22. bölüm · Kan ve Krallıklar 2

22. BÖLÜM: DÜELLO

Sefa YÜCEL

Dördü de onun boynundaki künyeye bakıyordu.
Torgan'ın künyesi. Kenarları aşınmış, bu binadaki herkesin tanıdığı bir demir parçası.
Yaylı kadın duvardan ayrıldı.
"Sırma," dedi. "İzci. Doğu hatlarını on bir yıl yürüdüm." Altan'ı süzdü. "Kaç yaşındasın?"
"Yeterince."
"Bu bir cevap değil."
"Değil."
Kadın omuz silkti. "Yaman senin kılavuz olduğunu söyledi. Ben o yolları sen doğmadan yürüyordum."
"Biliyorum. Ve ben kılavuz değilim."
Sırma durdu.
"Sen yolları biliyorsun. Ben yollardaki cesetleri biliyorum. İkisi aynı şey değil."
Kadın bir süre ona baktı, sonra başını hafifçe salladı. Kabul değildi ama itiraz da değildi.
Altan yaşlı kâtibe döndü. Elli yaşlarında, ince, gözlerinin altı morarmış bir adamdı. Kucağında bir defter ve kalem kutusu tutuyordu, orada olmak istemediği yüzünden okunuyordu.
"Sen Tekin'sin."
"Ben yazıcıyım. Ben yürümem."
"Bu ekipte en çok sana ihtiyacımız olacak."
"Neden?"
"Çünkü yolda bizi öldürecek şey bir kılıç olmayacak. Bir kâğıt olacak. Ve burada onu okuyabilen tek kişi sensin."
Sırma başını çevirdi. "Sen okuyamıyor musun?"
"Hayır."
"Ve bunu bize söylüyorsun."
"Yarın nasılsa öğrenirdiniz. Yarın öğrenseydiniz zaaf olurdu, bugün söyleyince görev dağılımı oldu."
İri adam — Sungur — ilk kez konuştu. Sesi kalın ve yavaştı.
"Mantıklı."
Bir kelime. Ama Sırma'nın omuzları bir parmak gevşedi.
Yaman kapıda duruyordu; ne zamandır orada olduğu belli değildi.
"İçeri gel. Sana yolu anlatacağım."
"Anlatmadan önce bir şey isteyeceğim."
"Söyle."
"Benimle dövüşün."
Kuzgun'un ağzı açık kaldı. Sırma kaşlarını çattı.
Yaman'ın yüzü kımıldamadı. "Sebep?"
"Buraya geldiğimden beri karşıma çıkan herkesi yendim. Bir gardiyanı, bir amiri, bir tahsildarı, otuz adayı. Hiçbirini güçle yenmedim; hepsinde bir kural buldum."
"Ve?"
"Ve bu tehlikeli. Sürekli kazanan adam kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu unutur. Tavanı görmek istiyorum. Bugün, kendi seçtiğim yerde, kendi seçtiğim adamla."
Yaman bir süre cevap vermedi.
"Bunu isteyen ilk sen değilsin," dedi sonunda. "Ama isteyenlerin çoğu bana meydan okumak istiyordu."
"Ben ölçü almak istiyorum."
"Fark bu zaten." Avluya doğru başını salladı. "Gel."
Arka avlunun zemini sıkıştırılmış topraktı, duvarları rüzgârı kesiyordu.
Yaman ortada durdu. Üzerinde ne zırh vardı ne kılıç.
"Kural bir: öldürmek için saldıracaksın. Yarım hamle yaparsan işe yaramaz."
"Anlaşıldı."
"Kural iki: ben karşılık vermeyeceğim."
Altan durdu. "Neden?"
"Çünkü karşılık verirsem ölürsün. Bugün seni öldürmek istemiyorum."
Sırma duvara yaslandı. Sungur kollarını kavuşturdu. Kuzgun nefesini tuttu.
Altan hançerini çıkardı.
Alpha.
[Adam sabit. Gardı yok. Bunu daha önce yapmış.]
Zaaf?
[Göremiyorum. Ama bu dünyada göremediğim şeyler beni birkaç kez utandırdı.]
Altan iki adım attı ve üçüncüde patladı.
