11. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
11. BÖLÜM: KARLARA DÜŞEN GÖLGE
İnsan iradesinin bir sınırı vardır.
Eski dünyasında, Bordo Bereli eğitimlerinde bu sınıra "duvar" derlerdi. Askerler ona çarpar, ya dökülür ya da zihinleriyle parçalayıp yürümeye devam ederlerdi.
Ama o duvar zihinseldi.
Altan'ın şu an çarptığı duvarın zihinle hiçbir ilgisi yoktu. On dört yaşında, aylarca aç bırakılmış, madende ezilmiş, kırk iki dakika boyunca ölü kalmış ve iki litre kan kaybetmiş bir beden, artık bir irade meselesi değildi. Bir hesap meselesiydi ve hesap tutmuyordu.
[Kas dokusunda ciddi yıkım. Vücudunuz enerji için kendi kaslarını sindiriyor. Motor fonksiyonlar tahminen otuz dakika içinde duracak.]
Kabul edildi.
[Yüzbaşım, elinizde çözüm var. Göğsünüzdeki taş. Bir saatlik yürüyüş enerjisi verir.]
Hayır.
[Sebep?]
Sebep, hücrede olanlar.
Alpha bir an sustu.
Dördüncü gecede, o karanlık hücrede, Altan'ın göğsünden derisinin altından mor bir ışık sızmıştı. Damarları boynuna kadar şimşek gibi parlamıştı. İhtiyar duvara yapışıp titremişti.
Bir maden hücresinde bunu tek bir tanık görmüştü.
Bir köy kapısında elli kişi görürdü.
Bu dünyada bilmediğim tek bir kural bile varken kimsenin önünde parlamayacağım. Taş cepte kalacak.
[Anlaşıldı. O halde yürüyüşü biyolojiyle tamamlayacağız.]
[Bu, tamamlanamayacağı anlamına geliyor.]
Biliyorum.
Kar yeniden başlamıştı.
Sabah gördükleri o açık gökyüzü, iki kızıl güneş ve karın üzerindeki iki gölge — hepsi öğleye kalmadan kapanmıştı. Kuzey'in havası affetmeyi bilmiyordu; sadece erteliyordu.
İhtiyar dördüncü saatte tökezledi, altıncı saatte durdu ve yedincide bir daha kalkamadı. Altan onu sırtına aldı. Yaşlı adamın kırık kolu göğsüne bağlıydı, çenesi şişmişti ve bilinci gidip geliyordu.
Ağırlığı fazla değildi. Bir yetişkin insanın olması gereken ağırlığın yarısıydı. Ve yine de Altan'ın omurgasını her adımda biraz daha çökertiyordu.
Yürürken düşündü. Yürümekten başka yapabileceği şey buydu.
Alpha. Üç sorunumuz var.
[Dinliyorum.]
Birincisi eller.
Sağ avucunu açtı. Otuz iki günlük yaraların etrafında ince, morumsu damarlar vardı. İhtiyarın ilk günlerde ona gösterdiği işaret.
Bu Kuzey'de bir dövme gibi. Bir madenciyi bir çiftçiden ayıran tek şey bu. Bunu gören herkes bizim nereden geldiğimizi bilir.
[Doğru. Ancak eldiven yok ve kar var. İlk bakışta fark edilmez.]
İlk bakışta. İkinci bakışta ölürüz.
İkincisi hançer.
Belindeki obsidyen kabzaya dokundu. Amir'in töreni bu bıçakla yapıyordu. Kaç kişi görmüştü bilinmezdi ama bir tanesi bile görse yeterdi: bir maden kölesinin belinde bir Vardiya Amiri'nin ritüel hançeri.
Üçüncüsü taş.
Kırk kat yoğunlukta bir mana parçası. Kuzey Krallığı'nda mana bir madde değildi; para, silah, ilaç ve tahttı. Bir yabancının üzerinde bulunması hırsızlık değil, ihanet sayılabilirdi.
[Öneriniz?]
Gömeceğim. İkisini de.
[Ve geri almayı nasıl planlıyorsunuz?]
Altan başını kaldırdı. Kar arasından, ileride, çam ağaçlarının bittiği noktada bir şey vardı; kalın kütüklerden yapılmış bir hat, bir palisad ve arkasında birden fazla baca dumanı.
Sayarak, dedi.
[Bir sorun daha var, Yüzbaşım. Dördüncüsü ve en büyüğü.]
Söyle.
[Hikâye. Dün gece bunu kendiniz söylediniz. Kapıya vardığınızda size kim olduğunuzu soracaklar ve verdiğiniz cevap iki hayatı belirleyecek.]
Altan yürümeye devam etti.
