16. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

16. BÖLÜM: İKİ YOL

Sefa YÜCEL

Kar erimedi ama karakteri değişti.
Kuzey'de kışın bittiği, havanın ısınmasından değil, rüzgârın yönünden anlaşılırdı. Batıdan esmeye başladığında insanlar ambarlarını açar, çatılardaki buzu kırar ve bir sonraki kışa kadar yaşayacaklarına inanmaya başlarlardı.
Altan bu haftaları köyün dışındaki çam ormanında geçirdi.
Her sabah, herkes uyanmadan önce oraya gidiyordu.
İlk hafta yüz adım yürüyebiliyordu. İkinci hafta beş yüz. Üçüncü hafta koşmayı denedi ve otuz adım sonra bir ağacın dibine kustu.
[Rapor vereyim mi?]
Ver.
[Kas kütlenizin yaklaşık yarısını geri kazandınız. Kan hacminiz normale döndü. Akciğerleriniz temizleniyor — tozun bir kısmı hâlâ orada ve orada kalacak. Kemik yoğunluğunuz yaşınıza göre düşük, açlıktan; bu bir yılda düzelir.]
Sonuç?
[Sonuç şu, Yüzbaşım: şu an sağlıklı bir on dört yaşındaki çocuk kadar güçlüsünüz.]
Altan uzun bir süre cevap vermedi.
Bu bir ay öncesine göre mucize.
[Evet.]
Ve karşıma çıkacak herhangi bir yetişkine göre hiçbir şey.
[Evet.]
Ellerini dizlerine koyup nefesini düzeltti.
Bunu daha önce de yaşamıştı; madende, tozla, Alpha'nın yönlendirdiği enerjiyle. O zaman bedenini bir fırında dövmüşlerdi. Şimdi elinde ne toz vardı ne taş; taşı krallığa vermişti ve köyün havasında bir zerre bile mana yoktu.
Bu sefer hile yoktu.
Bu sefer sadece yemek, uyku, tekrar ve zaman vardı — insanların binlerce yıldır kullandığı, herkesin bildiği ve neredeyse hiç kimsenin sabredemediği yöntem.
İyi, diye düşündü ipe asılırken. Hile bir gün elinden alınır. Bu alınmaz.
Turgut'un evine döndüğünde masaya oturdu ve doğrudan konuya girdi.
"Gidiyorum."
Elara elindeki bezi bıraktı. Turgut asasını dizlerinin üzerine koydu. İhtiyar, ocağın yanındaki taburede, hiç kıpırdamadı.
"Ne zaman?" dedi Elara.
"Yarın sabah."
"Neden?"
Altan cevap vermeden önce bir süre onlara baktı. Bu insanlara doğruyu söylemek zorundaydı, çünkü doğruyu bilmezlerse yanlış şeyi savunurlardı.
"Barlas'a ne dedin, hatırlıyor musun?" dedi Elara'ya.
Kadının yüzü sertleşti. "Kardeşimin oğlu dedim."
"Barlas bir tahsildar. Bir tahsildarın işi almak. O yalanı sorgulamadı çünkü sorgulamak işine gelmedi." Altan öne eğildi. "Vorn bir general. Bir generalin işi doğrulamak. Buraya geldiğinde ilk soracağı soru taş değil, insan olacak: bu köyde kaç hane var, kaç kişi, hangi çocuk kimin."
Turgut'un yüzündeki renk çekildi.
"Ve bu köyde," diye devam etti Altan, "avuçlarında ocak damarı olan, ailesi olmayan, geçmişi olmayan ve altı ay önce burada olmayan bir çocuk var."
Kimse konuşmadı.
"Beni saklayamazsınız. Bir generalden bir çocuk saklamak, bir generalden bir ordu saklamaktan zordur; çünkü çocuğu köydeki herkes görür ve köydeki herkes yalan söylemek zorunda kalır. Yirmi beş hane, yüz kişi. Bir tanesi çatlar."
"Biz çatlamayız," dedi Turgut sertçe.
"Çatlarsınız," dedi Altan. "Ve çatlamanız gerekir. Bir çocuk için yüz kişiyi asmam ben."
Elara kapının yanındaki duvara yaslandı, elini ağzına götürdü ve bir şey söylemedi.
"Ayrıca," dedi Altan, sesi biraz alçaldı, "size borcum var ve borcumu ödemenin tek yolu buradan gitmek."
Turgut ertesi sabah ahşap sandığın dibinden deriye sarılı bir rulo çıkardı.
"Bunu al."
Altan ruloyu açtı.
Büyük bir haritaydı. Köy haritası gibi ilkel değildi; şehirler, ticaret yolları, nehirler ve krallık sınırları özenle çizilmişti. Kenarlarında notlar vardı — hangi yolun kışın kapandığı, hangi geçitte kaç gün beklendiği, hangi handa fiyatların iki katı olduğu.
"Gençliğimde kervanlara kılavuzluk ederdim," dedi Turgut. "Otuz yıl önce. Yollar değişmiştir ama dağlar değişmez."