Hamle temizdi. Bıçağı düşünmezdin; bıçağın gideceği yeri düşünürdün. Obsidyen yukarıdan aşağı, boyun çukuruna doğru bir yay çizdi.
Ve Yaman'ın tenine bir karış kala durdu.
ÇAAANG.
Ses metaldi.
Altan'ın kolu omzuna kadar uyuştu. Yürüyen bir arabaya vurmuş gibiydi; darbe geri geldi, dirseğini kilitledi, kaburgalarındaki çatlaklara indi.
Geriye sıçradı.
Bıçağın durduğu yerde havada mavimsi saydam bir dalgalanma vardı. Bir su yüzeyi gibi kıpırdadı, söndü.
Yaman gözünü bile kırpmamıştı.
Kuzgun bir küfür savurdu.
Alpha, ne oldu?
[Dışarısı bana kapalı. Ama içerisi değil. Bıçak o noktaya değdiği anda ciğerindeki toz aynı yöne döndü. Hücrede olmuştu, çukurda olmuştu.]
[O duvar mana. Ve mana, manayı tanıyor.]
"Kolun uyuştu," dedi Yaman.
"Evet."
"Kırılmadı. Bu iyi."
Altan parmaklarını açıp kapadı. "Bu neydi?"
"Aura." Yaman avucunu kaldırdı. "Mananı derinin bir parmak ötesine sürer, orada tutarsın. Karşındaki seni değil, o boşluğu delmek zorunda kalır."
Ayağıyla toprağa beş kısa çizgi çekti.
"Bu kıtada güç beş basamakla ölçülür. Ama her basamağın içinde beş kademe var. Beş kere beş. Konuşurken kısaca söyleriz: bir nokta üç, iki nokta beş gibi."
İlk çizgiye vurdu.
"Birinci basamak, Demir. Kılıcı iyi kullanan, dayanıklı adam. Mana yok. Arenadaki otuz adayın yirmi sekizi buradaydı; çoğu bir nokta bir, bir nokta iki."
İkinci.
"İkinci, Çelik. Mananı silahına aktarırsın. Bir iki nokta üç, üç Demir'i tek başına biçer. Bu binadaki adamların çoğu buralarda."
Üçüncü.
"Üçüncü, Gümüş. Aura burada başlar. Ordulara komuta edenler, Konsey'in adamları. Bir üç nokta bir bile senin bugün yaptığın şeyi durdurur."
Dördüncü.
"Dördüncü, Altın."
Elini kaldırdı.
Avucunun etrafında altın sarısı bir ışık patladı. Havanın ağırlığı değişti; toprakta ince bir toz halkası kalkıp dışarı savruldu. Altan iki adım geri gitti; bu kararı bedeni verdi, o değil.
Kuzgun oturduğu yerde arkaya devrildi.
Işık söndü.
"Dört nokta dört," dedi Yaman. "Bu kıtada dördüncü basamakta olan adam sayısı iki elin parmağını geçmez."
"Beşinci?"
Yaman beşinci çizgiyi çekmedi.
"Obsidyen. Ben görmedim. Görenler de pek anlatmamış."
Altan bir süre toprağa baktı.
"Ben neredeyim?"
"Bir nokta bir," dedi Yaman. Sesinde ne kabalık vardı ne acıma. "En dipte. Kılıç kullanman iyi ama manan yok. O yüzden Demir'sin, Demir'in de en altısın."
"Anladım."
"Sanmıyorum. Bir nokta birden bir nokta ikiye geçmek bir yıl sürer. Bir nokta beşten iki nokta bire geçmek çoğu adamın hayatı boyunca olmaz."
"Bir sorum var."
"Sor."
"O duvarı ne kadar tutabilirsiniz?"
Yaman'ın çenesi kımıldadı. Küçük bir hareketti.
"Neden sordun?"
"Çünkü ben size doğru koştum, siz beklediniz. Hazırdınız."
"Öyleydim."
"Hazırlık isteyen hiçbir şey bedava değildir."
Yaman bir süre cevap vermedi.
"Bir çatışmada, aralıklarla, belki yarım saat," dedi. "Sonra yorulurum. Yemek yerim, uyurum, insan gibi."
"Uyurken?"