Yalan söylemeyi biliyordu. Onbeş yıl boyunca sınır köylerine sivil kılığında girmiş, kimliğini gizlemiş, sorgulanmış ve sorgudan çıkmıştı. Kuralları ezbere biliyordu: yalanı doğruya yakın tut, isim verme, tarih verme, ayrıntıya girme, karşı tarafın senin için bir hikâye uydurmasına izin ver.
Ama o kurallar, dilini bildiği, coğrafyasını bildiği, kimin kimden korktuğunu bildiği bir dünyaya aitti.
Burada hiçbirini bilmiyordu.
Bir yalan ancak dünyayı tanıyorsan işe yarardı. Tanımıyorsan, söylediğin her cümle bir kapı açardı ve o kapının arkasında ne olduğunu bilemezdin.
Alpha, en iyi hikâyeyi buldum.
[Nedir?]
Yok.
[Anlamadım.]
Konuşmayacağız. İhtiyarın çenesi kırık, zaten konuşamaz. Ben de konuşmayacağım. Susan bir çocuk için insanlar kendi hikâyelerini uydurur ve kendi uydurdukları hikâyeye herkesten çok inanırlar.
Doğrulanamayan yalan iyidir. Söylenmeyen yalan daha iyidir.
Alpha birkaç adım boyunca cevap vermedi.
[Bu, sizi kurtarmalarını umuyor olmanız anlamına geliyor.]
Evet.
[Ya bizi Krallığa teslim ederlerse? Kaçak köle başına ödül olabilir. Bilmiyoruz.]
Bilmiyoruz. Altan sırtındaki yükü bir kez daha yukarı çekti. Ama donarak ölmenin ihtimali bilinmiyor değil. Yüzde yüz.
Bilinmeyen bir riski, bilinen bir ölüme her zaman tercih ederim.
Ağaçlar bitti.
Ve orada duruyordu: haritada yeri olmayan, buzulun kıyısına tutunmuş, kütükten palisadlarla çevrili küçük bir köy. Sekiz baca. Bir gözetleme kulesi. Kapalı ahşap bir kapı ve kapının önünde, rüzgârdan korunmak için gerilmiş bir sundurmanın altında yanan tek bir meşale.
Turuncu bir nokta.
Altan görüş alanının daralmakta olduğunu fark etti. Kenarlar kararıyordu; kar beyazdı ama beyazın etrafı siyahlaşıyordu.
Yüz metre.
Durdu.
İhtiyarı dikkatlice karların üzerine, bir ağacın dibine indirdi. Sonra dizlerinin üzerine çöktü.
Titreyen elleriyle belindeki obsidyen hançeri çıkardı. Göğsünden mana taşını çekti. İkisini de yan yana koydu.
Sonra sağ eliyle karı kazmaya başladı.
Kar sertti ve elleri artık ona itaat etmiyordu. Parmakları bükülmüyordu; avucunu bir kürek gibi kullandı. Yirmi santim. Otuz.
Hançeri ve taşı çukura koydu, üzerini kapattı, sonra karı avuçlarıyla düzledi.
Alpha. Kaydet.
[Kaydediyorum.]
Kapıdan geriye doğru yüz on dört adım. Sağda ikiz gövdeli çam; iki metre yükseklikte ayrılıyor. Ağacın kuzey kökünden dört ayak batıya. Karla örtülü ama ilkbaharda kar erirse—
[İlkbaharda burada kar erimeyebilir, Yüzbaşım.]
O zaman ikiz çamı hatırla.
[Hatırlıyorum.]
Altan doğruldu. İhtiyarı tekrar sırtına aldı.
Ve son yüz metreyi yürüdü.
Doksan.
Elli.
Yirmi.
Meşalenin sıcaklığını yüzünde hissedecek kadar yaklaştığında bacaklarındaki bağlar koptu.
Kelimenin tam anlamıyla koptu; bir emir gelmedi, bir uyarı gelmedi, sadece dizler bir daha açılmadı.
Altan son bir şey yaptı. Düşerken gövdesini çevirdi ve ihtiyarı karların üzerine, kendi üzerine düşmeyecek şekilde bıraktı.
Sonra yüzü karlara gömüldü.
"Hey! Kapıda birileri var!"
Boğuk bir ses, rüzgârın uğultusunu deldi. Ardından karların üzerinde koşan ağır çizmeler.
"Yabani olabilir! Silahını çek!" diye bağırdı ikinci, daha yaşlı bir ses.
Altan hareket edemiyordu. Göz kapaklarını açamıyordu. Ama duyuyordu — kırk iki dakika boyunca öğrendiği gibi, duymak pasifti.
Bir meşalenin sıcaklığı yüzüne yaklaştı.
"Yabani değil bunlar Borus," dedi genç ses. Nefes nefeseydi. "Bak... Bunlar insan."
"Çevir şunu."
Kalın deri eldivenli eller Altan'ı omuzlarından tutup sırtüstü çevirdi. Meşale ışığı kapalı göz kapaklarının ardından bile kırmızıydı.