[Yüzbaşım, bu harita kullanılabilir. Kervan haritaları mesafeyi değil, süreyi gösterir. Yani ölçek yanlış olabilir ama yürüme süreleri doğrudur.]
Daha da iyi.
"Bunun karşılığında ne istersin?" dedi Altan.
Turgut ona baktı. "Ne?"
"Bir şey istemeyen insan bende bir borç bırakır ve ben borçla yaşayamam. Söyle."
Yaşlı adam uzun süre düşündü.
"Bir gün geri gel," dedi. "Ve geldiğinde bu köy hâlâ ayakta olsun."
"Bu benim istediğim bir şey, senin değil."
"O halde şanslıyım," dedi Turgut. "İkimiz de aynı şeyi istiyoruz."
Elara bir bohça getirdi: kurutulmuş et, sert ekmek, tuz, bir matara, iki kat yün, bir sargı bezi ve küçük bir kutu içinde kokulu bir merhem.
"Yara açılırsa," dedi. "Ve açılacak."
Altan bohçayı aldı.
Bu köy ona veremeyeceği kadar çok şey veriyordu ve ikisi de bunu biliyordu.
İhtiyar yerinden kalkmadı.
Altan bohçayı sırtına astı, kapıya yürüdü ve durdu.
"Toplan," dedi arkasını dönmeden. "Yolumuz uzun."
Sessizlik.
Döndü.
Yaşlı adam ocağın yanındaki taburede oturuyordu. Çenesindeki bağ birkaç gün önce alınmıştı. Kolundaki tahta çubuklar hâlâ duruyordu ama artık kolunu kullanabiliyordu.
Ve başını iki yana salladı.
Altan bir adım geri geldi.
"Ne demek hayır?"
İhtiyar ağzını açtı.
Ve konuştu.
İlk kelimeler bir insanın çıkardığı seslere benzemiyordu; kaynamış çene, aylarca kullanılmamış boğaz, kırık dişler. Her hece acıtıyordu ve adam bunu gizlemiyordu.
"Ben... senin gittiğin yere... gelemem."
Odadaki üç kişi de dondu. Elara elini kalbine götürdü.
Altan hiç kıpırdamadı.
"Neden?"
"Çünkü sen fırtınasın." Yaşlı adam bir nefes aldı; nefes almak da acı veriyordu. "Bir ocakta bir hiyerarşiyi yıktın. Bir krallığın en korkulan çukurundan yürüyerek çıktın. Bir köyü tek bir taşla kurtardın ve aynı taşla bir generali buraya çağırdın." Gözlerini kaldırdı. "Gittiğin her yer değişecek. Bazıları iyi yönde. Bazıları değil."
"Ve sen değişmek istemiyorsun."
"Ben eskiden değişmiştim," dedi ihtiyar. "Bir kez yeter."
Altan taburenin karşısına, yere çömeldi.
Böylece gözleri aynı hizaya geldi.
"Bir şey soracağım," dedi. "Bir kez soracağım ve cevap vermezsen bir daha sormayacağım."
İhtiyar bekledi.
"Sen kimsin?"
Yaşlı adam uzun bir süre ateşe baktı.
Sonra ayağa kalktı.
Ve ayağa kalkarken bir şey oldu. Omuzları geriye gitti. Çenesi kalktı. Sağ eli, kırık kolun içindeki tahta çubuklara rağmen, gövdesinin yanında belli bir açıda durdu — bir kılıç kabzasının olması gereken yerde.
Beş kış boyunca bir çukurda kazma sallamış bir adam öyle durmazdı.
"O madende bana bir isim gerekmedi," dedi. "Orada kimsenin ismi yoktu. İsim, seni arayacak birileri olduğu anlamına gelir."
Bir adım attı.
"Ama sen bana bir görev verdin. Ve bir görev alan adam, adını hatırlamak zorundadır."
Altan doğruldu.
"Batıya gidiyorum," dedi ihtiyar. "Dağların ötesine. Orada, o çukura düşmeden önce bıraktığım bir şey var. Bir kan bağı. Ve onun hâlâ nefes alıp almadığını öğrenmem gerekiyor."
"Adın."
Yaşlı adam ona baktı.
"Tuğrul," dedi.
Ve sonra, ilk kelimenin ağırlığını taşıyamayacağını bilen bir adamın dikkatiyle ekledi:
"Beni sorarsan, Tuğrul Bey diye soracaksın."
Odada kimse nefes almadı.
Turgut'un elinden asası kaydı ve duvara çarptı. Yaşlı muhtar bunu fark etmedi bile; gözleri açılmış, kırk yıldır köyünde yaşadığı hiçbir şeye benzemeyen bir şeye bakıyordu.
"Bey mi?" diye fısıldadı. "Sen... Sen batıdan bir bey misin?"
Tuğrul cevap vermedi.
Altan uzun uzun ona baktı.
Sonra konuştu ve sesi ne şaşkın ne minnettardı; sadece dikkatliydi.
"Bu isim bir şeyi açıklıyor," dedi. "Yazı bilmeni açıklıyor. Bir odadan çıkmadan on dört atlıyı ve dört arbaleti saymanı açıklıyor. Kotayı, defteri, hiyerarşiyi anlamanı açıklıyor. Bir subay gibi düşünmeni açıklıyor."