"Uyurken hayır."
Altan başını salladı.
Yüzünde hiçbir ifade yoktu ve Yaman bir adım geri attı.
"Ne düşünüyorsun?"
"Söylemesem daha iyi olur."
"Söyle."
Altan başını kaldırdı.
"Ben bu duvarı hiçbir zaman delemeyeceğim. Bunu kabul ettim. Ama bu bir kalkan değil. Bu bir karar. Ve kararlar önceden verilir."
Sırma duvardan doğruldu.
"Siz saldırıyı beklediğiniz için hazırdınız. Beklemediğinizde değilsiniz. Uyurken, yemek yerken, atınızdan inerken, kapıyı açarken, birine gülerken değilsiniz." Sesini yükseltmedi. "Yani benim için bu kıtada beş basamak yok. İki tane var: hazır olan ve olmayan. Ve ikincisi bir adamın gününün neredeyse tamamı."
Avluda kimse konuşmadı.
Yaman elini ensesine götürüp kaşıdı; yorgun bir adamın hareketiydi.
"Bunu düşünen tek sen değilsin," dedi. "Ama çoğu bunu düşündüğü gün ölür. Bir Altın'ı uykusunda bulmak için önce nerede uyuduğunu bilmen gerekir. Ve onu bilenler zaten onun adamlarıdır."
"O halde adamı olmak gerekir."
"Ya da adamlarından birini almak."
İkisi birbirine baktı.
"Sen tehlikeli bir çocuksun," dedi Yaman.
"Bunu sorun olarak mı söylüyorsunuz?"
"Hayır. Doğu'ya gidiyorsun. Orada tehlikeli olmayanlar dönmüyor."
İçeride Yaman büyük bir haritayı açtı.
"Kuzey Krallığı. Buradasın. Kral tahtta oturur ama taşı Gümüş Konsey işler. İşleyen kimse sahibi de odur."
Parmağı aşağı indi.
"Güney İmparatorluğu. Sıcak, kalabalık, aç. On yıldır iç savaş. Onlara mana satarız, onlardan tahıl alırız. İki taraf da bunun için birbirinden nefret eder."
Doğuya kaydı.
"Doğu. Cam, çelik, gemi. Krallık demezler; on yedi şehir bir masaya oturur, sonunda parası olan kazanır."
Batıya gitti.
"Batı Krallığı. Kıtanın en eski tahtı. Beyleri, hanedanları, ölüleri için ayrı kaleleri var. Kapalı bir yer. Bir yabancı girerse üç günde dedesinin adını sorarlar."
Altan'ın gözü orada bir an durdu.
Bey, dedi içinden.
[Tuğrul kendine öyle demişti.]
Yaman parmağını haritanın ortasına koydu. Oradaki daire hepsinden küçüktü.
"Ve burada Yıldız Krallığı. Toprağı en az, ordusu en küçük, kıtanın en zengini. Çünkü dördü birbiriyle savaşırken bile malını oradan geçirir."
"Yani savaş onları besliyor."
"Aynen öyle."
Yaman masanın altından ahşap bir sandık çıkardı. İçinde kalın siyah deriden bir göğüslük, çizmeler, yün pelerin, kayış takımı, çakmak, matara ve sargı vardı.
"Bu bir zırh değil," dedi Altan.
"Değil. Bıçağı yavaşlatır, okun açısını bozar, rüzgârı keser. Kuzey'de adamları kılıçtan çok rüzgâr öldürür." Kapağı kapadı. "On bir gümüş. Kayıtla birlikte on altı."
"Yani vermiyorsunuz."
"Satıyorum, parasını sonra alıyorum."
Altan göğüslüğü giydi. Tam oturdu. Kimse ona ölçü sormamıştı.
Yaman bunu fark ettiğini belli etmedi.
O gece kâtibin odasına gitti.
Tekin masasında oturuyordu; önünde üç açık defter, yanında soğumuş bir kâse çorba.
"Ne istiyorsun?"
"Harfleri."
"Yazı zanaattır. Bir gecede olmaz."
"Olacak. Ben konuşmayı zaten biliyorum. Eksik olan tek şey sesin karşılığı. Sen bana işaretlerin sesini ver, gerisini ben yaparım."
