25. bölüm · Kan ve Krallıklar 2
25. BÖLÜM: RİTİM
Vadinin ağzına döndüğünde üçü onu bekliyordu.
"Konuş," dedi Bora.
"Kırk adım aralıkla dizilmiş nöbetçiler var. En az altı tane; daha fazla olabilir, sisin ötesini göremedim."
Cemre yayını indirdi. "Altı nöbetçi. Bu normal."
"Üzerlerinde dövme demir göğüslük var," dedi Altan. "Aynı zırh, aynı kayış, aynı kılıç kını. Üçünde de."
Sessizlik oldu.
Volkan kalkanını yere dayadı. "Haydut tek tip zırh giymez."
"Ve haydut dışarı bakmaz," dedi Altan. "Üçü de vadinin içine değil, dışına bakıyordu. Bir kamp içeriyi korur. Bunlar dışarıyı bekliyor."
Bora hiçbir şey söylemedi.
"Bir şey daha var," dedi Altan. "Vadinin dibinde kazma sesi geliyor."
Cemre başını kaldırdı. "Ne?"
"Kazma. Otuzdan fazla. Kırka yakın."
"Kırk kişi mi kazıyor?"
"Evet."
Cemre bir kahkaha attı ama bu kez gerçek değildi.
"Sis içinde yüz adım yürüdün ve bize bir madenci ordusu buldun."
"Ben bir şey bulmadım," dedi Altan. "Duyduğumu söylüyorum."
"Duydun. Sis içinde. Sesin nereden geldiğini bile bilemeyeceğin bir yerde."
"Sis sesi büyütür ama yönünü çok değiştirmez. Kazma taşa vurur; taşa vuran ses tek yönden gelir."
Cemre, Bora'ya döndü. "Bu bir çocuk. Ve bize gördüğünü değil, korktuğunu anlatıyor."
Altan itiraz etmedi.
Çünkü kadın haksız değildi; bir kez korkmuş bir adam her sesi tehdit duyardı ve o bunu biliyordu.
Ama korkmuyordu.
Bora uzun bir süre sise baktı.
"Tüccar ne dedi?" diye sordu sonunda.
"Kervanı haydutlar bastı," dedi Cemre. "On iki araba, dört ölü. Mal mağarada."
"Ve yolda ne gördük?"
Cemre cevap vermedi.
"Dolu araba izi," dedi Volkan. "Vadiden dışarı çıkan."
Bora başını salladı. "Yani tüccar ya bilmiyor ya yalan söylüyor. İkisi de bizim sorunumuz değil; bizim sorunumuz mal."
"Mal orada değil," dedi Altan.
"Nereden biliyorsun?"
"Bilmiyorum. Ama kırk kişi kazarken kimse çalıntı yün çuvalı bekletmez. Buraya bir şey için gelinmiş ve o şey kervan değil."
Cemre elini havaya kaldırdı. "Bora, ben bu işi bırakıyorum. On bir yıldır bu işi yapıyorum ve bir çocuğun 'sanırım kırk kişi var' demesiyle geri dönmem. Ama tek tip zırh gördüyse başka. Zırh varsa askerdir, asker varsa krallıktır ve krallığın adamını öldüren adamın adı şehir defterine yazılır."
"Bunu ben de biliyorum," dedi Bora.
"O halde dönüyoruz."
"Hayır."
Cemre durdu.
"Ne?"
"Görüyoruz, sonra dönüyoruz." Bora kılıcını sırtından indirdi. "Tüccar bize dört ceset ve on iki araba için para verdi. Ben eli boş dönersem ücret alamam. Ama gidip ne olduğunu görürsem, o bilgiyi tüccara satarım. Belki daha pahalıya."
Volkan homurdandı. "Bu iyi bir plan."
"Bu bir plan değil," dedi Altan. "Bu bir bahane."
Üçü de ona döndü.
Bora'nın yüzü değişmedi.