Uzun bir sessizlik oldu.
"Yüce tanrılar," dedi genç adam. Sesi değişmişti. "Borus, bu bir çocuk."
"Kaç yaşında?"
"Bilmem ki. On üç? On dört? Ama ağırlığı... Borus, bu çocuğun ağırlığı yok. Kaldırdığımda hiçbir şey kaldırmış gibi oldum."
Yaşlı adamın çizmeleri kara bastı. Yaklaştı. Bir hışırtı; birileri Altan'ın üzerindeki kat kat sarılmış kumaşları aralıyordu.
Ve sonra yaşlı ses durdu.
Çok uzun bir süre hiçbir şey söylemedi.
"Borus?"
"Bu kumaşlara bak," dedi Borus sonunda. Sesi alçalmıştı. "Beş kat. Hepsi ayrı ayrı adamdan. Şuradaki dikişi görüyor musun? Bu, ocak kumaşı. Şu da öyle."
"Ne demek istiyorsun?"
"Şunu demek istiyorum ki bu çocuk beş ayrı ölünün üzerinden giyinmiş." Bir sessizlik daha. "Ve akıllıca giyinmiş. Katmanlı. Bunu bilerek yapmış."
Genç adam ihtiyarın yanına gitti. Karda bir hışırtı, sonra bir soluk sesi.
"Bu yaşlı. Yaşıyor ama zor. Kolu kırık, düzgün bağlanmış. Çenesi de kırık." Bir duraklama. "Borus, bu adamın elleri..."
"Gördüm."
"Mor. Boynuna kadar çıkmamış ama—"
"Gördüm dedim." Borus'un sesi sertleşti. "Ve bir daha yüksek sesle söylemeyeceksin."
Rüzgâr uğuldadı.
"Onlar madenden mi geldi?"
"Buzulun bu tarafında maden yok," dedi Borus. "Ve buzulun öbür tarafından da kimse yürüyerek gelmez."
"O zaman bunlar nereden—"
"Bilmiyorum." Yaşlı adamın çizmeleri kara sürtündü; birisi çömeliyordu. "Ve bilmek de istemiyorum. Şu an bildiğim tek şey, kapımın önünde ölmek üzere olan iki insan var. Yarın ne olduklarını konuşuruz."
"Ya Krallık—"
"Krallık bu köye yılda iki kez gelir, vergi almaya. Bu ayazda kimse gelmez." Borus doğruldu ve sesini yükseltti. "Kapıyı çal! Elara'yı uyandır, sıcak su ve sargı hazırlasın! Ocağı büyütsün!"
"Çocuğu ben alıyorum," dedi genç adam.
"Yavaş kaldır. Kaburgaları kırık olabilir."
Altan, güçlü kolların onu karların içinden havaya kaldırdığını hissetti.
Bedenini saran dondurucu soğuk, yavaş yavaş yerini kalın yünün ve terleyen bir adamın göğsünün sıcaklığına bıraktı. Otuz iki gün, kırk iki dakika ve yarım bir gün sonra, ilk kez, başka bir insanın sıcaklığını hissediyordu.
Ağır demir sürgüler çekildi. Ahşap kapılar gıcırdayarak açıldı. Köpekler havlamaya başladı.
"Kim bunlar?"
"Nereden çıkıp geldiler bu fırtınada?"
"Şu çocuğa bakın..."
Sesler uzaklaşıyor, birbirine karışıyor, anlamını yitiriyordu.
Altan'ın bilinci sönmeden önce iki şey yaptı.
Birincisi: köyün dilini dinledi. Kelimeler madendekiyle aynıydı ama sesler farklıydı; ünlüler daha uzun, sonlar yutuluyordu. Bir lehçe.
Alpha. Kaydet. Farklı konuşuyorlar.
[Kaydettim.]
İkincisi: sayı.
Yüz on dört adım. İkiz çam.
[Hatırlıyorum, Yüzbaşım. Ben unutmam.]
[Şimdi bırakın.]
Bir şey daha.
[Söyleyin.]
Ben uyurken bir şey olursa — beni uyandır. Nasıl olursa olsun.
[Nasıl?]
Bilmiyorum. Kalbimi durdur, kaburgamı kır, ne gerekiyorsa. Ama beni bu köyde uyurken öldürmelerine izin verme.
Alpha bir an sustu.
[Anlaşıldı. Nöbeti devralıyorum.]
Ve Altan, bu yeni ve acımasız evrende ilk kez — kimseyi öldürmeden, kimseden kaçmadan, hiçbir sayıyı saymadan — bilincini karanlığa bıraktı.
Kapının yüz on dört adım gerisinde, karların altında, siyah bir hançer ve mor bir taş sabırla bekliyordu.