Bir adım yaklaştı.
"Ama açıklamadığı dört şey var."
Tuğrul kıpırdamadı.
"Bir: yukarı hiç çıkmadığını söyledin, ama bana garnizonun asker sayısını, surdaki silahların cinsini ve Vardiya Amiri'nin zırhını anlattın."
"İki: o gün ilk indiğimiz taş yüzünü tanıyordun."
"Üç: kırk iki dakikayı sana kimse söylemedi. Sen kırk ikide durdun."
"Dört." Altan durdu. "O çukura bir kez atıldığını ve bir kez çıktığını yazdın. Bana o çukurdan hiç kimsenin sağ dönmediğini söyleyen adam da sendin."
Uzun bir sessizlik oldu.
Ocaktaki odun çatırdadı.
Tuğrul sonunda başını salladı.
"Dördünden birine cevap veririm," dedi. "Hangisini istersin?"
Altan tereddüt etmedi.
"Kırk iki."
Yaşlı adamın yüzünde bir şey kımıldadı; gülümseme değildi, ona yakın bir şeydi.
"O gün seni yere serdiklerinde," dedi, "senin nefes almadığını gördüm. Bir adamın nefes almadığını görürsen sayarsın. Sayarsın çünkü bir insanın nefessiz kalabileceği bir süre vardır ve o süre dolduğunda ağlamaya başlarsın."
Bir nefes aldı.
"Ben kırk ikide durmadım Altan. Ben kırk ikide ağlamaya hazırlanıyordum."
Altan cevap veremedi.
"Kırk iki bir hesap değildi," dedi Tuğrul. "Bir umuttu. Ve tuttu."
Alpha.
[Kaydediyorum, Yüzbaşım.]
Doğru mu söylüyor?
[Bu kez duraklaması dört yüz milisaniyenin altındaydı.]
Yani?
[Yani ya doğru söylüyor, ya da bu yalanı yıllardır hazırlıyor.]
Kapının önünde durdular.
Altan elini deri bohçaya attı, içinden kurutulmuş etin yarısını çıkardı ve Tuğrul'un sağlam eline sıkıştırdı.
"Bende para yok," dedi. "Olsaydı verirdim."
"Biliyorum," dedi Tuğrul. "Sende hiçbir şey yok. Ve bu köyü yine de kurtardın."
"Batıya kadar yolun uzun."
"Bir zamanlar daha uzununu yürüdüm."
İki adam birbirine baktı.
Aralarında bir efendi-köle ilişkisi hiç olmamıştı. Bir baba-oğul ilişkisi de olmamıştı. Aralarında olan şeyin adı yoktu; sadece iki insanın aynı çukurun dibinde, aynı karanlıkta, aynı sayıyı saymış olmasıydı.
Tuğrul elini Altan'ın omzuna koydu. Bıçağın girdiği omza.
"Sen bir gün batıya geleceksin," dedi. "Bunu biliyorum çünkü senin gibiler durmaz."
"Geldiğimde kapını çalacağım."
"Çalma," dedi Tuğrul. "Kapıyı kırarak gir. O zaman seni tanırım."
Ve döndü, kuzeybatıya, batan güneşin olmadığı ama dağların olduğu tarafa doğru yürümeye başladı.
Altan onun arkasından, karda kaybolana kadar baktı.
"Nereye gidiyoruz, Alpha?"
[Haritayı işledim. Kuzey Krallığı'nın bu bölgedeki en büyük ticaret şehri Demirhisar. Turgut'un notlarına göre kervanla dokuz gün, yaya on beş ila on sekiz gün.]
Kilometre?
[Söylemem. Bu harita mesafe değil süre gösteriyor ve size uydurma bir sayı vermeyeceğim.]
Altan hafifçe gülümsedi.
Doğru cevap.
Sırtındaki bohçayı düzeltti. Tuniğinin içinde, kaburgalarının üzerinde, siyah obsidyen hançer duruyordu — köyden çıkarken Borus'un ona geri verdiği tek şey.
Kabzasına dokundu.
Bir gün, bir garnizonun avlusunda, bunu belinden çıkarıp bir adamın önüne bırakacaktı. Ama o gün bugün değildi.
Bugün önce bu dünyanın nasıl çalıştığını öğrenmesi gerekiyordu. Parasının nasıl sayıldığını. Yazısının nasıl okunduğunu. Kimin kimden korktuğunu. Mananın kimin elinde toplandığını. Ve bir yabancının hangi kapıdan girip hangi kapıdan çıktığını.
Arkasında, iki kilometre kuzeyde, bir çukur duruyordu ve o çukurun ağzına yakında krallığın kazmaları inecekti.
İçinde, boyunlarında kopmuş zincirler taşıyan insanlar vardı.
Altan yürümeye başladı.
Alpha. Bir kayıt aç.
[Adı?]
Borçlar.
[Açıldı. İlk madde?]
Altan karların üzerinde ilerlerken arkasına bakmadı.
Kota, dedi.