"Belki," dedi. "Ama emri ben veriyorum. Sen bize yol açacaksın, biz bakacağız, sonra çıkacağız. Bir saat."
Altan bir an bekledi.
Sonra kukuletasını çekti.
"Anlaşıldı."
Alpha.
[Ona itiraz etmediniz.]
Dün ona ne dedim? Bir şey gördüğümde söylerim, dinlemezse ısrar etmem.
[Ve şimdi?]
Şimdi söyledim, dinlemedi, ısrar etmiyorum.
[Peki geri çekilecek misiniz?]
Hayır.
[Bu kendi kuralınıza aykırı.]
Biliyorum. Üçünü ölüme yolladım ve arkalarından bakmayacağım.
İçeri girdiklerinde sis daha da kalınlaşmıştı.
Altan önden gitti. Yamacın dibini takip etti ve otuz adım sonra elini kaldırdı.
Üçü durdu.
Önlerinde, sisin içinde, düzenli bir ses vardı.
Tak.
Beş nefes.
Tak.
"Ne bu?" diye fısıldadı Volkan.
"Mızrak," dedi Altan. "Ucunu taşa vuruyor."
"Neden?"
"Çünkü sis içinde birbirlerini göremiyorlar." Altan sesini iyice alçalttı. "Kırk adım aralıkla dizilmişler ve birbirlerine sesle haber veriyorlar. Sağdaki vurur, soldaki duyar. Vurmayan adam ölmüş demektir."
Bora'nın nefesi kesildi.
"Yani birini indirirsek—"
"Yandaki beş nefes sonra anlar."
"Kaç nefes var elimizde?"
"Beş," dedi Altan. "Sonra sizi arar."
Cemre yayını germiş, kirişi yanağına dayamıştı ve hiçbir şey söylemiyordu.
Bora kararını verdi.
"Volkan, sağdaki. Sessiz."
"Sessiz olmaz," dedi Volkan. "Ben büyüğüm. Ben sessiz olamam."
"O halde hızlı ol."
Volkan sise girdi.
Ve Altan yerdeki bir taşı aldı.
"Ne yapıyorsun?" diye fısıldadı Cemre.
Altan cevap vermedi.
Sisin içinden boğuk bir ses geldi; bir gövdenin toprağa çarpması, kısa bir hırıltı, sonra sessizlik.
Tak sesi kesildi.
Beş nefeslik boşluk başladı.
Ve dördüncü nefeste Altan taşı, elindeki taşla, aynı ritimle vurdu.
Tak.
Soldaki nöbetçi cevap verdi.
Tak.
Cemre'nin yayı elinde titredi.
"Sen ne yapıyorsun?" diye fısıldadı.
"Adamın yerine vuruyorum."
"Ritmi bilmiyorsun."
"Biliyorum. Yolda üç kez saydım."
Beş nefes.
Tak.
Cevap.
Tak.
Volkan sisin içinden çıktı; elleri kanlıydı ve nefes nefeseydi.
"Bitti," dedi. "Ama arkasında bir tane daha var. Yirmi adım."
"Onu duyamıyorum," dedi Altan, taşı vurmaya devam ederek. "Duyamıyorsam sıradaki de duyamıyor. Onu bırakın."
Bora çömeldi ve Altan'ın yanına geldi.
"Sen bunu ne kadar sürdürebilirsin?"
"Kolum yorulana kadar."
"Ne kadar?"
"Bilmiyorum. Yarım saat, belki."
Bora ona baktı; sisin içinde, bir kayanın dibi çömelmiş, elinde bir taşla oturan on dört yaşındaki çocuğa.
"Peki sen burada oturup taş vururken biz ne yapacağız?"
"Bakacaksınız," dedi Altan. "Bir saat dediniz. Kırk dakika kaldı."
Üçü ilerledi.
Altan kaldı.
Tak.
Beş nefes.
Tak.
Alpha. Ritmi tut. Ben dinleyeceğim.
[Tutuyorum. Ama Yüzbaşım, yalnız kaldınız.]
Biliyorum.