Tekin bir süre ona baktı.
"Karşılığında?"
"Sen uzun zamandır bu binadan çıkmadın. Yolda ayakkabını nasıl bağlayacağını, ateşi nereye kuracağını, hangi suyu içeceğini bilmiyorsun. Ben biliyorum. Sen bana harfleri öğret, ben seni oradan geri getireyim."
Adam homurdandı ve temiz bir sayfa açtı.
"Otur."
Otuz iki işaret vardı. Tekin her birini yazdı, yanına sesini söyledi, Altan tekrarladı.
"Kelimenin başında da aynı mı?"
"Başında, ortasında, sonunda. Değişmez."
Bu kadardı.
Alpha. Bugüne kadar gördüğüm tabelalar, ilanlar, defter sayfaları?
[Hepsi duruyor.]
O halde bu ezber değil.
[Hayır. Eşleştirme.]
Bir sesi bir işarete bağladığı anda, o işaretin geçtiği her yer aynı anda çözülüyordu. Kervan haritasının kenarındaki notlar. Sokaktaki levha. Sancar'ın tally defteri. Panodaki kâğıtlar.
Şafağa doğru Tekin ona bir defter uzattı.
"Oku."
Altan sayfaya baktı. Harfler önce çizgiydi. Sonra biri ses oldu, sonra üçü, sonra kelime.
"...üç çuval tuz, güney kapısından..."
Sesi çıkmıyordu ama okuyordu.
Tekin arkasına yaslandı. Şaşırmış gibi değildi; sadece yorgundu.
"Hızlı öğreniyorsun. Yarın ne yapacaksın?"
"Kalanını okuyacağım."
Sabah olmadan aşağı indi.
Salon boştu. Devrilmiş kupalar, yerde talaş, sönmüş bir ocak. Duvardaki pano yerinde duruyordu.
Sağ tarafta on yedi sararmış kâğıt asılıydı, köşelerinde dağ damgası.
Bir gece önce bunlar birer şekilden ibaretti.
Şimdi değildi.
İlkini okudu. Kervan koruma, doğu hattı, alan yok.
İkincisi. Madenci nakli. Alan yok.
Üçüncü, dördüncü, beşinci. Hepsi aynı, hepsinin altında boş imza satırı.
On beşincide durdu.
Bu kâğıt sararmamıştı.
Yeniydi.
Ve mührü loncanın değildi; kırmızı mumla basılmış, üç uçlu bir taç işareti.
Okumaya başladı.
Kuzey Sınır Kalesi, Bölge Komutanlığı adına.
Talep: kırk işçi, on koruma, on beş gün.
Görev yeri: garnizon surlarının kuzey dışı.
İş: kazı ve taşıma.
Ücret: iki katı.
Not: işçilerin dönüşü garanti edilmez. Ücret peşin ödenir.
En altta, imza yerinde tek bir isim.
Vorn.
Altan uzun bir süre kâğıda baktı.
Alpha. Garnizonun kuzey dışında ne var?
[Biliyorsunuz.]
Söyle.
[Leş Çukuru.]
Ocaktaki son kor çatırdadı ve söndü.
Altan kâğıdı yerinden çıkarmadı. Düzeltti, iki adım geri çekildi ve merdivenlere yürüdü.
Koridorun sonunda Yaman'ın kapısının altından hâlâ ışık sızıyordu.
"İşçilerin dönüşü garanti edilmez," diye tekrarladı içinden. "Ücret peşin ödenir."
[Bu bir iş ilanı değil.]
Hayır. Bu bir ölü listesi ve parası önden ödenmiş.
Kapıya vurdu.
"Girin."
Yaman masasında oturuyordu, önündeki defter kapalıydı. Uyumamıştı.
"Görev değişiyor," dedi Altan.
"Ne?"
"Panodaki on beşinci kâğıt. Kuzey Sınır Kalesi'nden. Kazı işçisi istiyorlar ve dönüşünü garanti etmiyorlar."
Yaman yavaşça doğruldu.
"O kâğıdı dün astılar," dedi. "Ve sen dün akşam okuma bilmiyordun."
Altan kapıyı arkasından kapadı.
"Artık biliyorum.”