok ölü.”