[Ve elinizde bir taş var.]
Elimde bir taş var.
[İyi ki mizah bölümüm hâlâ çalışıyor.]
Altan sesini duymamak için nefesini yavaşlattı.
Uzakta, vadinin dibinde, kazmalar çalışıyordu. Ritim düzensizdi; kırk adam aynı anda kazmıyordu, sırayla kazıyordu. Ve aralarda bir şey daha vardı: taş yığınının kaydırılma sesi, tahta bir arabanın gıcırtısı, bir kırbaç.
Kırbaç.
Altan taşı vurmaya devam etti.
Alpha. Kırbaç sesi geliyor.
[Duydum.]
Bir işçiye para veriyorsan kırbaç kullanmazsın.
[Hayır.]
Yani o kırk kişiye para vermiyorlar.
[Ya da verdiler ve peşin ödediler.]
Altan'ın eli bir an duraksadı.
Tak.
Geç kalmıştı; yarım nefes.
Soldaki nöbetçinin cevabı gecikti.
Sonra geldi.
Tak.
Ama bu sefer bir farkla: ses daha yakındı.
Adam yürüyordu.
Otuz Adım
Alpha.
[Duydum. Yaklaşıyor.]
Kaç adım?
[Otuz. Belki daha az.]
Altan sırtını kayaya yasladı ve düşündü.
Kaçarsa ritim kesilirdi. Ritim kesilirse adam bağırırdı. Bağırırsa hat uyanırdı ve sisin içinde bir yerde üç kişi kalırdı.
Kalırsa adamla karşılaşırdı ve o adamı yenemezdi.
Bunu biliyordu. Kanalda bir fare onu sırtüstü suya düşürmüştü.
Üçüncü bir seçenek.
[Dinliyorum.]
Altan elindeki taşı bıraktı ve ölü nöbetçinin mızrağını aldı. Ağırdı; iki eliyle kaldırdı.
Sonra mızrağın ucunu değil, sapını taşa dayadı.
Ve vurdu.
Tak.
Ama bu sefer sesi biraz daha kaldırdı; sanki vuran adam yerinden kalkmış, üç adım öteye gitmişti.
Yaklaşan ayak sesleri durdu.
Altan üç adım daha yürüdü, kayanın öbür tarafına geçti ve tekrar vurdu.
Tak.
Adam sesi takip etti.
Altan tekrar yürüdü. Tekrar vurdu.
Ve her seferinde yönü değiştirdi; sesi vadinin dışına doğru, sisin en yoğun olduğu yere doğru çekti.
Beşinci vuruşta ayak sesleri iyice yaklaştı.
Altıncıda durdu.
Ve yedincide, adam kayanın diğer tarafından bir küfür savurdu.
"Kesin şunu! Yerinizde durun, bu sis içinde birbirimizi kaybederiz!"
Altan hiç kıpırdamadan bekledi.
Adam homurdanarak döndü ve geri yürüdü.
Kırk adım sonra tekrar durdu ve mızrağını taşa vurdu.
Tak.
Altan derin bir nefes aldı ve cevap verdi.
Tak.
Alpha.
[Buradayım.]
Az önce ne yaptım?
[Bir adamı sesle otuz adım yürüttünüz ve geri gönderdiniz.]
Hayır. Altan ellerinin titremesini izledi. Az önce dört kişiyi öldürmekten döndüm ve bunu şansla yaptım.
[Şans değildi. Ama tekrarlanabilir olduğunu da söylemiyorum.]
Üçü kırk dakika sonra döndü ve yüzleri değişmişti.
Volkan konuşmadı.
Cemre konuşmadı.
Bora çömeldi, Altan'ın yanına oturdu ve bir süre hiçbir şey söylemedi.
"Kaç kişi?" diye sordu Altan.
"Otuz sekiz saydım," dedi Bora. "Zincirli."
Altan taşı vurmaya devam etti.
Tak.
"Zincirli mi?"
"Ayak bileklerinden. Sıra sıra. Ve üstlerinde muhafız var; senin dediğin zırhtan. On iki tane."
"Ne kazıyorlar?"
Bora cevap vermedi.
Cemre cevap verdi ve sesi kadının kendi sesine benzemiyordu.
"Taş," dedi. "Mor taş."
Altan'ın eli durdu.
Tak.
Yarım nefes geç.
Soldan cevap geldi ve Altan tekrar vurdu.
"Burada mana damarı yok," dedi. "Bu vadi Demirhisar'a on fersah. Ocaklar üç günlük yol doğuda."
"Biliyorum," dedi Bora. "Ben de on dört yıldır bu bölgeyi biliyorum. Burada damar yoktu."
"Şimdi var mı?"
"Şimdi kazıyorlar."
Volkan yere tükürdü.
"Peki tüccarın kervanı ne olacak? On iki araba, dört ölü?"
Bora ayağa kalktı.
"Tüccarın arabaları şu an aşağıda duruyor," dedi. "İçlerine taş dolduruyorlar."
Ayı Postu
Çıkarken sis inceldi.
Öğleye doğruydu ve güneş yamacın üzerinden vurmaya başlamıştı; beyaz perde yırtılıyor, aralardan vadinin dibi görünüyordu.
Bora elini kaldırdı ve dördü de yere yattı.
Altan başını kaldırdı.
Aşağıda, iki yüz adım kadar ötede, kazının kenarında bir grup adam duruyordu.
Çoğunda o tek tip zırh vardı.
Biri hariç.
Onun üzerinde zırh yoktu. Omuzlarında kalın, yıpranmış bir ayı postu vardı ve postun altındaki gövde diğerlerinden bir baş büyüktü.
Adam elindeki bir kâğıda bakıyor, sonra kazıya bakıyor, sonra tekrar kâğıda bakıyordu.
Altan hiç kıpırdamadı.
Alpha.
[Görüyorum.]
Kâğıdı görüyor musun?
[Uzak. Ama mühür kırmızı ve üç uçlu.]
Sis tekrar kapandı ve adam kayboldu.
Bora yanına süründü.
"Tanıyor musun?" diye fısıldadı.
Altan bir süre cevap vermedi.
"Loncadan atılan adam," dedi sonunda. "Torgan."
Cemre başını kaldırdı. "Torgan mı? O şerefsiz burada ne arıyor?"
"Kâğıt," dedi Altan.
"Ne kâğıdı?"
Altan cevap vermedi.
Çünkü cevabı biliyordu ve söylerse bu üç kişinin de sorumluluğuna girecekti.
İki gece önce loncanın panosunda bir kâğıt vardı. Krallık mührüyle. Kırk işçi ve on koruma istiyordu.
Dün sabah o kâğıt yerinde yoktu.
Ve şimdi kırk işçi burada, zincirli, mor taş kazıyor.
[Yüzbaşım.]
Söyle.
[O kâğıt garnizonun kuzeyini gösteriyordu. Burası garnizon değil.]
Biliyorum.
[Yani ya kâğıt yalan söylüyordu—]
Ya da iki ayrı kazı var.
Sis tamamen kapandı.
Bora ayağa kalktı ve fısıldadı: "Çıkıyoruz. Kimse konuşmuyor."
Yürümeye başladılar.
Otuz adım sonra Volkan yanına geldi ve boğuk sesiyle konuştu.
"Küçük adam."
"Efendim."
"Sen orada bir saat boyunca taşa vurdun."
"Evet."
"Ben senin yaşındayken bir saat boyunca hiçbir şey yapamazdım."
Altan cevap vermedi.
"Bunu kimseye anlatmayacağım," dedi Volkan. "Anlatsam da kimse inanmaz. Ama ben oradaydım."
Ve yürüdü.
Arkalarında, sisin içinde, kırk adım aralıkla dizilmiş adamlar birbirlerine haber vermeye devam ediyordu.
Tak.
Beş nefes.
Tak.
